Kemal Can ile “5 Soru 10 Cevap” (4): Siyasette sertleşme

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

 

Merhaba, günaydın, iyi haftalar, iyi günler.

Bugün 5 soru 5 cevapta geçtiğimiz haftanın bazı somut gelişmeleri ışığında siyasette hem dil hem üslup açısından sertleşmeyi konuşacağız. Bu sertleşme sıfatının yerine başka sıfatları da siz yerleştirebilirsiniz.

Soru 1- Seçime doğru siyaseti atmosfer nasıl şekilleniyor?

Birkaç haftadır burada yaptığımız yayınlarda söylediğimiz gibi, çok belirgin işaretler ortaya çıkmıştı. Ekonomik kriz konjonktürünün beklendiği gibi ya da iddia edildiği gibi bir normalleşme yumuşama havası getirmeyip bir sertliğe doğru gideceğinin işaretleri vardı. 3. havalimanı olayı bunlardan biriydi. Açıklanan ekonomik programın ekonomik veçhesinin son derece zayıf olması bir politik programla dengeleneceğini gösteriyordu. Erdoğan’ın dış destek gezilerinde aldıkları ya da alamadıkları da bu sertleşme emarelerini destekliyordu. Bu çerçevede ilk sorumuzu seçime doğru siyasi atmosfer nasıl şekilleniyor diye sorarsak çok net bir tablo var. Siyasetin dilini şu anda ve muhtemelen önümüzdeki günlerde belirleyecek şeyin ekonomik kriz olacağı çok açık. Nitekim Erdoğan’ın Kızılcahamam kampında da, ekonomik kriz gündemini değiştirme önceliği ve talimatının çok belirleyici olduğu yolunda duyumlar, bilgiler var.

Hatırlanacağı gibi kriz olasılığı nedeniyle genel seçim erkene alınmış ve 24 Haziran’da yapılmıştı. Şimdi de seçimi erkene almak teknik olarak mümkün olmuyor ama seçim gündemini ve bu anlamdaki siyasi sertleşmeyi öne çekerek iktidarın bir tür erken pozisyon alma hamlesine yöneldiğini görüyoruz. Dolayısıyla, siyasetin dilini de üslubunu da büyük ölçüde kriz gündemi belirliyor. Peki, nasıl bir zorunlulukla ve neden sertleşmeye doğru gidiyor siyaset dili? Birincisi; iktidar çok açık biçimde krize karşı inkar ve kontrol merkezli bir savunma stratejisi kurmuş durumda ve bu büyük ölçüde politik bir program. Kontrolün önde olduğu siyasi programın kaçınılmaz sonucu; siyasi gündemi kontrol etmek ve siyasileşmenin yönünü belirlemek. Bu yüzden de sertlik ya da ekonomik krizin yaratacağı gündemin dışındaki alanlarda sertleştirmek daha önemli hale geliyor. Geçtiğimiz hafta yaşanan olaylar bu işaretlerin artık söze ve eyleme döndüğünü gösteriyor.

Soru 2 – Erdoğan’ın dilinde bu sertleşmeyi nasıl görüyoruz? Nasıl bir dil kuruyor?

Geçtiğimiz hafta hem AKP’nin Kızılcahamam’daki istişare toplantısındaki konuşmasında hem de diyanet görevlilerine yaptığı konuşmada bunun işaretlerini çok somut bir biçimde gördük. Erdoğan’ın ekonomik krize karşı yaklaşımını “tek patron benim bütün kontrol elimde” gibi bir noktada çiziyor. Bunu iç ve dış muhataplarına çok net bir biçimde ifade ediyor. Yani “benimle yürümek, uyumlanmak, anlaşmak zorundasınız” diyor. Ama ortaya çıkan problemin hiçbir veçhesiyle kendisini ilişkilendiren ya da sorumluluğu kabul eden pozisyon almıyor. Yani, “patron benim ama beni hiçbir şeyden sorumlu tutamazsınız” temel yaklaşımı Erdoğan’ın. Bu McKinsey meselesi de böyle bir yere oturuyor. Berat Albayrak’ın açıklamasının tam zıttı, bu anlaşmaya onay vermediği açıklaması, daha önceki merkez bankası faiz tartışmalarında gördüğümüz gibi, kendisini problemden ayrıştıran bir yaklaşımı gösteriyor.

Ama daha önemli bir şey; kendisiyle ilgili bu pozisyonu kurduktan sonra, yüksek ve oransız bir sertlikte muhalefete yüklendiğine tanık oluyoruz. Buradaki mesele muhalefetin rahatsız edici bir aksiyon içinde olması değil. Tam tersine ekonomik krizi siyasileştirmenin bir aracı olarak hiçbir şey yapmıyor olsa bile muhalefeti bir karşıt odak olarak önüne koyarak hırpalamaya çalışıyor. Burada da açıkçası yine oransız ve ölçüsüz bir dil tutturuyor. Son olarak, İsmet İnönü’yü elinde Amerikan bayrağı ile gösteren bir fotoğrafı kullanarak tıpkı 24 Haziran öncesinde “komünistler köprüyü sattırmak istediler Özel sattırmam dedi” çarpıtmasında olduğu gibi, hakikaten söyleyenin değil dinleyenin bile yüzünü kızartacak çarpıtmalarla muhalefete dönük bir saldırı dili tutturuyor. Ayrıca burada dini, mezhepsel referansları kullanarak, özellikle CHP ve Kılıçdaroğlu’na karşı bunları çok net kullanarak, siyasileştirme zeminini büyük ölçüde bildiğimiz sağ popülizmin arkaik diline doğru çekiyor. Bunu daha önceki seçim döneminde de yaşamıştık. Şimdi de oldukça erken bir şekilde bu hamleyi kurduğunu görüyoruz.

Soru 3 – Bahçeli’nin tutumu ve Akşener olayının anlamı nedir?

Yine geçtiğimiz hafta yaşanan ve siyasette sertleşmenin eyleme döndüğü bir başka hadise de, İyi Parti Genel Başkanı Akşener’in evinin önündeki gösteriydi. Bahçeli’nin bu olay öncesi ve sonrasındaki tavrı ve Akşener olayı ne anlama geliyor? Bir kere iktidarın genel olarak bütünü ama özel olarak MHP ve Bahçeli de, en iyi savunmanın taarruz olduğu prensibi ile hareket  ederek siyasi gündemi gerilimle beslemeye çalışıyor. Evet Akşener grup toplantısında MHP’yi ve lideri Bahçeli’yi sert sayılabilecek bir biçimde eleştirmişti ama buna benzer konuşmaları çok kez yapmıştı. Ama birdenbire Bahçeli bu işi yüksek seviyeden karşıladı tırmandırdı ve çok kritik bir söz söyleyip “bunun sonuçlarına katlanması gerekebileceği” gibi bir örtülü tehdit ortaya koydu. Hemen bunun sonrasında ise bilinen olaylar meydana geldi. Çoğu Üsküdar teşkilatına mensup olduğu düşünülen MHP’liler Akşener’in evinin önünde bir gösteri düzenlediler. Daha sonra ilçe teşkilatı görevden alınarak MHP buna bir reaksiyon verdi ama pek çok MHP’li yöneticinin olayın öncesindeki sosyal medya paylaşımları ve genel olarak olaya karşı gösterdikleri tavır eylemin çok da kontrolsüz olmadığını düşündürtecek bir tablo yarattı.

Bu biraz önce de söylediğimiz gibi genel bir siyaseti sertleştirme hamlesinin ve kriz konjonktüründen uzaklaştırma hamlesinin bir parçası ama tabii ki AKP ve MHP’nin kendi iç dengesi içerisinde de bazı özel ihtiyaçlara karşılıkları var. Bu yüzden de, MHP ve Bahçeli’nin gündemdeki yeri açısından ve muhalefete karşı oluşturulacak bloktaki rolü açısından kendi pozisyonunun ve etkisinin altını çizmek gibi bir ihtiyacı da olduğunu not etmeliyiz. Çünkü, 24 Haziran öncesinde de benzer bir siyasi sertleşme MHP’nin çok işine yaramıştı. Hatta sürpriz sonuçlarla çıkmıştı o seçimden.

Soru 4- HDP’ye dönük kuşatma ve kayyım tehditi neyi gösteriyor?

Bir başka önemli gelişme; Erdoğan Kızılcahamam’da HDP’yi hedefe koyarak “Kazansalar bile biz kayyım atar yola devam ederiz” şeklinde bir söz söyledi. Bir süredir HDP çok set bir kuşatma altında. Neredeyse her gün üyeleri, yöneticileri gözaltına alınıyor, zaten son derece daraltılmış olan medyası etkisizleştiriliyor. Neredeyse hiçbir eylemine, politik faaliyetine izin verilmiyor, ciddi ve sert önlemlerle engelleniyor. Bu işin bir tarafı.

Daha önce Bahçeli bunu yerel seçim stratejisi içerisinde imaen söylemişti; Erdoğan bunu iyice somutlaştırdı. “HDP’nin adaylarını seçerseniz biz uygun bulmadıklarımızı tekrar kayyımlarla değiştirerek devam ederiz buna izin vermeyiz” dedi. Bir kere, bu sadece HDP’nin meselesi olarak kaldığı takdirde çok sorunlu bir durum. Çünkü açıkça bir Cumhurbaşkanı, bir partinin genel başkanı ve yürütme erkinin başındaki insan yasal olarak seçimlere girecek bir partinin seçim sonuçlarını tanımama ihtimalini önden deklare ediyor. Bunun, bir sıfatla belirtilmeyecek kadar anlaşılmaz ve kabul edilemez olduğunu, üstelik de sadece buna muhatap olanlar tarafından dillendirilmesiyle yetinilmeyecek bir mesele olduğunu ortaya koymak lazım.

Soru 5 – Siyasette erken sertleşme nasıl bir sonuç verir?

Peki bütün bu eylemler ve sözler bir tür dile gelmiş sözler önümüzdeki dönemi nasıl şekillendirecek? Tekrar ilk sorudaki noktaya dönmek istiyorum. Bu ekonomik krizin kendiliğinden bazı normalleşme ve yumuşama hamlelerine yol açacağına dair iddialar ve beklentiler  gündeme getiriliyordu. Bunların çok gerçekliği olmadığı ortaya çıktı bugünün siyasi atmosferini belirleyen şartlar itibarıyla.  Çünkü, iktidar bu tür talepleri öne sürenlere içerde ve dışarda, “Tamam size normalleşme veremeyiz çünkü şu anda bu bize kaybettirir ama size garanti verelim” diyor. Bunu hem içerdeki elitlerine hem de dışarıdaki bazı güç odaklarına kısmen kabul ettirdiğini anlıyoruz. Bir takım yatırımlara politik garanti vermekten, içeride kriz dolayısıyla zorlanacak çevrelere bazı imkanlar ve teşvikler vermeye kadar.   Dolayısıyla kontrol odaklı siyasi program  sertliğini sürdürmek hatta belki, ne yazık ki, artırmak zorunda görünüyor.

Bunun adı siyasette sertleşme ama bunun siyaset diye ortaya konulan kısmının kısırlığı ve sığlığıyla da alakası var.  Bunu değiştirebilecek temel motivasyon, başta ekonomik kriz olmak üzere, siyasi gündemi oluşturma açısından başka bir pencere, perspektif ve dil kurulması. Çünkü, ekonomik krizin iktidara kendiliğinden kaybettireceği şeyler elbette vardır ama geliştirilen politik programın da bir alternatifi üretilmez ve bu siyasi program ekonomik krizin siyasileştirilmesiyle karşılanmazsa yerel seçimde de sığ ve sert siyaset dilinin hakim olması beklenir. Ve bu da Türkiye için iyi tablolar üreten bir süreç olmaz. Dolayısıyla, krizin adını koyma anlamındaki birinci raund ve bunun siyasileşme biçimini belirlemedeki ikinci raundda iktidarın ön aldığını söyleyebiliriz.  Erken pozisyon alarak sertliği ve ritmi belirleyerek bir savunma kuruyor.  Ama muhalefetin buna karşı şu ana kadar geliştirdiği ya da üzerinde düşündüğü bir program, strateji henüz görmedik. Bakalım önümüzdeki günler böyle bir tabloyu da konuşabileceğimiz bir gündem yaratacak mı?

Şimdilik bu kadar tekrar iyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar