Yanis Varoufakis: Sınıf savaşını yadsımanın ağır bedeli

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yunanistan’da Syriza hükümetinin ilk maliye bakanı olup kısa süre sonra istifa eden ekonomist Yanis Varoufakis halen Atina Üniversitesi’nde ders veriyor. Varoufakis’in 8 Aralık 2017’de project-syndicate.org’ta çıkan
yazısını İlker Kocael çevirdi.

Yanis Varoufakis
Yanis Varoufakis

Atlantik’in her iki tarafında popülizmin yükselişi; psikanalitik, kültürel, antropolojik, estetik açılardan ve tabii ki kimlik siyaseti temelinde incelendi. Neler olduğunu anlamamızda anahtar görevi görecek olan ve henüz incelenmemiş tek açı şu: 1970’lerin sonlarından bu yana yoksullara karşı yürütülen ve bitmek bilmeyen sınıf savaşı.

Anglofon ülkelerin siyasi atmosferi burjuva sınıfının öfkesi ile dolu. ABD’de sözde liberal kurulu düzen; Vladimir Putin’in hacker’ları ve Facebook’un tekinsiz iç düzeni tarafından silahlandırılmış acınası insanların ayaklanması ile soyulduğu fikrinde. Britanya’da da, öfkeli burjuvazi, (ancak “dog’s Brexit [1] olarak niteleyebileceğimiz bir süreç ile) belirsiz bir izolasyon yönünde Avrupa Birliği’nden çıkışa yönelik desteğin akamete uğramasına inanamıyor.
Analizlerin çeşitliliği müthiş. Atlantik’in her iki tarafında da militan dar kafalılığın yükselişi, hayal edilebilecek tüm açılardan incelendi: psikanalitik, kültürel, antropolojik, estetik açılardan ve tabii ki kimlik siyaseti temelinde. Neler olduğunu anlamamızda anahtar görevi görecek ve henüz incelenmemiş tek açı kaldı, o da şu: 1970’lerin sonlarından bu yana yoksullara karşı yürütülen ve bitmek bilmeyen sınıf savaşı.
Hem Brexit’in hem de Trump’ın yılı olan 2016’da, kurulu düzenin en açıkgöz analistleri tarafından görev bilinci ile göz ardı edilen iki parça veri, aslında hikâyeyi anlatıyor: Federal Rezerv verilerine göre, ABD’de ailelerin yarısından fazlası satışta olan en ucuz arabayı (Nissan Versa Sedan, 12 bin 825 dolar) alabilecek miktarda kredi çekme yeterliliğine sahip değil. Aynı zamanda, Birleşik Krallık’ta, ailelerin yüzde 40’ından fazlası gıda ihtiyaçlarını ve temel ihtiyaçlarını karşılamak için ya kredi kullandı, ya da hayır kurumlarından destek aldı.
14. yüzyılda yaşan Britanyalı filozof Ockhamlı William’ın; rekabet hâlinde bulunan açıklamalar ile karşılaştığımızda, en az varsayım içeren ve en basit görüneni seçmemiz gerektiği iddiası meşhurdur. ABD ve Britanya’daki yorumcuların tüm ustalıklarına rağmen, bu ilkeyi gözden kaçırdıkları belli oluyor.

Yoksullara karşı sınıf savaşı

Şiddetlenen sınıf savaşını görmek istemedikleri için; Rusların etkisi, kadın düşmanlığı ile ilgili ayyuka çıkan skandallar, göçmen akını, makinelerin yükselişi vs. gibi konulara takılıp kaldılar. Tüm bu korkular, Trump ve Brexit’i besleyen militan dar kafalılık ile ilişkili olsa da, (ABD’de araba satın alabilme verileri ve Britanya nüfusunun büyük bir bölümünün krediye bağımlı hâle gelmesi ile görünür olan) daha derin sebebin yalnızca yüzeydeki görünümünü oluşturuyor: yoksullara karşı sınıf savaşı.
Evet, nispeten daha varlıklı orta sınıf da Trump’ı ve Brexit’i destekledi. Ancak bu desteğin büyük bir bölümü; kendi çocuklarının gelecekteki başarı şansı azalırken, hemen bir altlarındaki sınıfı çaresizlik ve nefrete saplanmış biçimde görmelerinden kaynaklanıyordu.
Yirmi yıl önce, aynı liberal yorumcular; finansallaşmış kapitalizmin küreselleşmesinin birçok kişiye refah getireceği ile ilgili o imkansız hayali desteklemişlerdi. Sermayenin küresel ölçüde daha da yoğunlaştığı ve varlık sahibi olmayanlara karşı daha da militanlaştığı bir dönemde, sınıf savaşının bittiğini ilan ediyorlardı. Dünya çapında işçi sınıfı büyüdükçe, Anglofon bölgede iş bulma olanakları daralsa da, bu elitler sınıf sanki geçmişe ait bir şeymiş gibi davrandılar.
2008’de yaşanan finansal çöküş ve sonrasındaki Büyük Kriz, bu hayali suya düşürdü. Yine de liberaller; yarı kriminel finansal sektör tarafından sebep olunan devasa kayıpların, artık bir hükmünün kalmadığını düşündükleri işçi sınıfının omuzlarına utanmazca yüklenmesi karşısında sessiz kaldılar.

Sınıf ayrımlarına körleşen elitler

Kendilerini ilerici olarak görmelerine rağmen, elitlerin her gün daha da belirginleşen sınıf ayrımlarına kör kalması ve bu ayrımı sınıfı dikkate almayan kimlik politikaları ile ikame etmeye hazır olması; zehirli popülizme verdikleri en büyük hediye oldu. Britanya’da İşçi Partisi (Tony Blair, Gordon Brown, ve Edward Miliband dönemlerinde), çoğunluğa karşı yürütülen sınıf savaşının 2008 sonrasında daha da yoğunlaşmasını dile getirmede bile çekingen davrandı. Bu da İşçi Partisi’nin kalesi olarak görülen yerlerde Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin (UKİP) ve dolayısıyla Brexit dar kafalılığının yükselmesine neden oldu.
Üst sınıflar, Harvard ya da Cambridge’e bir siyah olarak girmenin bir yoksul olarak girmekten daha kolay hâle gelmesini pek umursamadılar. Eğer sınıf çatışmasının üstünü örtücü bir role bürünmesine izin verilirse, kimlik siyasetinin apartheid kadar ayrılık yaratabileceği fikrini dikkate almadılar.
Trump, açıkça sınıf hakkında konuşmaktan, aldatmak için bile olsa araba satın alamayacak kadar yoksulları sahiplenmekten utanmıyordu –çocuklarını Harvard’a yollamaktan utanmadığı gibi. Brexitçiler de; salaş barlarda dostlarıyla içen UKIP lideri Nigel Farage’ın kişiliğinde cisimleşen “ayak takımını” kucakladı. Ve işçi sınıfının kalabalık kitleleri, militan dar kafalılığı benimseyip kurulu düzenin favori evlatlarına karşı durmaya başladığında (Clintonlar, Bushlar, Blairler ve Cameronlar), yorumcular ayak takımını kapitalizm ile ilgili yaşadıkları yanılsama dolayısıyla suçladılar.
Ancak Trump ve Brexit’i besleyen, memnuniyetsizliğe yol açan kapitalizm ile ilgili yanılsamalar değildi. Bunun sebebi, onlara karşı yürütülen sınıf savaşını şiddetlendiren orta yol siyaseti ile ilgili yaşadıkları hayal kırıklığıydı.

Sınıf savaşının yarattığı adaletsizliklere dur diyebilecek yeni bir siyasi hareket

Öngörülebilir bir biçimde; işçi sınıfının Trump ve Brexitçiler tarafından sahiplenilmesi onların sandıktaki gücüne güç kattı; ancak bu gücü er ya da geç işçi sınıfı ve tabii ki (1930’lardan bugüne iktidarda bulunan popülizmin her zaman ilgi odaklarından olan) azınlıkların aleyhine kullanmaya başladılar. Dolayısıyla Trump, işçi sınıfından devşirdiği gücü skandal vergi reformunu başlatmak için kullandı. Bu reformun açık amacı kodamanlara arka çıkmaktı, bu sırada milyonlarca Amerikalı sağlık harcamalarının kısılması tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı gibi, federal bütçe açığının şişmesiyle uzun vadede daha fazla vergi yükünü üstlenecek.
Aynı şekilde, Britanya’da Brexit’in popülist amaçlarını benimseyen Tory hükûmeti yakın zamanda sosyal güvenlik, eğitim ve çalışan yoksullara yönelik vergi indirimi alanlarında milyarlarca poundluk kısıntının yapıldığını duyurdu. Bu kesintiler; kurumlar vergisi ve veraset vergisi indirimleriyle bire bir eşleşiyor.
Bugün toplumsal sınıfın geçerliliğini küçümser bir biçimde reddeden kurulu düzenin kanaat üreticileri; sınıf siyasetinin daha önce hiçbir zaman olmadığı kadar geçerli, zehirli ve sumen altı edilmiş olduğu bir siyasi ortamın oluşturulmasına katkıda bulundular. Finansal uzmanlar, bankacılar, kurum temsilcileri, medya patronları, büyük endüstri çalışanlarından oluşan yönetici sınıf adına konuşarak, amaçları sanki işçi sınıfını popülistlerin kirli ellerine ve onların içi boş Amerika ve Britanya’yı “yeniden harika yapma” vaatlerine teslim etmekmiş gibi hareket ediyorlar.
Toplumu medenileştirmek ve siyasetin zehrini almak için en iyi çözüm, yeni bir hümanizm adına sınıf savaşının yarattığı adaletsizliklere dur diyebilecek yeni bir siyasi hareket. ABD’li Senatör Bernie Sanders ve İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’e yönelik katı tutumlarına bakılırsa, liberal kurulu düzen bu tür bir hareketten Trump’tan ve Brexit’ten korktuğundan daha fazla korkuyor.

[1] “Dog’s Brexit”, keşmekeş anlamına gelen “dog’s breakfast” deyiminden uyarlama bir kalıp olarak kullanılmış. (çevirenin notu)

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus