Yorum – Kadri Gürsel (21): İktidar bloku ayrışarak dağılırken geriye ne kalıyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kadri Gürsel, Ahmet Davutoğlu‘nun kurduğu Gelecek Partisi‘ni ve Ali Babacan‘ın kurması beklenen partiyi, Türkiye’deki iktidar blokunun durumu ve geleceği açısından yorumladı. Gürsel, yeni partilerin sınıfsal, kültürel ve toplumsal bir ayrışmanın sonucu olduğunu söyledi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Betül Başak: Medyascope’tan herkese merhaba. Bugün ‘’Yorum: Kadri Gürsel’de, yeni kurulan Gelecek Partisi’ni ve kurulması beklenen Babacan’ın partisi üzerine konuşacağız. Hoş geldiniz Kadri Bey. 

Kadri Gürsel: Hoş bulduk Betül Başak.

İlk olarak şu sorudan başlamak istiyorum. Aslında yeni partilerin kurulması sadece AK Parti içindeki bir krizin sonucu değil, aynı zamanda, toplumsal, sınıfsal, kültürel bir krizin de sonucu. Yeni kurulan bu partilerdeki iki isim de AK Parti içerisinden gelen isimler. AK Parti’nin, uzun zamandır siyasetini ‘’Biz ve Onlar’’ ikiliğinin üzerinden yaptığını da biliyoruz. Hem ‘’Biz’’ hem ‘’Onlar’’ çok karıştı. Bu durumda, ne oldu, ne bitti? Ya da ne olacak? Sizin yorumunuz nedir?

Güzel. ‘’Biz ve Onlar’’ veya ‘’Biz ve Ötekiler’’ ayrım çizgisinin üzerinden, bunu ödünç alarak baktığımızda, kendilerine bu açıdan ‘’Biz’’ diyenlerin, ‘’Ötekiler’’ karşısında durumlarının çok da parlak olmadığını görüyoruz. Çünkü ‘’Ötekiler’’ diye addettikleri grup kalabalıklaşıyor, çeşitleniyor, daha da çoğulcu hale geliyor. İçinde, daha önce olmayan nitelikteki bir takım aktörlerin artık orada yer almaya başladığını görüyoruz. Bu yüzden bu yayının başlığını ‘’İktidar bloku ayrışarak dağılırken geriye ne kalıyor?’’ şeklinde düşündüm kafamda. Bazı gözlemciler bunu bir çözülme olarak görüyorlar. Ama ben bunu bir çözülme olarak görmek için henüz çok erken olduğu kanaatindeyim. Bu, artık birbirine benzemeyen yapıların, parçaların, aktörlerin ve unsurların ayrışması. Bence bu tarihsel bir ayrışma. Bunun geriye dönüşü yok. Türkiye’nin içinde bulunduğu ‘’tam teşekküllü kriz’’ halinin bir sonucu bu aslında. Ekonomik kriz ve durgunluk ki bu da Türkiye’deki kötü ve keyfi yönetimin sonucunda ortaya çıkan bir şey. Devlet krizi, toplum krizi. Toplum krizi dediğim, malûm, kutuplaşma, toplumsal dokunun kendi içinde ayrışması, nüfusun bir toplum hüviyetinden giderek uzaklaşıyor olması, toplumun, bir topluluklar toplamına dönüşmesidir. 

Burada bir parantez açayım. Ben bunun nihayete ereceği kanaatinde değilim. Aslında şu an bir direnç noktası oluşmaya başlıyor. İktidar bloku içindeki bu ayrışmaları da bu açıdan değerlendirmek lâzım. Bu ayrışma, Türkiye’nin dibinin olmadığını savuna gelen bir gazeteci, bir gözlemci olarak beni daha iyimser olmaya sevk ediyor. Bu bakımdan da artık Türkiye’de giderek ittifak yapmayı öğrenen, dayanışma köprüleri oluşturmayı deneyen, bunu tecrübe eden bir sosyo-politik hareketin oluşmaya başladığını, bunun ortaya çıkmaya başladığını görerek ayrıca mutlu oluyorum. 

İktidar bloku içindeki bu ayrışma sınıfsal, kültüreldir. Sosyo-kültüreldir ve dolayısıyla toplumsaldır. Şöyle sınıfsaldır: Gelecek Partisi’nden önce, kurulacak olan Babacan Partisi’nden bahsedelim. ‘’Babacan’lar Partisi’’ diyelim buna biz. Haksızlık olur. Bir lider partisi olmayacağı anlaşılıyor çünkü. 

Kendisi de belirtiyor zaten.

‘’Babacan Partisi’’ diye işaret etmek için ağız alışkanlığı ile söylüyoruz. Bir diğeri, Gelecek Partisi, Davutoğlu Partisi olabilir. Her ne kadar konuşmasında kendisine herhangi bir atıf yapmadıysa da, evet, ‘’Davutoğlu Partisi.’’ Ama kurulacak olan parti -‘’Babacan’lar Partisi’’ diyelim, yanlış olmasın- sanıyorum Ocak ayının ilk veya ikinci haftasına kaldı. Bence doğru bir karar.  Bu parti aslında iktidar blokundan bir ayrışmayı ifade ediyor. Bunun bir karşılığı var. O da şu: Muhafazakâr burjuvazi, muhafazakâr kentli, modernleşme yolunda olan orta sınıflar ve geçmişte ‘’Anadolu Kaplanları’’ dediğimiz muhafazakâr Anadolu burjuvazisi, girişimcileri ve KOBİ’lerle temsil edilen bir reel sektör. Onun sahipleri, yöneticileri, temsilcileri burada bir sınıf oluşturuyorlar ve bu sınıf Erdoğan’ın partisinden ayrışıyor. Dolayısıyla bu, sınıfsal bir ayrışma. Dolayısıyla da kültürel bir ayrışma. Ve politik kültür açısından da ayrışıyorlar. Çünkü Babacan’ın ve bu hareketin diğer önde gelenlerinin söylemlerine baktığınız zaman, hiç de öyle İslâmcı tonlar görmüyorsunuz. Daha çok, kapsayıcı olmaya çalışan, bütün toplum kesimlerine erişmeye çalışan, yeni yüzleri, yeni aktörleri içine katma arayışında olduğunu gördüğümüz bir hareket bu. Dolayısıyla bir tarihsel kopuşu temsil ediyor. 

Gelelim, Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ne. O da öyle. Şunu görüyoruz: Milli Görüş’ten Adalet ve Kalkınma Partisi’nin çıkmasından sonra, Adalet ve Kalkınma Partisi içinde kalan İslâmcı bakiyenin bozulmadığını, bu iktidar pratiği, keyfi, kötü yönetim, yolsuzluklar, denetimsizlik, kontrolsüzlük ve yaygın yolsuzlukların tesiri altında bozulmadan kalma iddiasında olan bir İslâmcı hassasiyetin veya İslâmi hassasiyetin -çünkü ikisi de bir arada var- yeni bir dil oluşturma gayretiyle ayrıldığını görüyoruz. 

Burada da bir ayrışma var. Buradaki ayrışma da yine politik, kültürel bir ayrışma. Geriye ne kalıyor o zaman? Geriye şöyle bir şey kalıyor: Öncelikle Saray ve çevresi. Ve onun etrafında halka halka genişleyen bir menfaat ağı, bir çıkar şebekesi. Saray ve çevresi ve onun oligarkları. Çünkü burada muhafazakâr Anadolu burjuvazisini ve reel sektörü ayrıştırmak lazım. Bütün ihalelerin kimlere gittiğine bakarsanız, normalde 5 ya da 6 şirket bunlar, çok irileri. Bir de onun etrafında başka halkalar var. Ama esas, büyük ihalelerin gittiği şirketler ve onların oluşturduğu çıkar kümeleri. Sonra ‘’Reisciler ve lümpen bir taban. ‘’Reisçiler’’ dediğimiz de şu: Türkiye’deki siyasal oluşumlarda, ülkenin gidişatı üzerinde önemli etkide bulunmuş siyasi figürlerin fanatikleri, çok geniş bir fan kitlesi olur.  Mesela ‘’Ecevitçilik’’ gibi. ‘’Şuculuk,’’ ‘’Buculuk’’ gibi, bir özel ismin sonuna takılan bir takı ile ifade edilen bir kesim. Bunlar sorgulamayı pek düşünmezler, körü körüne bağlıdırlar. Sevdikleri, kendilerine büyük hizmetlerde bulunduğuna inandıkları, kendilerini onurlandırdıklarına inandıkları liderlerinin arkasından sonuna kadar giderler. Ta ki uçurumdan aşağı gidene kadar. Bu geçmişte çeşitli şekillerde yaşanmıştır. Sonuç olarak, geriye böyle bir şey kalıyor. 

O zaman, bu yapının, hiçbir şekilde bugünden yarına bir çözüm üretmesi, kendini taşıması, geliştirmesi, dönüştürmesi mümkün değil. Ve artık hiçbir ideoloji, hiçbir akım, iktidar blokunun tekelinde değil. İktidar bloku büyük bir ideolojik yıkım yaşıyor. Türkiye’nin tam teşekküllü krizine, iktidar blokunun yaşadığı bu ideolojik yıkımı da ekleyebiliriz. Çünkü Davutoğlu ve çevresinin ayrışması -ki bunun bir tabanı olduğu da görülüyor- bu ideolojik yıkımın ve ayrışmanın bir tezahürü. 

Ben burada bir parantez açmak istiyorum: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler Küresel Mülteci Forumu’na katılmak üzere gittiği Cenevre’de, medya mensuplarını almış karşısına. Onlar da kendisine soru sormuşlar. Bakın, soru çok ilginç. ‘’İlginç’’ derken, Türkiye’de gazetecilik diye yapılan şeyin gazetecilik olmadığını anlatmak için bu sorunun da altını özellikle çizmek istiyorum. İktidar medyasının halini göstermek için bir parantez açıyorum.  Soru şu; ‘’AK Parti, kuruluşundan bu yana pek çok sınama ile karşılaştı. Şimdi AK Parti’nin içinden neşet eden siyasi hareketlerle ilgili yeni bir sınama söz konusu.’’ Gazeteci ya da gözlemci, her neyse, bunu bir sınama olarak nitelendiriyor. Daha baştan, tarafını belli eden bir soru. ‘’Bakıldığında AK Parti Çınar’ından kopan bir yaprak söz konusu.’’ AK Parti’ye ‘’Çınar’’ diyor. Yani AK Parti kocaman bir çınar, Babacan’lar Partisi ve Gelecek Partisi de düşen bir yaprak sadece. Hâlbuki hiç öyle değil. Bir kere, çınar, kuruyan bir çınar, eğer çınarsa. Soru devam ediyor: ‘’Düşen yaprağın ömrü ne olur? Kurulmakta olan diğer siyasi parti bağlamında ise, tabanı bölmek büyük bir vebal değil midir sizce?’’ diye bir soru. ‘’Tabanı bölmek büyük bir vebal değil mi sizce?’’ diyerek, sorulabilecek çanak soruların en kötüsü sorulmuş. (Bu soruyu soranın)  Kim olduğunu bilmiyorum, çok da merak etmiyorum açıkçası. O gruptan herhangi biri diyelim ve geçelim. Cumhurbaşkanının bu soruya cevabı şöyle: ‘’Çınar’dan kopan yaprak dediniz.’ AK Parti bir çınardır. Biliyorsunuz, yapraklar hazan mevsiminde dökülür. Bizim hazan mevsimimiz yok. Biz yolumuza devam ediyoruz. ‘’Biz bunu, -Çınar-yaprak metaforunu- trenden inenler olarak anlatmıştık.’’ Yani, bir iktidar treni var. Bu tren giderken o sırada birileri trenden mi atlıyor acaba? Giden trenden kimse atlar mı? Trenin bir yere gittiği yok, tren durmuş  durumda. Zaten o trenin bir yere gitmediğini gören insanlar trenden iniyor. Çünkü tren bir yere gitmiyor. Bazı insanlar trenden inemiyorlar. Çünkü trenden indiklerinde aç kalma gibi bir korkuları var. Trendeki iaşeyi tüketerek yaşıyorlar. Bazılarının da başka korkuları var. Misal, adını bile anmak istemediğim iktidar tetikçilerinin en namlısı, geçenlerde bir televizyon programında bunu en pornografik, en müstehcen şekilde dile getirdi ve dedi ki: ‘’Erdoğan giderse beni de, seni de -karşındakini kastederek- tutuklarlar.’’ Böyle de korkuları var. En çıplak, en sansürsüz, en müstehcen şekilde dile getirilen korkular. Kastettiğimiz tren bu. Tren bir yere gitse, zaten buradan iki tane parti çıkmaz. Türkiye tarihinde ilk kez, bir iktidar partisinden, hem de 17 yıldır iktidarda olan bir partiden, -tabii bu bir rekor, tek başına iktidarda- aynı anda iki parti birden ayrılıyor ve bunların hepsinin bir karşılığı var. Dolayısıyla bunun telafisi olmayacak. ‘’Çınarın kökleri sağlam, çınar ayakta. Yaprak dökülüyor, yerine yenisi çıkar ya da çıkmaz. Ama tren devam ediyor.’’ Öyle bir şey yok. Gördüğümüz ve anlattığım nedenlerden ötürü, bu, telafisi olmayan bir kayıptır. Bu aslında hayati bir kayıptır. Hayati bir kayıp olduğu da görülecektir. Şöyle bakalım: 1 Kasım 2015 seçiminde, bugün Cumhur İttifakı’nı oluşturan iki parti, oyların yüzde 62’sini aldı. Bugün ise AK Parti oyları, yüzde 40’ın biraz üzerinde, MHP’nin de o civarlarda, yüzde 10 civarında olduğu biliniyor. Yani yüzde 50’ye zor tamamlıyorlar, 50’yi bulamıyorlar aslında. Bütün anketler bunu gösteriyor. Bu iki parti, yani Gelecek Partisi ve Babacan’lar Partisi biraz ete kemiğe büründüğünde, MHP’den de götürecek. Çünkü AKP ye oy vermemek için MHP’ye oy verenler, Babacan Partisine yönelecekler. Buradan Davutoğlu da kendi payını alacak. Sonuç olarak Adalet ve Kalkınma Partisi yüzde 40’ın altına düşecek. Hatta şu an bazı anketlerde yüzde 30’lar seviyesinde görünüyor. 

Son yapılan ankette, bu ayrışmalardan sonra kararsızların oranının da çok yüksek olduğu görülüyor.

Evet. Kararsızların oy oranının yüksek olması, seçmenin ‘’Dur bakalım ne olacak?’’ tutumuna girdiğini gösterir. Bu, iktidar açısından hiç de iyi bir haber değil. Çünkü AK Parti seçmeninin kararsızlaşmakta olduğunu gösteriyor. Aslında kararsızların oranındaki artışı besleyen kaynak, muhalefet partilerinden değil, iktidardan geliyor. Burada bir ayrışma var. Seçmen, ortaya çıkacak olan şeyi görmek istiyor. 

Bir de, bu değerlendirmelerde, bu yayının başlığı itibariyle -‘’İktidar bloku’’ diyoruz ya- dikkate alınmayan ve bu trendin tarihsel olması hususunda bu görüşümü destekleyen bir gelişme, daha önce, 2017’de İYİ partinin kurulmasıyla yaşandı. Aslında, iktidar blokundan ayrışan, çıkan parti sayısı üç. İYİ Parti, 25 Ekim 2017’de kuruldu. Yani 16 Nisan 2017 referandumundan sonra. Demek ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın, -bence- hayati bir stratejik hata yaparak, Türkiye’ye olağanüstü hal koşullarında gayrimeşru olarak dayattığı bu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen şey, bu idare şekli, sosyolojik, siyasal, kültürel manada ayrışma dinamiklerini oluşturan krizlerin nedenini,  referandumun öncesinde ve sonrasında yaratmıştı.

Henüz Ali Babacan’ın ne yapacağı tam olarak bilinmiyor, resmi bir açıklama yok. Ama Ahmet Davutoğlu, Gelecek Partisi’nin kuruluş toplantısında bir açılış konuşması yaptı. Parti programı da belli. Bunu da göz önünde bulundurduğumuzda, şunu nasıl yorumlayabiliriz? Bu iki parti, Erdoğan’ın karşısında olmak için mi geliyorlar yoksa trenin gitmediğinin farkındalar ve sistemin başına geçmek için mi çalışıyorlar? Bu konuşmadan böyle bir çıkarımda bulunabilir miyiz ya da ne anlayabiliriz?

Davutoğlu’nun da, Babacan’ın da, Erdoğan’la açık bir çalışmaya girmektense, Türkiye’nin geleceğinde rol oynamak gibi bir iddianın içinde olacaklarını düşünüyorum. Çünkü Erdoğan’la açık bir çatışmaya girmek yerine, ana akım İslâmcı hareketten çıkan bu siyasi hareketlerin, 17 yılda yaratılmış olan muazzam tahribata rağmen, geniş bir sosyo-politik zümreyi, muhafazakâr kesimi, bundan sonra Türkiye’nin birlikte bulacağı çözümün bir parçası yapmak gibi bir iddia ve gayret içinde olacakları kanaatindeyim ki öyle gözüküyor. Davutoğlu’nun yaptığı konuşmanın dili bazı meslektaşlarımız tarafından beğenilmedi. ‘’Bütün tarihi 2016’dan başlatıyor’’ dendi. Aslında 2016’dan da başlatmıyor tarihi. 2016’dan kastım şu: Davutoğlu 2016 Mart’ta parti başkanlığı ve başbakanlıktan tasfiye edildi. Sonrasında Binali Yıldırım geldi vesaire. Burada özeleştiri yapmaması, bunu tercih etmesi, aslında kendi payını, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen şeyin Türkiye’ye dayatılmasını hazırlayan koşullardaki rolünün özeleştirisini yapmadı O da bir rol oynadı, özellikle dış politikada.

Zaten sürekli ‘’Onlar yaptı, biz yapmayacağız’’ dedi konuşmada.

Zaten yaşananlar Davutoğlu’na bu imkânı veriyor. 15 Temmuz 2016’dan sonra, darbe girişimi fırsat bilinerek, hatta 5 gün sonrasından başlayan Olağanüstü Hal ile beraber Türkiye yapılanlar, o kadar vahim, o kadar feci ki. Davutoğlu sadece onların üzerinde durarak siyaset yapabilir bu ülkede. Aslında şu da bizim gözümüzü açmalı: Türkiye’de bir demokratik değişim ile gelecek olan iktidarın, -ben öyle olacağını varsayıyor, umuyor ve bekliyorum- bir koalisyon olacağını ve bu koalisyonun ortak paydasının, Türkiye’ye 2017’de dayatılan bu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin neden olduğu tahribatı ortadan kaldırmak ve bir parlamenter demokrasinin inşasını sağlamak  -dönüş demiyorum- ve bunun önünü açmak olduğu çok açık. Burada giderek oluşan bir mutabakat var. Davutoğlu da bu mutabakatın bir parçası olmak istiyor. Ben Davutoğlu’nun yaptığı konuşmada bunu görüyorum. 

Ama tabii ki kendi içinde çelişkiler var. Ben Davutoğlu’nun kişisel ‘’Draması’nın… Davutoğlu bir dramadır, dramatik bir kişiliktir. Hatta trajik bir kişiliktir bence. Bunun kişisel trajedisi, ideolojik ve politik bir yatakta gelişen, akan o trajedinin bazı ipuçlarını vereceğim: Davutoğlu, 2001 de yayınlanan Stratejik Derinlik’’ kitabında, geleceğin, bizim geçmişte bırakmakta olduğumuz geleceğin, yani AK Parti pratiklerinin ipuçlarını vermişti.. Diyordu ki: ‘’Türkiye Batıyı referans alan siyasi kültürle asla merkez ülke haline gelemez.’’ Davutoğlu’nun şimdi yaptığı konuşmasına bakıyorsunuz, Batının siyasi kültürüne referanslarla dolu bir konuşma. Nereden nereye… Davutoğlu’nu kıyaslıyorsak biraz daha eskiye gitmek lazım. ‘’Basın özgürlüğü’’ diyor. ‘’Hukukun üstünlüğü şiar edilmiş demokratik bir toplumun temel ihtiyacıdır’’ diyor. ‘’Hukukun üstünlüğü,’’ ‘’Demokratik bir toplum’’ bunları not edelim.  ‘’Milletimizin tecrübelerinden neşet etmiş değerlerini de modernleşme sürecimizin eseri olan ve Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde kurulan Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin birikimini de koruyacak ve gelecek nesillere aktaracağız’’ diyor. Burada modernizme atıf var. Aslında Davutoğlu’nun konuşmasında, geçmişte, -kibar bir üslupla- tu kaka ettiği Batı’yı referans alan siyasi kültüre atıf var. Kendisinin ne yaptığı ise ortada. 

Dış politika için ne diyor? ‘’Dış politikadaki temel ilkemiz, çok boyutlu barış diplomasisidir.’’ Davutoğlu kavramlarla konuşmayı seven biri. Ama kavramları da açmak, onları soymak lazım. Davutoğlu’nun kavramları soğan gibidir; açarsın, açarsın, yeni bir katman çıkar. Türkiye’nin 2011’de Suriye’ye yaptığı müdahale neticesinde, dış politikanın ne hale geldiği ortada. Türkiye çatışmacı bir dış politika izliyor bugün. Avrupa ile çatışmacı, bölgesi ile çatışmacı ve yalnız. Onu nasıl değiştirip dönüştürecek bilemiyorum. Bu imkân ona verilecek mi? Muhtemelen verilmeyecektir. Ama bir konumu temsil ediyor burada. Konuşmasını bağlarken devletin yeniden yapılandırılmasından bahsediyor.  ‘’Her türlü demokratik vesayetten arındırılmış demokratik bir parlamenter sistemi savunuyoruz’’ diyor. Yani geçmişteki sorunlardan arındırılmış bir sistem. ‘’ABD ile inişli çıkışlı seyreden ilişkilerimiz kurumsal ve süreklilik arz eden bir çerçeveye oturtulacak’’ diyor. Bugün Türkiye, ABD ile tarihinin en ağır krizini yaşıyor ve nereye gideceğimiz belli değil. Şu anki verilere göre çok kötü bir yere gidiyoruz.

Yeni yaptırımlar geliyor. 

Bu yaptırımlar çıkarsa, nükleer etki yaratacak yaptırımlar olacak. ‘’NATO bünyesindeki ittifak ilişkilerimiz ve AB üyeliği yönündeki stratejik perspektifimiz korunacak.’’ Burada da, Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili hayata geçiş sonrasındaki angajmanlarına bağlılık ifade ediyor. 

Son cümlesi ki bu da doğru: ‘’Türkiye’yi yönetenlerin, iktidarda kalmanın dışında başka bir gündemleri bulunmamaktadır.’’ Hadise bundan ibarettir. ‘’Geriye ne kalmıştır?’’ sorusunu zaten Davutoğlu cevaplandırıyor: ‘’Trende olanların trende olmak dışında başka bir dertleri yok’’ diyor. Zaten geriye kalanlar da, iktidarda kalmak dışında başka bir gündemleri olmayan ve iktidarda kalmaya kendilerini mahkûm etmiş olan bir topluluk. 

Bitirmeden önce, notlarımda olan ama eksik kalmış bir konuyu da belirteyim. İYİ Parti’nin, MHP’deki kentli ve seküler hayatla pek bir kavgası olmayan kesimleri MHP’den ayrıştırdığını söyledim. MHP’deki bu İYİ Parti ayrışması da, bu bahsettiğimiz, sosyolojik, sınıfsal, toplumsal, kültürel ayrışmanın öncüsüydü. Bu, iktidar blokunu, kırsal, aşırı muhafazakar, daha az eğitimli ve lümpen tabanlara da yaslanan, ülkenin geleceğinde artık olumlu bir rol oynaması artık mümkün olmayan bir hale getiriyor ki zaten rol oynayamadıkları için bu duruma düştüler.

Çok teşekkürler. 

Ben teşekkür ederim. 

Bugün Kadri Gürsel ile AK Parti iktidarının, iktidar blokunun ayrışmasını ve yeni kurulan partileri konuştuk. Haftaya görüşmek üzere.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus