Marie Colvin’i Hatırlamak: Kadın Savaş Muhabirleri ve #Ben de (#MeToo) Hareketi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

1985’ten 2012’deki ölümüne kadar The Sunday Times gazetesinde savaşlar ve çatışmaları haber yapan gazeteci Marie Colvin’in hayatı  “A Private War” adlı filmle beyazperdeye taşındı. 2001 yılında Sri Lanka’da yaptığı bir haber sırasında sol gözündeki görme yetisini kaybeden Colvin, 2012’de Suriye’nin Humus kentinde bombardımanda hayatını kaybetmişti. Colvin’in bir kadın meslektaşı Janine di Giovanni,  “A Private War”’ın cuma günü ABD’de vizyona girmesi vesilesiyle bir makale kaleme aldı ve filmde değinilmeyen bir konuyu, savaş muhabirlerinin maruz kaldığı cinsel taciz deneyimlerini gündeme taşıdı.

Janine di Giovanni (sağda) Marie Colvin ile birlikte yıllarca cepheden cepheye koşmuştu.

1992 yılında Londra’da Sunday Times ekibine katıldığımda, ofiste ilk tanıştığım kişilerden biri cuma günü gösterime giren “A Private War /Özel Bir Savaş” adlı filmin konu edindiği gazeteci Marie Colvin’di. Colvin 2012 yılında Suriye’nin Humus kentinde öldürüldü.

Colvin de benim gibi savaş muhabirliği yapan ve Londra’da yaşayan bir Amerikalıydı. Ben ondan daha gençtim; ama ikimiz de az üyeli özel bir kulübün, “kadın savaş muhabirleri” kulübünün üyesiydik. Yolculuğumuz zorluydu ve bu da sıradan bir özel hayatı imkânsız kılıyordu. Ernest Hemingway’in üçüncü karısı Martha Gellhorn dışında örnek alabileceğimiz kadın seleflerimiz pek yoktu. Ama o da yalnız ölmüştü. Ben hayatımın sonu onunki gibi olsun istemiyordum.

Daha sonraki 20 yıl boyunca Colvin ve ben, Balkan savaşlarından başlayarak, sonra Afrika’daki soykırımlar ve çocuk savaşçıların karşı karşıya geldiği iç savaşlar derken dünyanın dört bir yanını dolaştık. Derken 11 Eylül geldi, Afganistan ve Irak geldi ve nihayet Arap Baharı. Colvin Suriye’de öldürüldükten sonra, Esad rejimi beni ülkeden atana dek oradan haber geçmeyi sürdürdüm. Daha sonra da Türkiye sınırını yasadışı bir şekilde geçerek, muhalefetin tarafından haber yapmaya devam ettim.

“A Private War” birçok konuyu yeniden gündeme getiriyor: ağır alkol kullanımı, kasvetli depresyonlar ve yürümeyen kırık dökük ilişkiler; art arda aylarca yolda olmanın yalnızlığı. Film bunları cazip gösteriyor -elbette asla öyle değil. Ton balığı konservesine talim etmek, aynı kirli giysiyi haftalarca giymek, doğru dürüst duş alamamak, işin standartları arasında. Vurulup yaralanmak -Colvin 2001 yılında Sri Lanka’da bir gözünü kaybetmişti- gerçekliğimizdi.  “Savaş filmlerinde oyuncuların gömlekleri neden hep temizdir ki?” diye sormuştu Colvin bir kere bana: “Benimkiler asla temiz olmadı.”

Filmin eksiği, işimizin bir parçası haline gelmiş cinsel tacizler. Geçen yıl #MeToo (Ben de) hareketi ortaya çıktığında, “Cidden mi?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Biz yıllarca bununla baş etmeye çalıştık. Ama kendi aramızdayken hariç, hiç şikâyet etmedik. Şikâyet etseydik, başımıza geleceklerin sorumluluğunu baştan kendimiz almış olarak girdiğimiz beyler kulübünden atılabilirdik. Başımızı eğip çalıştık.

Yanlarında çalıştığım askerler ve savaş ağaları çoğu zaman bazı meslektaşlarımdan daha saygılı davrandı bana. 1992 yılı Noel’inde Saraybosna’da ağır bombardıman devam ederken, üzerimde üç kat giysi ve kurşun geçirmez yeleğimle bombaların delik değiş ettiği Holidayy Inn otelinde beş kat merdiven tırmanıp çatıya çıktım. Şimdilerde Rupert Murdoch medyasının üst düzey yöneticilerinden olan editörümü aramak için uydu telefonumu açtım. Can sıkıntısı ile iştigal ettiği belli, “Nasılsın?” diye sordu.

“Donuyorum,” dedim. “Binalarda aylardır ısınma yok, yemek yok…”

Sözümü bitirmemi beklemeden, “Kendini sıcak tutacak güzel bir ç.k bulursun” diye kesti beni gülerek. Penis için kullanılan argo bir terim kullanmıştı. Şaşkınlıktan söyleyecek bir şey bulamadım. Bu davranışını bildirseydim acaba ciddiye alan olur muydu şikâyetimi?

Londra’da bir gün birlikte işe giderken Colvin’e bahsettim bu olaydan. Boyun eğen kadınlara dolaylı bir gönderme ile “Onlarla yatsan işin kolaylaşır,” demişti.

Bizler erkeklerin yaptığı işi yapıp, erkeklerle eşit muamele göreceğini sanan ikinci kuşak feministlerdik. Ama gerçekler tamamen farklıydı: Aynı işi yapıp çok daha az ücret almaya alışıktık. Özel hayatımız konusunda kaba bir çifte standartla da karşılaşıyorduk. Bazı erkek meslektaşlarımın hem eşleri hem de yolculuklarda beraber olduğu sevgilileri vardı. Bizlerin ise elbette böyle bir şey yapmaması gerekir, hatta rahibe gibi yaşamamız beklenirdi. Öyle yaşamıyorsak da hafifmeşrep olarak damgalanırdık.

London Evening Standard seksi bir fotoğraf eşliğinde benim hakkımda yalan haber yaptığında, şirket avukatı dava açmam halinde bütün özel hayatımın kamu önünde didik didik edileceği konusunda uyardı beni. Gizleyecek bir şeyim yoktu ama yine de tavsiyesi de dönüp işimi yapmaya devam etmemi sağlayacaktı.

Dolayısıyla #MeToo benim kafamı karıştırdı. Pek çok eski kuşak feminist gibi ben de acaba göz yummayı çok mı uzattık diye düşündüm. MeToo’nun, onlara eziyet eden kişilerin peşine düşecek gücü ve kaynağı olmayan kadınlara kalkan oluşturduğu gerçeğini alkışlasam da, acaba kadınların hedeflerine odaklanıp onların peşinden gitmesine engel olabilir mi acaba diye düşünmekten de alamıyorum kendimi.

2001 yılı Aralık ayında Taliban’ın düşmesinden kısa süre sonra, ABD destekli Afgan birliklerinin yanından haber geçtim. Haftalarca sarkıntılıklara, tacizlere, fiziksel görünüşüme dair yorumlara tahammül ettim. Bir gün silahı omzunda bir asker gelip kalçamı elledi. O anda nevrim döndü ve suratının ortasına bir yumruk indirdim.

Muhtemelen yaptığım aptalcaydı ve beni vurup öldürmediği için çok şanslıydım. Ama beni vurmadı ve dönüp gittim. O günden sonra birlikte, yumruk atan kadın olarak bilindim. Benim #MeToo ânım da buydu. Daha ileriye götürmeye vaktim olmadı. İşime geri döndüm.

 

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus