Kadri Gürsel, 17 Mayıs’ta “Yorum”lamıştı: İktidarın Öcalan çaresizliği

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Merhabalar. Bugünkü yayının slotu -burada öyle diyorlar- ‘’İktidarın Öcalan çaresizliği.’’ İktidarın Öcalan çaresizliğini de 23 Haziran’da İstanbul’da tekrar edilecek olan yerel seçimin perspektifinde düşündüm. İki yol deneyecek iktidar; bunu çok basit bir aritmetik mantıkla düşündüklerini zannediyorum. Birincisi, 31 Mart’ta seçime katılmayan, sandığa gitmeyen eski seçmeninin oylarını cezbetmeye çalışacak. Bir de, yerel seçimde oyunu ilçelerde AK Parti’ye, büyükşehirde Ekrem İmamoğlu’na vermiş olan AK Parti seçmenini tekrar kazanmaya bakacak. Bunu nasıl yapacak, hangi yeni sözle elde edecek? İktidar seçmeninin bir kısmı -toplamda %3-%4’lük bir kısmı- neden bu yola saptı, neden sandığa gitmemeyi tercih etti? Neden büyükşehirlerde Ekrem İmamoğlu’nu seçerken, ilçelerde AK Parti’ye verdiler? Bunu nasıl açıklıyor iktidar? Bu konuda çalışıyorlar mı, kafa yoruyorlar mı? Önlerinde kalan süre içinde bunun nedenlerini ortadan kaldırmak için ne yapabilecekler? Ben yapabilecekleri çok fazla bir şey olduğu kanaatinde değilim doğrusu ama göreceğiz.

Diğer taraftan, Millet İttifakı’nın zemininde oluşan bir sandık işbirliği var. Malumunuz, Millet İttifakı’nın 2 ortağı var; CHP ve İYİ Parti. Ama HDP de aday göstermeyerek bu ittifaka desteğini verdi. İktidar, bugünden 23 Haziran’a kadar uygulayacağı politikalarla bu ittifak içinde bir mesafe açılmasına imkân verebilir mi? Bu konuda Kürt seçmenin aklını çelmek, HDP seçmeninin sandığa gitme iştahını azaltmak için bazı adımlar atabilir sanki. Şu ana kadar izlediklerimizden öyle görünüyor. Muhalefeti zayıflatmak ve HDP tabanının İstanbul’da sandığa gitme isteğini azaltmak için en somut gelişme, Öcalan’ın avukatlarıyla 8 yıldır süren görüşme yasağının kaldırılması oldu. Bu, aslında zamanlama itibarıyla hayli ilginç. Biliyorsunuz, YSK’nın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini iptal ettiği ve 23 Haziran’da tekrarlatacağını açıkladığı gün, Öcalan’ın avukatlarıyla görüştüğü duyurusu yapıldı. Bu bakımdan zamanlaması bir hayli ilginçti. Bu adımın çok etkili olacağı kanaatinde değilim açıkçası. Zaten ‘’İktidarın Öcalan çaresizliği’’ başlığını da bu nedenle belirledim. İktidar burada gerçek bir sıkışma yaşıyor. Aslında sıkışmayı her alanda yaşıyor iktidar; ekonomide yaşıyor, dış politikada yaşıyor, iç siyasette yaşıyor, kendi içinde de yaşıyor. Fakat şimdi bir adım atmış gibi görünüyorlar. Bu adımın, ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm olmuş bir hükümlünün, anayasal haklarından birinin tanınması olduğunu görüyoruz. Neticede, 8 yıldır avukatlarıyla görüştürülmeyen bir hükümlü var ortada. Hükümlünün adı Abdullah Öcalan. Ve bu hükümlüye artık bundan sonra avukatlarıyla görüşebileceği söyleniyor. Avukatlarla görüşme neticesinde ortaya çıkan iki mesaj var: Birincisi, Öcalan’ın, ölümcül bir tehlike ortaya çıkmadan açlık grevlerinin bitirilmesi yönünde verdiği bir mesaj: ‘’Saygılı olmakla birlikte, ölümcül tehlike ortaya çıkmamalıdır’’ diyor. Belki bitirilmesi yönünde bir mesaj olarak da yorumlanabilir ama en azından niyet bu. İkinci mesaj ise Suriye konusunda. Suriye’de YPG’yi, Türkiye’nin kaygılarını gözetmeye ve ülkenin toprak bütünlüğü içinde hareket etmeye davet ediyor.

(İktidarın) Öcalan adımının tek bir nedenden kaynaklandığı kanaatinde değilim. İktidarın sadece 23 Haziran’ı gözeten bir hareketi değil. Bu aynı zamanda Suriye’ye dönük bir girişimin yansıması olarak ortaya çıkıyor. Fakat zamanlamayı tayin eden ana unsur 23 Haziran. Suriye için de bir parantez açmak gerekebilir burada. Türkiye, Suriye’de, özellikle ABD’nin çekileceğini ilan etmesinden ancak bunu bir türlü gerçekleştirmemesinden sonra, süregelen fakat somut bir sonuç da vermeyen müzakerelerde bulunuyor Amerikan tarafıyla. İki tarafın da istedikleri ve durumu tarifleri farklı. Türkiye güvenlikli bölge istiyor ve o güvenlikli bölgede askeri gücüyle bulunmak istiyor. Amerikan tarafı ise ‘’Tampon Bölge’’ diye tarif ediyor burayı. Tampon bölgeyi de, Türkiye Cumhuriyeti ile YPG’nin kontrolü altında olan bölgeler arasında düşünüyor. Bu da gerçekleştirilmesi fevkalade zor bir plan. Çünkü tampon bölge olduğuna göre burada uluslararası bir gücün mevcudiyeti gerekiyor. Bu uluslararası gücü buraya çekmek, burada konuşlandırmak fevkalade zor. Ama ne olursa olsun, bu, 23 Haziran’a göre uzun vadeli bir yaklaşım.

Burada esas konu, HDP seçmeninin sandık motivasyonunu aşağıya çekmek olduğu anlaşılıyor. Bu konuda da özellikle Millet İttifakı’nın tabanındaki milliyetçi refleksleri harekete geçirmek amacını güttüğünü sandığım bazı yazarların, Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmesi izninin verilmesinden sonra yazdıklarına, yahut iktidar yanlısı bir yazarın yanlışlıkla ‘’Sayın Öcalan’’ demesine, yine Millet İttifakı tabanından kaynaklandığı görülen bir sosyal medya tepkisi var ki buna iktidarın trolleri de dahil olup bunu köpürtebilirler. Burada amaçlananın, Millet İttifakı çevresinde oluşan ve HDP seçmeni ile de İmamoğlu’nun İstanbul’u aldığı yüksek oyu meydana getiren işbirliğini zayıflatmak, HDP seçmenini bu ittifaka katılmaktan alıkoymak veya bu isteği kırmak olduğunu görüyorum. Aynı zamanda, iktidarın attığı bu adımlara verilen tepkiye karşı, HDP’lilerin de bir tepki koyması ve muhalefetin adayının desteklenmesi konusundaki isteklerini yitirmeleri bekleniyor. Murad edilen bu. Ama tekrar edeyim, ben bunun çalışmayacağını düşünüyorum. Birincisi, burada stratejik oy kullanılıyor. Stratejik oyun anlamı şu: Oy kullanan seçmeni, kullanılan oyun adresinden ziyade, oyun doğuracağı sonuçlar ilgilendirir. 2015’te 2 kez ve 2018’de olduğu gibi. Ne olmuştu, hatırlayalım: 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde, ağırlığını CHP’lilerin oluşturduğu seçmen ve sol seçmen, parlamentoya sokabilmek için HDP’yi desteklemişti. Aynı tutum 2018 seçimlerinde de tekrar etti. Arada yaşanan şiddet eylemleri, çatışma, terör olaylarına rağmen bu tutum değişmedi. Çünkü CHP seçmeni ve sol seçmen, HDP’nin parlamentoya girmesi ile iktidarın parlamentoda güçlü temsil edilmemesini, (iktidarın) HDP’nin oylarının üzerine konmamasını arzu ediyordu. 2015’te iktidarın azınlığa düşmesinin birinci nedeni buydu. HDP, 1 Kasım 2015 seçiminde de oylarını büyük ölçüde korudu ve yine parlamentoya girebildi. Eğer giremeseydi, iktidar parlamentoda çok daha büyük bir sandalye sayısına sahip olacaktı. 2018 seçimleri için de aynı şey geçerlidir.

Selahattin Demirtaş o dönemde, 2015 ve 2018 seçimlerinde HDP için stratejik oy kullanan seçmene, herhangi bir siyasi adres göstermeden, ‘’Bize inanan seçmene teşekkür ediyoruz’’ dedi. Burada kastettiği, kendi tabanından ziyade, stratejik oyları kullanarak HDP’nin Meclis’e girmesini sağlayan seçmendi.

Erdoğan iktidarının şu an en çok ihtiyaç duyduğu şey, İstanbul’da kaybetmiş olduğu muhafazakâr Kürt oylarını geri almanın  yanı sıra, HDP seçmeninin sandığa gitme isteğini kırmak. İstanbul’da ‘’muhafazakâr Kürt oyları’’ diye bir durum var. AK Parti’ye oy veren muhafazakâr Kürt seçmeni kastediyoruz burada. İktidarın, 31 Mart seçimi öncesinde izlediği son derece kutuplaştırıcı, hatta çirkin boyutlara varan, Millet İttifakı’nı terörle işbirliği içinde gösteren, HDP’yi PKK ile özdeşleştiren, bu eksende alabildiğine kötü, şeytani, gayrimeşru gösterme yönünde hemen her gün karşımıza çıkan bu propagandanın neticesi, muhafazakâr Kürt seçmenin sandıktan soğuması oldu.

Şimdi ne olacak, ona bakalım. Öcalan’a avukatlarıyla görüşme izni verilmesi, bir anayasal hakkın kabulü anlamına geliyor. İktidar bunun ötesine geçebilir mi? Ben geçebileceği kanaatinde değilim. Bunun ötesi, olumlu bir söylem geliştirmek demektir. 31 Mart’tan önce izlenen kutuplaştırıcı, ötekileştirici, muhalefeti ve HDP’yi hakir gören, HDP seçmeninin oy vereceği Millet İttifakı’nı da bunun üzerinden gayrimeşru göstermeye çalışan dil, siyaset, söylem, olduğu yerde duruyor. Bunun etkisini ortadan kaldırmak için olumlu bir söyleme geçilmesi lazım. Bu olumlu söylemin nasıl belirleneceği, ne tür bir profil alacağı, bence iktidar açısından çok önemli ve kritik olacak. Tabii eğer olursa. Ben olacağı kanaatinde değilim. Çünkü burada ölçü çok önemli. Sadece, Devlet Bahçeli’nin, ‘’Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesinde bir sakınca yoktur’’ minvalindeki açıklaması değil, bunun ötesine geçen her türlü hareket, MHP seçmenini ziyadesiyle rahatsız edecek, irite edecek ve kafalarda bir soru işareti doğuracaktır. (Türkiye İttifakı kavramının ortaya atılması sonucunda) Cumhur İttifakı’nın bozulması ihtimalinin ortaya çıktığı algısının oluşmasını ve MHP’nin buna vermiş olduğu tepkiyi hatırlayalım. Burada iktidarın kaybı, kazancından fazla olabilir. 2018’de İstanbul’da kullanılan oylara bakacak olursak, HDP oyları, MHP oylarından fazla gözüküyor. %12 HDP oyu, %8 kadar da MHP oyu var. Stratejik oy olarak kullanılan %12’den birkaç puanı düşelim. Oylar aşağı yukarı eşit. Dolayısıyla, HDP seçmeni sandığa gitmesin diye yapılacak olan ve Öcalan’a avukat izninin verilmesinin ötesine geçen her türlü adım, -aslında Erdoğan’a ve daha önce ‘’Çözüm süreci’’ olarak nitelendirebileceğimiz 2009-2015 arasında aralıklarla sürmüş olan dönemden kaynaklanan bir güvensizlikle bakan bir MHP seçmeni var- bu seçmeni işkillendirecektir. Dolayısıyla aldığı kadar, vereceği de ortaya çıkacak, böyle bir hasar oluşacaktır. Oluşması da kaçınılmazdır. 

Ayrıca, MHP seçmeninin reaksiyonu kadar, AK Parti- MHP ittifakının sadece bir seçim ittifakı olmadığını, bunun fiili bir iktidar ittifakı olduğunu da göz önünde tutmak lazım. Dolayısıyla bu, İstanbul seçimi için şu aşamada feda edilemeyecek kadar önemli bir ittifak. Çünkü devletin çeşitli organları içinde, güvenlik kurumları içinde, yargı içinde, MHP’li kadroların gücüyle sürdürülen bir ittifak bu. Aslında bir nevi, geçmişte Fethullahçılarla kurulmuş olan ittifakın bir benzeri denilebilir. MHP’nin hiçbir sorumluluğu yok burada. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında olan Cumhurbaşkanlığı Kabinesi’nde bir bakanı yok.  Ama devlet içinde bir kadro gücü var ve bu kadro da, AKP ile MHP arasındaki ya da Saray’la MHP arasındaki ortak amaçlar doğrultusunda birlikte kullanılıyor, birlikte hareket ediliyor. Sonuçta, HDP seçmeninin de o kadar hafızasız bir seçmen olduğunun kanaatinde değilim. Çok geriye gitmeye de gerek yok; 31 Mart’tan sonra KHK’lı oldukları gerekçesiyle mazbataları verilmeyen HDP’li belediye başkanları, HDP’nin yapmış olduğu itirazların hiçbir şekilde incelemeye alınmaması, daha birkaç hafta öncesinde yaşanmış taze olaylar. 1 Kasım 2015’in sonrasına gitmeye hiç gerek yok.

Öcalan’la ilgili atılan adım Millet İttifakı tabanında bir alerji yaratır ve bu alerji de HDP tabanında bir reaksiyon doğurursa (iktidar açısından) ne âlâ. Ben bunun da uzun süreli olacağı kanaatinde değilim. Yoksa iktidarın 23 Haziran öncesinde, HDP seçmenine yönelik bu hamlesinin bir sonuç vereceği kanaatinde değilim. Bu sadece bir çaresizliğin ifadesi olarak görünüyor bana. Bugünlük söyleyeceklerim bu kadar. İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar