Toplum & Siyaset (14) Foucault: Özne ve İktidar Konuk: Ferda Keskin

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/320991260″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

 

Kırnalı: Merhaba, iyi günler. “Toplum & Siyaset” programının bu haftaki konuğu Ferda Keskin. Ferda Keskin’le Foucault’yu konuşacağız. Hocam, hoşgeldiniz yayınımıza.

Keskin: Hoşbulduk.

Kırnalı: Yayınımızın başlığını “Foucault: Özne ve İktidar” olarak attık. Ama biliyoruz ki Foucault’da iktidar meselesi formel siyaset alanıyla sınırlı değil. “Özne ve İktidar” arasındaki ilişkiler, bütünlüğü ele alıyor ve insanın bütün hayatına nüfuz eden bir süreç. Bu anlamda, “özne”, “öznel deneyim”, “öznenin inşası”, “öznellik” kavramları oldukça önemli. Bunlarla başlayalım. Şöyle girelim isterseniz: Foucault, liberallerin aksine, bireyi bir veri olarak almıyor. Bireyin inşası burada oldukça önemli. Bu manada, “öznellik ve kimlik” derken neyi kastediyor Foucault? Buradan başlayalım, sonra yavaş yavaş “İktidar”a geçelim.

Keskin: Tabii. Ama önce izleyicilerden özür dileyerek başlayayım. Çünkü daha önce geleceğime söz vermiştim, ama son anda çıkan ciddi bir sağlık nedeniyle gelemedim.

Kırnalı: Biz de geçmiş olsun diyelim tekrar.

Keskin: Teşekkür ederim. İkincisi de, benim alerjilerim var ve bu dönem zor bir dönem alerjik bünyeler için. İlaç alıyor olmama rağmen sesimde ciddi problemler oluyor. Az önce de dersten çıkıp geldim; orada da ciddi problemler yaşadım. Dolayısıyla program esnasında zaman zaman sesim giderse şimdiden özür dileyeyim.

Şimdi sorunuza geçeyim. Foucault bireyi bir veri olarak almıyor. Tarihsel olarak inşa edilmiş bir şey olarak alıyor. Buna ek olarak, siz “kimlik ve öznellik” kavramlarıyla başlayalım ve bunu bireyle ilişkilendirelim dediniz. Benim yaptığım okuma itibariyle, aslında, “kimlik” kavramı ile Foucault’nun kullandığı anlamda “bireysellik” kavramları aşağı yukarı eş anlamda. Hatta buna üçüncü bir kavram daha ekleyebiliriz: Fransızca’da “le moi” veya İngilizce’de “self” denilen, bizim de Türkçe’ye yakın zamanda “kendilik” diye çevirmeye başladığımız kavram. Yani,  Foucault, “bireysellik”, “kendilik” ve “kimlik” kavramlarını üç aşağı beş yukarı aynı anlamda kullanıyor. Öznelikle ilişkileri itibariyle, bu kavramların Foucault’nun düşüncesinde çok önemli bir yeri var. Çünkü biliyorsunuz, Foucault ilk önemli kitabını 1961 yılında yayınlamıştır. 1984 yılında ölene kadar da, çok farklı alanlarda ve görünürde birbirleriyle çok da yakın ilişkisi olmayan kitaplar, makaleler yazdı, başka metinler üretti. Hayatının son döneminde, özellikle 1982’den itibaren, geriye dönüp o güne kadar yaptığı işlere baktığında der ki: “Görüyorum ki, benim aslında yapmaya çalıştığım şey, Batı’da ‘özne’nin nasıl kurulduğunun bir tarihini yapmakmış. Ama daha da önemlisi, sadece ‘özne’nin nasıl kurulduğunun bir tarihini yapmak değil, bu tarihi, ‘kimliğin’ ve ‘bireyselliğin’ nasıl kurulduğunun bir tarihini yapabilmek için yapmak.” Çünkü benim okumamda –buna belki programın sonuna doğru değinebiliriz– dünyada Foucault üzerinde çalışanlarda, Foucault’nun siyasette nerede durduğuna dair bir anlaşmazlık var son zamanlarda. Benim gibi, Foucault’nun ciddi bir anti-kapitalist olduğunu düşünen ve tam da bu yüzden Foucault üzerine çalışanlar var. Diğer tarafta ise, Foucault’nun “neo-liberalizm” ve “liberalizm” üzerine Collège de France’da verdiği dersleri okuduktan sonra “Galiba aslında Foucault pek de kapitalizme karşı değilmiş” diye iddia edenler var. Aslında bu tartışma önemli bir tartışma. Çünkü benim okumamda –ki ben bunu Foucault’nun metinlerinden hareketle söylüyorum, bir tahmin veya uzaktan yapılan bir yorum değil–, Foucault’nun esas meselesi, özellikle modernite söz konusu olduğu zaman Batı toplumlarında insanlara dayatılan belirli bir bireysellik ve kimlik ile bu kimliğin dayattığı sınırları aşabilmek. Fakat belirli bir kimliğin getirdiği sınırları kabullenmek için, bizim, o kimliğin öznesi konumuna geçmeyi kabul etmemiz gerekiyor. Bu da, Batı’da insanların nasıl belirli kimlikler veya bireyselliklerinin öznesi haline getirildiklerinin bir tarihini yapmayı gerektiriyor. Tam da bu yüzden, Foucault der ki: “Benim için esas sorun, siyasi, etik, felsefi sorun, devlet ve devletin kurumlarıyla uğraşmak değildir. Devlet ve devletin kurumlarıyla yakın ilişki içerisinde olan belli birtakım pratiklerin bize dayattığı bireysellikleri reddetmektir. Bu bireysellikleri aşabilmek, reddedebilmek için de yeni öznellik biçimleri geliştirmek gerekir.” Yani, yeni birtakım kimlikler kurmak değil belki, ama yeni öznellikler geliştirmek suretiyle, mevcut özne konumlarından çıkabilmek. Dolayısıyla, o özne konumlarının ait olduğu kimliklerin dayattığı sınırları aşabilmek. Böylece daha radikal bir özgürlük mekânı yaratabilmek. Esas olarak Foucault’nun meselesi bu.

“Öznellik” dendiği zaman, çok geniş anlamda tarif edersek, Foucault için “kimlik” veya “bireysellik”, bir öznel deneyimler kümesi. Tabii ki bizler de bu deneyimlerin öznesi konumuna getiriliyoruz tarihsel olarak. “Öznellik” ise, kendimizle kurduğumuz bir bilinç ilişkisi anlamına geliyor Foucault’ya göre. Kendimizle kurduğumuz bilinç ilişkisi derken şunu kastediyorum Foucault’yu yorumlarken: Kendimizi kendi bilincimizde temsil ediş biçimimiz. Örneğin, kendimizi, belirli birtakım deneyimlerin tanımlanmasında temel olan kavramlar üzerinden kendi bilincimizde temsil ediyorsak, kendimizle onlar üzerinden bir bilinç ilişkisi kuruyorsak, o zaman, o öznel deneyimlerin oluşturduğu kimliklerin öznesi konumuna kendiliğimizden geçiyor ve kendiliğimizde, o kimliklerin dayattığı sınırları benimsiyoruz anlamına gelir bu. Foucault’ya göre bu, Batı’da modern iktidar ilişkilerinin ne kadar sinsi bir şekilde veya rıza almak için herhangi bir toplumsal sözleşme oyununa başvurmadan, çok ince taktiklerle bizi nasıl kendisine tâbi kıldığını gösteriyor. Burada Fransızcada olan ama Türkçede olmayan bir nüans var.  Fransızcada –ki bu İngilizcede de var– “özne”nin Fransızcası “sujet”. “Assujettir” diye bir fiil var ve bu fiil aynı zamanda “özneleştirme” anlamına geliyor. “Özne”nin bir başka anlamı da tebaa. “Assujettir” aynı zamanda tebalaştırmak, yani tâbi kılmak anlamına geliyor. Aynı ayrımları İngilizcede de yapabiliyoruz. “Subject” ve “subjectification” şeklinde. Dolayısıyla, Foucault’nun iddiası şu: Modernite söz konusu olduğunda, iktidar bizi özne kılmak suretiyle kendisine tâbi kılar.

Kırnalı: Burada “özne” dediğimiz şey, iktidara tâbi olan birey.

Keskin: İktidara tebaa olan. İktidar kendine tâbi kılmak için özneleştirir. Ama her ikisinde kullanılan kavram da aynı. “Tâbi olmak” ile “özne olmak”. Bu da, bizim belirli birtakım deneyimlerin öznesi olmayı kabul etmemizle ilgili olan bir şeydir elbette.

Kocael: Bu noktada, isterseniz bu bahsettiğiniz tarihsel sürece gelelim. Yani, modernlikle birlikte bu normalleştirme toplumunun yükselmesi ve kimliklerimizi de bu normallik referansına bakarak oluşturmamız, negatif bir şekilde sınırlandırmamız. Burada üç ayak var. Birincisi, “söylemsel pratikler”. İkincisi, “söylemsel olmayan pratikler”. Üçüncüsü de, “kendilik pratikleri”. Bu mekanizmalardan yola çıkarak, kimliğimizi negatif bir şekilde nasıl oluşturuyoruz? Bu mekanizmalardan nasıl bahsedebiliriz?

Keskin: “Negatif bir şekilde” derken, “Bizim kimliğimiz nasıl oluşturuluyor?” anlamında mı? Yoksa “Biz kendi kimliğimizi nasıl kuruyoruz?” anlamında mı?

Kocael: “Negatif” derken, şundan bahsediyorum: Biz kendimiz herhangi bir sınıra tâbi olmadan olumlu bir şekilde kimliğimizi oluşturmuyoruz. Bazı negatif sınırlandırmalar var ve o çerçeve içinde oluşturuyoruz.

Keskin: Evet. Bu sözünü ettiğiniz üç pratik,  yani “söylemsel pratikler”, “söylemsel olmayan pratikler” ve “kendilik pratikleri” Foucault’nun özellikle 1980’lerde kullandığı bir terminoloji. Fakat bir öznel deneyimin kurulma sürecinde bu üç pratiğin tekabül ettiği üç temel eksen var. Buna geçmeden önce bir küçük saptama yapmak istiyorum. Bu, benim uzun bir çalışma sonrasında ulaştığım şahsî fikrim. Her ne kadar Foucault’nun kendisi, düzenli olarak “özne”nin, Batı’nın tarihinde nasıl kurulduğunun bir analizini yaptığını söylüyorsa da, aslında dikkatli baktığınızda Foucault’nun analizini yaptığı şey, “özne’nin değil, öznel deneyimin” nasıl tarihsel olarak kurulduğunun bir analizi. “ ‘Öznel deneyim’in kuruluşunun analizini yaptıktan sonra, bu şekilde kurulmuş olan deneyimlerin öznesi konumuna davet ediliriz veya öznesi konumuna geçeriz” diyor Foucault. Dolayısıyla, Foucault’nun yaptığı şey bir “özne felsefesi” değil, “öznel deneyim”in felsefesi. Bu noktada, demin de söylediğim gibi, sözünü ettiğiniz üç pratik, bir öznel deneyimin, tarihin belirli bir ânında, bir ihtiyaca cevaben örneğin, kurulma sürecinde geçerli olan üç temel eksene tekabül ediyor. Bunlardan bir tanesi bilgi, bir tanesi iktidar, bir tanesi de bilgi ile iktidar eksenleri üzerinden dönüp kendimizle kurduğumuz bilinç ilişkisini yeniden kurmamız…

Kırnalı: Yine “öznellik” oluyor.

Keskin: Evet. Buna üçüncü eksende “öznellik” diyor Foucault. Ve kendi varlığımıza yüklediğimiz anlam ve değerde belirli bir değişiklik yapmak suretiyle kendimizi yeniden kavramsallaştırmamız. Burada, ancak bu üç eksen bir araya geldiğinde “öznel deneyim” ortaya çıkıyor. Bir veya birden fazlası yeterli değil. Üçünün birlikte olması lazım elbette. Foucault’nun iddiası şu: Tabii ki “öznel deneyim” hiç yoktan kurulmaz. Aksi takdirde, Amerika ve daha çok İngilizce konuşulan dünyada geçerli olan Anglo-Sakson ve çok kaba, banal bir Foucault yorumuna düşeriz. O da nedir? “Söylem geliyor, cümleyi kuruyor.” Bu kadar basit ve manasız bir şey olamaz elbette. Fakat Foucault’nun dediği şu: “Öznel deneyim” belirli bir davranış biçiminden veya varlık biçiminden hareketle ve onun çevresinde kurulur. Foucault’nun eserlerine geri dönüp baktığınız zaman, aslında söz konusu “öznel deneyim” akıl hastalığı ise, bunun “delilik” adı verilen çok kadim bir davranış biçiminden, bir varlık biçiminden, tarihin farklı dönemlerinde çok farklı şekilde kavramsallaştırılmış bir davranış biçiminden hareketle ve onun çevresinde kurulan bir deneyim olduğunu görürsünüz. Tıpkı, cinselliğin beden ve bedenden alınan hazzın sorunsallaştırılması çerçevesinde, beden etrafında ve ondan hareketle kurulan bir öznel deneyim olması gibi. Cinsellik üzerinden gitmeye devam edersek, Foucault’nun söylediği çok net bir hakikat var. Cinsellik kelimesi, yakın tarihe kadar Batı dillerinde zaten yok. Fakat cinsellik diye bir kelimenin olmaması, o kelimeyle gönderme yaptığınız davranış biçiminin olmadığı anlamına gelmiyor. İnsanlar her zaman, bedenleriyle başka bedenlerle ilişkiye girdiler, bundan haz aldılar, bu hazzı artırmaya çalıştılar. Veya buna “günah” dediler. Ama Foucault’nun iddiası; 18’nci yüzyıldan itibaren, o davranış biçimi –benim yorumum itibariyle– kapitalizmin getirdiği birtakım gereklilikler dolayısıyla bir sorun olarak görülmeye başlanmıştır. Ve o davranış biçimi hakkında birtakım bilgiler ortaya çıkmıştır. Bunlar, “söylemsel pratikler”dir. O davranış biçiminin nasıl gerçekleştirileceğine dair birtakım normatif sistemler ve kurallar bütünleri çıkmıştır. Onlar da, “söylemsel olmayan pratikler”dir. Bir de, insanlar, ortaya çıkan bilim adı altında topladığımız bilgi alanları ile normatif sistemler, yani iktidarın dayattığı kurallar üzerinden dönüp kendi davranış biçimlerini, bedenlerini ve bedenlerinden aldıkları hazzı yepyeni bir şekilde zihinlerinde kavramsallaştırmışlardır, ona anlam ve değer yüklemişlerdir. Ve dolayısıyla ortaya “cinsellik” adını verdiğimiz bir deneyim çıkmıştır. Bu deneyim normatiftir. Eğer bu deneyime bilimsel bir açıdan bakıyorsak, neyin normal, neyin patolojik olduğunu bize söyleyen bilgi alanları vardır. Patolojik olanın yapılmaması gerektiğini söyleyen normatif manzumeler, kurallar, yasalar vardır. Bu bilgiyi benimseyen, bu bilginin hakikatine inanan ve o hakikatten hareketle oluşturulan normatif sistemi de benimseyen insan, artık kendini belirli bir cinselliğin öznesi olarak görüp ona göre davranacaktır. Heteroseksüel cinsellik olabilir, homoseksüel cinsellik olabilir veya başka türlü alt kategorilerde kendini görebilir. Ama daima, kendi davranışını o kavramsallaştırma çerçevesinde kendiliğinden sınırlandıracaktır. Bu, tabii, “öznel deneyim”in kurulması ve o deneyimin öznesi konumuna geçme sürecinin bize getirmiş olduğu manipülatif sisteme tekabül ediyor.

Kırnalı: Peki, akıl hastalığı örneğini de bu şekilde detaylandırabilir miyiz?

Keskin: Tabii.

Kırnalı: Mesela psikoloji, psikiyatri, psikopatolojinin, o “bilimsel bilgi”nin, “söylemsel olmayan pratik” kategorisi içerisinde değerlendirebileceğimiz akıl hastanesi kurumu içerisinde, sonradan –İlker’in az önceki tabiriyle– “negatif sınırlandırma” alanına dönüşmesi. Bu örnek üzerinden ilerleyelim isterseniz.  Peki, kimliğimizi sınırlamada bu “söylemsel olmayan pratik” bize nasıl nüfuz ediyor, nasıl etkiliyor?

Keskin: Kimliğimizi sınırlandırmaktan ziyade, bizi kimliklendirmek suretiyle sınırlandırmak şeklinde. Çok güzel bir örnek verdiniz. Foucault’ya göre “delilik” dediğimiz bir davranış biçimi var. Bu, farklı dönemlerde, farklı şekillerde kavramsallaştırılıyor ve “deli olan” her zaman kapatılan birisi değil. Çünkü ister suça eğilimli olsun, ister akıl hastası olsun, ister hasta olsun, bütün bu teşhisler ve bu teşhisleri mümkün kılan kimlikler, aslında belli birtakım kapatma, tedavi, ıslah ve benzeri pratiklere ehliyet veren pratikler. Foucault’nun dediği şu: Belli birtakım davranış biçimleri, psikiyatri ve psikopatoloji söylemleriyle eklemlendirildiği zaman, yani artık o davranış biçimleri hakkında konuşan otorite din olmaktan çıktığında, ahlâk olmaktan çıktığında, hukuk olmaktan çıktığında, veya onlarla birlikte belirli bir bağlantı içerisinde olmakla birlikte psikopatoloji veya psikiyatri olduğunda, o davranış biçimleri psikiyatri söylemine özgün birtakım kavramlara giriyor. Bu kavramlar, yukarıdan aşağıya doğru birtakım ayrımlar yapıyorlar: normal, patolojik. Sonra, patolojiğin alt kategorileri var ve onların da alt kategorileri var. Benim, bu bilginin doğru olduğunu kabul etmem, yani bunun bilimsel bir hakikat olduğunu kabul etmemle birlikte, eğer kendimi normal olarak görmek istiyorsam, kendiliğimden yapacağım şey, bu kategorilerin patolojik olarak tarif ettiği davranış biçimlerinden vazgeçmek olacaktır. Vazgeçemesem bile, en azından vazgeçmem için büyük bir çaba göstermem, kendi üzerime iktidar uygulamam anlamına gelecektir. Dolayısıyla, kimliklendirmenin iki ayağı var: 1) O kimliği taşımak istemeyenin, o kimliğe özgü davranış biçimlerinden kendi rızası ile imtina etmesini sağlamak. 2) O kimliğin öznesi olduğunu reddedemeyenleri kapatmak ve onları belli birtakım ıslah veya tedavi pratiklerine tâbi tutmak. Böylece, toplum içerisinde normal ile patolojiyi ayırıp, patolojik olan üzerinde belirli bir iktidarı, onları tecrit etmek suretiyle uygulamak. Tabii ki bu, son derece negatif bir şekilde insan özgürlüğünü iki türlü kısıtlayan bir şey. Birincisi, benim kendi özgürlüğümü kendi rızamla kısıtlamamı sağlıyor. İkincisi, eğer bu gerçekleşmiyorsa, ben hâlâ bir akıl hastası gibi davranıyorsam, o zaman kanunu dahi kullanmak suretiyle –çünkü biliyorsunuz, öyle bir yasa var– siz tedavi görmek istemiyorsanız bile, bu sizin iyiliğiniz için olduğundan dolayı, tıp mercii veya kurumu gelip sizi alıp götürebiliyor. “Bu sizin iyiliğiniz için” diyerek sizi tedavi edip normalleştirmek istiyor.

Kocael: Foucault’nun Batı siyasi geleneğinde kabaca nereye oturabileceğini zihnimizde canlandırabilmek için; kendi kimliğimizi doğrudan oluşturamıyorsak ve belli sınırlandırmalara maruz kalıyorsak, o zaman Batı Kanonu’nda en önemli kavramlardan bir tanesi olan “toplumsal sözleşme” biraz da anlamsız hale geliyor herhalde.

Keskin: Tabii.

Kocael: Çünkü bireysel olarak zaten sınırlandırılıyorsak, kolektif alana geldiğimizde de bu, bizim kendi bireysel rızamızı isteyerek vermediğimiz anlamına geliyor, öyle değil mi?

Keskin: Evet. Kesinlikle. Zaten Foucault’nun özellikle “Cinselliğin Tarihi” kitabının 1. cildini dikkate alırsanız… Şöyle söyleyelim: Foucault 1970’lerden itibaren, iktidar üzerine çalışmaya adını koyarak başlamıştır. Ama bu, daha önce iktidar üzerine hiçbir şey söylemiyordu anlamına gelmiyor elbette. Bence, 60’lı yıllarda iktidara dair yaptığı işin de çok önemli bir boyutu var. Ama disiplin toplumunu anlattığı “Hapishanenin Doğuşu” kitabından sonra yazdığı “Cinselliğin Tarihi” kitabının 1. cildinde Foucault der ki: “Bu süreci mümkün kılan iktidar mekanizmalarını, iktidar ilişkilerini anlayabilmek için, ‘toplumsal sözleşme’ ve ‘doğal hukuk teorileri’nden toptan vazgeçmemiz gerekir. Onların ontolojik önkabullerinden de, metodolojik tercihlerinden de vazgeçmemiz gerekir. Çünkü iktidar, ‘toplumsal sözleşme’ teorisinin tarif ettiği türden bir şey değildir.”

“Toplumsal sözleşme” teorisi deyince orada küçük bir problem var. Çünkü dikkatli okuduğunuz zaman, Foucault’nun, aslında o metindeki hemen hemen tek göndermesinin Hobbes olduğunu görüyorsunuz. Ama tabii “toplumsal sözleşme” deyince, bunun içerisine büyük bir külliyat giriyor. Diyelim ki, üniversitelerde aldığınız “Siyaset Felsefesine Giriş” dersinde göremediğiniz daha minör isimler vardır. Onları çıkarttığınız zaman bile Hobbes, Locke, Rousseau, Kant, hatta Rawls’a kadar gelen bir gelenek bu. Onların hepsini tek bir kalemde tartışmak mümkün değil. Zaten kısa bir kitap “Cinselliğin Tarihi”nin 1. cildi. Ve Foucault biraz da pişman olmuş o kadar kısa tuttuğuna diye duydum, ama emin değilim. Başkalarının yalancısıyım. Orada Foucault’nun dediği şey şu: “Toplumsal sözleşme” teorisinin temel bir ontolojik önkabulü vardır iktidara dair. İktidar, sahip olunabilen, kullanılmadığı zaman bir kenarda tutulabilen, yeri geldiği zaman bir sözleşme veya akit yoluyla bir başkasına aktarılabilen bir şeydir. Sonra, farklı “toplumsal sözleşme” teorisyenlerinin yaklaşımlarına uygun olarak, insanlar bir noktada, belli bir ihtiyaca cevaben, bu sahip oldukları gücü bir sözleşme yoluyla tek bir merciye aktarmaya karar verirler. İktidar onda toplanır. O, elindeki bu iktidarı yasa olarak formüle eder ve uygular. Uygulamasa da tamamen negatiftir, yani yasaklar.

Aslında güzel Türkçemizde, Batı’daki birtakım nüansları doğrudan doğruya kesip atabiliyoruz. Batı’da, yasa her zaman yasaklama anlamına gelmiyor, belirli bir teori içerisinde. Ama biz orada da, “Yasa bu, nasıl olsa yasaklaması lazım” şeklinde, iktidarı direkt giydirmişiz yasaklama kıyafetine. Mesela, 1974’te verdiği derslerde, Foucault, “Bu türden bir teori aslında ekonomizme kayar” diyor. Yani, iktidarı alınıp verilen bir meta gibi düşünür. Bu yasa, yasaklamak suretiyle işlediği için, Foucault’ya göre negatiftir. “Aslında, kapitalizmin endüstriyel kapitalizme geçmesi ile birlikte ihtiyaç duyulan türden bir iktidarı ve ortaya çıkan ve aslında Batı’ya hâkim olan bu iktidarı, bu teori açıklayamaz” diyor Foucault. Niye? Çünkü kapitalizmin ihtiyaç duyduğu türden bir iktidar, zaten negatif olamaz. Yasaklayıcı olmakla yetinemez. Bu, pozitif bir iktidardır. Yani, insanın bedeninde varolan güçleri yoğunlaştırmak, artırmak, insana sahip olmadığı birtakım becerileri kazandırmak, sonra da onun bu üretim sürecine bu zenginlikle dahil olmasını sağlamak. Çünkü kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, emek giderek kalifiye olmaya başlıyor. Kaba bir kuvvet olmaktan çıkıyor, giderek daha sofistike, daha rafine bir faaliyet haline gelmeye başlıyor. Bu da, üretim sürecine katılacak insanların daha becerikli, daha fazla beceriye sahip insanlar olmasını gerektiren bir durum. Bunları kazandırabilmek için de, ortaya çıkan yeni iktidar, artık doğrudan doğruya bedeni kendine hedef alan bir iktidar. Bedeni, stratejik nesne haline getiren bir iktidar. Bu da şu demek: “Toplumsal sözleşme” teorisinin de parçası olduğu çok büyük bir siyasi geleneğin iddia ettiği gibi, yurttaşla insanı, sivil toplumla siyasal toplumu, insan haklarıyla veya doğal haklarla siyasi hakları birbirinden ayırırken yaptığımız ayrım, aslında sadece modernite söz konusu olduğunda, görüntüde bir ayrım. Yoksa böyle bir ayrım aslında yok. Yani, iktidarın, tam da politik olanın mevcut olduğu ve faaliyet gösterdiği yer, liberal teorideki, doğal olduğu iddia edilen alanın ta kendisi. Foucault buna da “modernitenin eşiği” diyor. Batı’da bir toplumun modernite eşiğini aşması, o toplumda, bedenin, kapitalizmin ihtiyaçlarına cevaben, siyasal stratejilerinin nesnesi haline gelmesi. O yüzden gitti o teori.

Kocael: Evet, maalesef.

Keskin: Tabii inanıyorsanız Foucault’ya.

Kırnalı: Peki, isterseniz şununla devam edelim. Siz daha önce Foucault’nun bazı çalışmalarını örneklendirirken de değindiniz. Foucault, tarihsel söylem ve pratiklerden yola çıkarak iktidarın yapısını çözümlemeye gayret gösteriyor. Burada da Foucault’nun kullandığı yöntem oldukça önemli diye düşünüyorum. Bu yöntemin iki önemli sütunu “arkeoloji” ve “soybilim”. Öncelikle, “arkeoloji” ve “soybilim” nedir? Bununla başlayalım. Bunun paralelindeki diğer soru da: Bugünün iktidar yapısını anlamak için, tarihsel analiz, o dönemi incelemek, o dönemdeki söylenen pratikleri incelemek neden önemli?

Keskin: Tamam. “Arkeoloji” derken Foucault’nun kastettiği şey “söylem analizi”. Ama burada çok dikkat etmek lazım. Ben bunu yıllardır anlatmaya çalışıyorum, nedense bir türlü beceremedim, sanki duvara çarpıp geri dönüyormuş gibi, hep bana geri dönüyor. Foucault, “söylem” derken, kendi çağdaşlarının kullandığı anlamda kullanmıyor “söylem”i. 1960’lı yıllarda “arkeolojik dönemi” dediğimiz dönem. O zamanki kendi çağdaşları, yapısalcılar ve semiologlar. Onların kullandığından farklı bir anlamda kullanıyor. Çünkü Foucault’ya göre “söylem” bir ilişkiler bütünü. Fakat bu ilişkiler bütünü, dil içerisinde gerçekleşen, tecessüm eden bir ilişkiler bütünü değil. Foucault’ya göre, bir, dil içerisinde olanlar var. Oradaki ilişkileri, mantık, retorik veya dilbilimsel yordamları ile inceleyebiliriz. Dil dışında gerçekleşen kurumsal ilişkiler var. Aile içinde, ordu içinde, okul içerisinde. Oradaki o ilişkilerin gerçekleşmesini gerektiren, mümkün kılan, mimari yapılar, o mimari yapıların içerisindeki mekânsal düzenlemeler. Foucault diyor ki: “Orada gerçekleşen bütün o ilişkiler, söylemsel ilişkiler, dil içinde olan, yani klasik anlamda söylemsel olanla, dil dışında olanın, yani klasik anlamda söylemsel olmayanın kesiştiği noktada ortaya çıkar.” Dolayısıyla, Foucault’ya göre, bir şeyin söylemsel analizini yapmak, açıp arşivlerde hangi metin ne demiş, başka bir metinle karşılaştırmak veya orada söylenmiş olanın bir deşifresini gerçekleştirmek değil. Diyelim ki, biz, akıl hastalığının bir arkeolojisini yapıyorsak, orada sadece akıl hastalığı hakkında üretilmiş olan sözceleri, önermeleri kapsayan metinlere değil, aynı zamanda, akıl hastanesi dediğimiz kurumun kendisine, onun ne zaman ortaya çıktığına, nasıl bir mimari yapıyla gerçekleştiğine, onun içerisindeki yönetmeliklere, orada uygulanan pratiklere bakmamız lazım. Dolayısıyla, bu, çok önemli. “Söylem” derken bunu görmek lazım.

İkincisi; “arkeoloji” derken bir başka yanlış anlaşılma var ve bu yıllarca devam etti. Foucault “arkeoloji” derken ne demek istedi? Herkesin aklına, bildiğimiz, standart arkeoloji geliyor. Yani, tarihsel olarak birbirinin üstüne binmiş söylem katmanları var. Arkeolog da Foucault; geliyor, kazıyor. Elinde fırçası da var, çok zarar vermemek için. “Ah ,yeni bir söylem daha keşfettim: 7a-1.” Bu o değil. Arkeoloji, “arkhe”den gelen bir kelime. Çok ilginçtir, Foucault tek bir yerde söylüyor bunu. Özellikle söylemiyor. Foucault, arkeolojiyi Kant’ın kullandığı anlamda kullanıyor. O da şu demek: Belirli bir düşünme biçimini mecburi kılan kurallar bütünün tarihi. Yani, tarih bizi Foucault’nun “episteme” adı verdiği kurallar bütünü yoluyla hep belirli şekillerde düşünmeye zorluyor. Çünkü biz konuşmaya başladığımızda, dünyaya ve dünyayı kavramsallaştırmaya başladığımızda, kendimizi “a priori” [peşinen] bir kurallar bütünü içinde buluyoruz. Onu belli söylemlere göre kavramsallaştırıyoruz. O söylemler bize önceden verilmiş söylemler. O anlamda “a priori”ler. Dolayısıyla, onlar bizi belirli bir şekilde düşünmeye, belirli bir şekilde dünyayı kavramsallaştırmaya mecbur ediyorlar. İşte, bunun tarihine verdiği isim “arkeoloji”. O kurallar bütünü, Yunancasıyla “Arkhe”. Dolayısıyla, hiç kimse bir yeri kazmıyor, ondan emin olabiliriz.

Fakat nüans şurada. Foucault’ya göre –Kant’dan farklı olarak– bize dünyayı düşünebilmek için gerekli kavramlar bütünü olan o “a priori”nin kendisi evrensel değil, tarihsel. Batı’nın veya dünya tarihinin farklı dönemlerinde, farklı kurallar bütünleri var. Ve o kurallar bütünleri üzerinden baktığımızda dünyayı farklı şekilde düşünüp adlandırıyoruz. Bunlar da birbirleriyle uyumlu değiller. Birbirlerine tercüme edilebilir olan söz dağarları ve kavram bütünleri değiller. Tıpkı, Thomas Kuhn’un “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” kitabında sözünü ettiği, “olağan bilim”, “devrim” ve “paradigma” kavramlarında olduğu gibi. Bunun başka örnekleri de var.

Anglo-Sakson dünyasında bunun bir başka örneği, Rudolp Carnap’ın “Dil Analizi”dir. Bilimde Thomas Kuhn var.  Fransa veya kıta tarafına daha çok yaklaşırsak, Gaston Bachelard, Georges Canguilhem, Louis Althusser ve Foucault var. Buna da genelde tarihsel epistemoloji deniyor. Yani bilgi dediğimiz şey, insanın kendini belirli bir kurallar manzumesi içinde bulup, ona uygun olarak düşünme mecburiyetine riayet ettiği zaman ortaya çıkarttığı söylemdir. Ve o söylemin doğruluğunu sağlayan şey de, aslında o kurallara uygun olarak üretilmiş olmasıdır — ki bu da çok Kantçı bir yaklaşımdır. Jeneaoloji (soybilim) ise, o bilginin ilişki içerisinde olduğu iktidar pratiklerinin bir tarihi. Orada da Nietzsche’nin çok büyük etkisi var Foucault üzerinde. Foucault, tıpkı Nietzsche gibi diyor ki: “Tıpkı bilgide olduğu gibi, iktidarda da tarihsel bir analiz yaptığınız zaman göreceksiniz ki, tarih düz bir çizgi değildir, kırılmalar üzerinden gider. Ne bir tek çıkış noktası vardır, ne de Aristotelesçilik’te olduğu gibi bir telos’u, yani nihai varış noktası vardır. Şimdiden başlayıp geriye doğru gidersiniz ve görürsünüz ki, aslında tarihini yazdığınız şey, daima kırılma noktalarında ortaya çıkan şeylerin, sonra tekrar başka noktalarda birbirleriyle çatışması sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu süreçte, farklı gelişme çizgileri vardır, orada güçler vardır. Güçler kesişir ve orada bir mücadeleye girerler. O mücadeleden, önceden tahmin edilemeyecek bir galip çıkar. O galip, sonra başka bir yerden gelen birisiyle çatışır, orada yeni bir şey çıkar.” Mesela, bunu Hristiyan ahlâkının tarihi için yapıyor Nietzsche. Dolayısıyla, tarih böyle seyreden bir şeydir. Tarihin kendi içinde bir anlamı yoktur. Dolayısıyla da, tarihe anlamı dışarıdan biz veririz. Tarih böyle ilerleyen bir şeydir. Bu ikisini, “arkeoloji” ve “jeneaoloji” yöntemlerini birleştiriyor Foucault. İkisinin de temel düsturları nedir diye sorarsanız, birincisi: Her türlü evrenselciliği reddetmek; ikincisi: Tözcü ontolojileri reddetmek. Yani, analizini yaptığınız şeyi daima bir ilişkiler bütünü olarak ele almak. Üçüncüsü: O ilişkilerin bir tarihi olduğunu iddia etmek. Dördüncüsü: Bu tarihin asla çizgisel olmadığını ve kırılmalarla gittiğini söylemek.

Kocael: Foucault, bu iki aracı kullanırken, temel olarak Batı toplumlarını ele alıyor. Şimdi, büyük Batı toplumu, Doğu toplumu gibi şeylerde bulunmak istemiyorum, ama şunu soracağım: Bu araçlar aynı zamanda Batı-dışı toplumlarda da kullanılabilir mi? Çünkü Batı-dışı toplumlarda “söylemsel pratikler” ve “söylemsel olmayan pratikler” de bazen Batı’dan etkileniyor. Türkiye’de bunun bir araştırma programı var mı?  Foucault’cu yöntemlerle çalışan insanlar var mı?

Keskin: Var. Zaten Foucault şunu söylüyor: “Benim yaptığım çalışma Batı’ya dair. Ama bunun sebebi, Doğu’ya bakmadım, bilmiyorum” diyor. Aslında, Doğu’ya dair söylenmiş önemli şeylerden bir tanesi, yine Foucault’dan çıkmadır. Bunu hep anlatıyorum, geçenlerde Aksanat’ta yaptığım bir konuşmada da söyledim. Bazen insanlar şaşırıyorlar. Biraz önce söyledik ya, öznel deneyimler kurulurlar. Foucault, “Deliliğin Tarihi” kitabının önsözünde diyor ki: “Akıl hastalığı denilen şey, Batı’nın tarihinde kurulmuş olan bir deneyimdir. Ben de bunun bir tarihini yapacağım bu kitapta. Nasıl kurulmuştur? Belirli bir noktaya kadar akıl ile akıl olmayan arasında bir diyalog vardı. Ve bunlar, birbirlerini karşılıklı olarak tanıyorlardı. Akıl da, akıl olmayanın sesini dinliyordu. Sonra psikiyatrinin ortaya çıkması ile birlikte, bu diyalog monoloğa dönüştü. Akıl, akıl olmayan üzerine tektaraflı ve otoriter bir tonla konuşmaya başladı. Ve onu hastalık olarak ilan etti. Bu bir yarılmadır. Aklın, akıl olmayanı, akıl hastalığı olarak kurması. Fakat Batı’nın tarihindeki tek yarılma bu değildir. Size iki örnek daha verebilirim.” Şimdi, çok özetleyerek ve kabaca anlatıyorum, çünkü Foucault çok sofistike bir dille anlatıyor bunu. “Birincisi; erkeğin, tektaraflı olarak kadın üzerine konuşmaya başlaması ile ‘kadınlık deneyimi’nin kurulması. İkincisi de; Batı’nın tektaraflı olarak Doğu üzerine konuşmasıyla birlikte, ortaya ‘Orient’ dediğimiz şeyin çıkması. Bütün o ‘oryantalizm’ dediğimiz araştırma alanının, en temel düsturu olan, kendi içinde özsel bir Doğu yoktur, o kurulan bir şeydir” iddiasını Foucault 1961’deki önsözünde söylemiştir. Bence, “söylemsel pratikler” ve “söylemsel olmayan pratikler”in analizi, “özneleşme pratikleri” pekâlâ Batı-olmayan coğrafyaya da uygulanacak bir şey. Nitekim uygulanıyor. “Post-colonial studies” dediğimiz, “post-kolonyal teori” dediğimiz teori veya araştırma alanı içerisinde, Foucault’dan çok etkilenmiş olan Spivak veya başka isimler gibi bunları kullanan isimler var. Hindistan için, Pakistan için veya başka coğrafyalar için. Dolayısıyla, pekâlâ uygulanabilirliği olan bir şey. Öbür tarafta, tabii ki Batı’nın kendini Doğu’ya dayatma sürecinde de, bu süreçle de beslenen bir şey, Batılılaşma dediğimiz şey. Bunun tarihini jeneaolojik bir perspektiften yapmak Türkiye’de de epeyce var. Türkiye’de modernitenin ortaya çıkışı, “Bunun bir ‘arkeolojik’ ya da ‘jenealojik’ tarihini nasıl yapabiliriz?” diye bakan… Şu anda kamusal alanda olduğumuz için tek tek yazar ismi veremem; ama yıllardır, bir sürü yüksek lisans tezi yazdırdım bu konuda. Yani, Foucault’nun yordamlarını kullanmak suretiyle Türkiye’nin tarihine, Türkiye’deki kimliklere, bu kimliklerin Cumhuriyet öncesi ve sonrasında belli “söylemsel ve söylemsel olmayan pratikler” tarafından nasıl kurulduğuna, kurulan bu kimlikler üzerinden insanların nasıl sınırlandırıldıklarına dair; Kürt kimliğine, Alevi kimliğine, Ermeni veya gayrimüslim kimliğe dair çok sayıda ve bence çok değerli çalışmalar yapıldı. Sadece kendimden biliyorum, ama öğrencilerimden de biliyorum, Türkiye sathında o çalışmalar yapılırken zaten bu kullanılan bir şey.

Kırnalı: Biz genellikle konuklarımızla bir düşünürü ya da bir mevzuyu ele aldığımızda, önce problematikleri, sorunsalları tartışıp, sonra olası çözümleri, olası çıkış yollarını konuşarak programımızı kapatıyoruz. O zaman, biraz “direniş” konuşalım.

Anladığım kadarıyla siz, Foucault çalışanları içerisinde determinist, kaçınılmaz sonucu bir bakış açısı, bir özne-iktidar ilişkisi içerisinde düşünmeyenlerdensiniz. Foucault şöyle diyor: “İktidarın olduğu her yerde direniş ya direniş imkânı vardır.”  Zaten iktidarla tahakkümün ayrıştığı nokta da bu olacak. Bu disiplin toplumu içerisinde, negatif sınırlandırmaları aşan bir bireyselliği nasıl kurabiliriz? Nasıl bir direniş bu bahsettiğimiz, iktidar karşısında?

Keskin: Tabii sadece disiplin değil. Çünkü Foucault, özellikle 1978 yılında yaptığı analizlerde, o bildiğimiz hükümranlık modelinin geçerli olduğu dönemden sonra disiplin toplumunun geldiğini, ama disiplinle yakın zamanlarda ve disiplinle eşzamanlı olarak bugün hâlâ devam eden üçüncü bir modelin varlığından daha söz ediyor. O da “yönetimsellik modeli”. Yani özgürlüğü, disiplin gibi, hükümranlık gibi sınırlandırmayan, özgürlüğü teslim eden ama yöneten… Liberalizm ve neo-liberalizmin ürettiği bir model bu. Çünkü liberal ve neo-liberal kapitalizmin, özgürlük gibi bir ihtiyacı var. Serbest piyasa özgürlüğü, dolaşım özgürlüğü, emeğin, sermayenin dolaşımı. Ama önemli olan, bu dolaşımı güvenlik altına alabilmek. Foucault’nun güvenlik toplumu dediği şey buradan çıkıyor. O güvenliği sağlayabilecek bir yönetim modeli oluşturmak. Ve insanların bu modelin içine dahil olabilmesi için de, onları özneleştirmek, liberal veya neo-liberal özne yapmak.

Bu anlamda, herhalde Foucault’nun hayatı yetmedi. Çünkü Foucault çok erken ölmüş filozoflardan. 1984 yılında öldüğünde 58 yaşındaydı diye hatırlıyorum. O dönemde, Foucault’nun öncelikli olarak vurguladığı mücadele içerisindeki boyut, “karşı özneleşme” veya “öznesizleşme”. Yani, iktidarın dayatmış olduğu o öznellik biçimlerinden kendimizi kurtarmak suretiyle, onların dayattığı sınırları aşabilme çabası. Dolayısıyla, kimliklerin doğal ve evrensel olmadığını göstermek, o sınırların zorunlu, evrensel, aşılamaz olmadıklarını, tam tersine, zorunsuz, –ben olumsuz lafını kullanmıyorum, zorunsuz diyorum, çünkü her şeyi ‘olmak’tan türetiyoruz, içime fenalık geldi– zorunsuz, tarihsel ve aşılabilir olduğunu göstermek. Bu, tabii ki kendi içinde sorun barındıran bir şey. Çünkü Foucault’nun yapmış olduğu analizlerde, öznellik ön plana çıkıyor ve hep, “karşı özneleşme” ve “öznesizleşme” düşünülüyor hep. Ama bunun kolektif boyutu hakkında Foucault’nun söylediği çok fazla bir şey yok. Söyler miydi söylemez miydi onu bilmiyorum, ama onu geliştirmek de, Foucault’yu okuyup ondan feyz alan düşünürlerin veya aktivistlerin düşünmesi gereken bir şey. Ama vaatkâr olduğunu söyleyebilirim; en azından, “Öznesiz bir toplumsal hareket örneği var mıdır?” derseniz, sembolik olarak  gösterebileceğim isim: Subcomandante Marcos. O maskeyi takması bir tesadüf değil. Yani, o hareketi kimliklendirmemek, öznelleştirmemek için yıllarca taktı o maskeyi. Ve hep şunu söylediler: “Biz iktidarı istemiyoruz, iktidar uygulamak istiyoruz” dediler. Bunlar tesadüf değil. Yani, kolektif bir şey çıkar oradan, ama bunu yeniden ve yeniden düşünmek lazım. Ama ben direnişin sadece mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Kocael: Hocam, isterseniz, bir çeviri yazıyla ilgili bir şey var, ondan da bahsedip kapatalım. Yakın zamanda, Gabriel Rockhill isimli Fransa’da çalışan Amerikalı bir akademisyen, bir CIA belgesine dayalı bir yazı yazdı. Bu CIA belgesi 1987 tarihli. Yazının dili biraz kışkırtıcı. Çünkü Foucault’yu ve onun jenerasyonunu, dönemin Fransa’sında komünist, Marksist solu bölmekle suçluyor. Ama rapora baktığımızda, belki CIA’in bakış açısını görmek açısından ilginç olabilir. Raporda şundan bahsediyor: “İlk kuşak Fransız entelijensiyasının aksine, yani Marksist Sovyetlere ılımlı bakan entelijensiyanın aksine, ikinci kuşak Foucault gibi entelektüeller, biraz daha anti-emperyalizmden, anti-kapitalizmden uzaklaşmışlardır” gibi bir yorum yapıyor CIA. Siz galiba bunun tersini düşünüyorsunuz.

Keskin: Evet, ben bunun tam tersini düşünüyorum. Sözünü ettiğiniz metinler, son zamanlarda çok moda oldu. Çünkü bunlar skandal yaratmaya yönelik…

Kocael: Sansasyon.

Keskin: Sansasyon, evet doğru. Sansasyonel metinler. Mesela, Foucault’dan  pro-kapitalist çıkarmak ya da Foucault’nun Fransız solunu böldüğünü söylemek. Zaten bunlar biraz fazla âfâkî olacak ama, sizin tam spesifik olarak söylediğiniz, solu böldüyse Foucault, canıma minnet. Çünkü “sol” derken benim de solun ne olduğuna dair bir tanımım, bir tercihim var. Dolayısıyla, Foucault’nun böldüğü iddia edilen sol, ki ben böldüğünü düşünmüyorum, o sol, benim sol tanımıma girmiyor. Tabii, bu benim şahsî görüşüm elbette.

Kırnalı: Bu konuda CIA ile aynı düşünmüyorsunuz galiba.

Keskin: Evet, CIA ile uyuşmuyorum. Dinleyicilerden çok da tepki gelebilir, ayrı mesele. Ama CIA’in yazdığı raporun, bir deskriptif olarak doğru bir tarafı var. 68 sonrasında ortaya çıkan o Fransız filozof kuşağı, Amerika’ya, böyle “şeytanın evi” gözüyle bakan bir kuşak değil. Derrida olsun, Lyotard olsun, Foucault olsun, bunlar Amerika’ya giden, Amerika’da ders veren, hatta Derrida’nın yaptığı gibi, en temel kavramını ilk defa kamuyla paylaşan insanlar. Amerikan entelijensiyasıyla, Amerikan soluyla ilişki kurmak isteyenler. O anlamda da, tabii ki Amerika’yı bir bütün olarak düşman görmek gibi bir eğilimleri yok. Ama aynı dönem, yani 68-sonrası, Batı’da solun da kendine dönüp, “İktidar meselesini galiba biz yanlış anladık; bu öyle Versailles Sarayı’nı ya da St.Petersburg’daki Kış Sarayı’nı veya Bastille Hapishanesi’ni ele geçirmekle alınıp kullanılacak ve dünyayı değiştirecek bir şey değil, bu iktidar. Solun da kendine dönüp bir bakması lazım. Hangi ülkede, sol adına, komünizm adına iktidar neler yaptı? Bunları da görmek lazım” dediği bir dönem. Böyle bir hesaplaşma dönemi bu. İyi ki de böyle bir hesaplaşma oldu. Çünkü özgürlükçü bir sol açıldı. Bugün biz toplumsal cinsiyetten tutun da, etnisiteye kadar çok farklı kimlikleri kapsayacak genişlikte bir sol tahayyül edebiliyorsak, bu, iktidarı yeniden düşünmemizle ilgili olan bir şey. Bu, ekonomik determinizmi aşmış bir sol anlayışıdır. Bu anlamda, bana kalırsa son derece sağlıklı olmuştur. Ama tabii, CIA’in raporunda bu, “sol bölündü” diye gelmiştir. Bizde de, Türkiye’ye dönüp baktığınızda, birileri sürekli solu bölmekle suçlanıyor. Sonra birileri, kendilerini sürekli solu yeniden kurmakla mesul hissediyor. Dolayısıyla, bunlar sürekli yapılan tartışmalar. Doğal olarak, bunda kötü bir taraf yok tabii. Dediğim gibi, eğer tarihsel kontekstine bakarsanız, sıkıntılara bakarsanız, sol kendini nasıl savunacak dünyada özellikle soğuk savaşta yapılanlar çerçevesinde, oradaki reflekslere bakarsanız, tabii ki CIA’in raporunda söylediğinden bambaşka bir şey çıkıyor.

Kırnalı: Çok teşekkür ederiz hocam.

Kocael: Çok teşekkür ederiz.

Keskin:  Ben teşekkür ederim beni çağırdığınız için.

Kocael: Bugün, Ferda Keskin’le “Foucault’da Özne ve İktidar” meselesini konuştuk. Bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi akşamlar.

Kırnalı: İyi akşamlar.

Keskin: İyi akşamlar.

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus