Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (75): Korona günleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“5 Soru 10 Cevap” programının 75. bölümünde Kemal Can, şu sorulara yanıt aradı:

  • Korona salgınının toplumsal ve siyasi tezahürleri neler?
  • “Panik olmamak, ürkmemek lazım” ne anlama geliyor? 
  • Ürkmekten ve değişmekten bu kadar korkutan nedir? 
  • Krizlerde bireysel ve toplumsal refleksler nasıl oluşuyor?
  • Bütün bunlar bittiğinde geriye nasıl bir dünya kalacak?

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba iyi haftalar

Korona günlerini yaşıyoruz ve olması gerektiği gibi başka bir gündem de yok.

Salgının önlenmesi konusunda, komplolara, birtakım varsayımlara, kanaatlere değil doğrudan bilim insanlarına kulak verin, onları dinleyin.

Dünyanın siyasal toplumsal ve ekonomik olarak daha önce karşılaşmadığı bir süreç. Dolayısıyla siyasal, toplumsal ve iktisadi deney sürecinin içerisindeyiz.

Korona salgınının toplumsal ve siyasi tezahürleri neler?

Ben geçtiğimiz yıl birkaç kez kullanmıştım. Belki başkaları da kullandı. Çinlilere mal edilen bir beddua var: “Tuhaf zamanlarda ya da acayip zamanlarda yaşayasın”. Geçen sene yaşadığımız pek çok tuhaflık nedeniyle söylemiştim bunu. 2020’ye başladığımızda aslında bize şu söylenmiş oldu: “Siz acayip zaman görmemişsiniz”. Hem alanda yaşanan ve yaşanacak bütün sorunlar çok daha acayip zamanlar göreceğimizi işaret ediyor. Bütün dünyada, bazıları şaşkınlıktan bazıları bildik nedenlerle geniş bir alanda acayiplikler, tutarsızlıklar ve aslında sorun üreten sorun çözmeyen davranışları gördük. Salgını önlemek için okulların kapatılmasını tatil fırsatı çevirmeye kalkanlar ya da bunun çocukların güvenliği için değil virüs dağılımına yaptıkları katkı nedeniyle olduğunun bilincinde olmayan davranışlar gördük.  Kalabalıklara girmeyin uyarılarına rağmen insanların toplu halde ibadet etiğini gördük. Güney Kore’de bunun çok çarpıcı bir örneği yaşandı. Türkiye’de de cuma namazı tartışmalarında olduğu gibi garip mülahazalar önümüze geldi.  Yüzüne maske takıp yaptığı basın toplantısı yapıp “niye maçlar erteleniyor” diyenleri de gördük. Siyasi otoriteyi eleştirirken kendileri kongre toplayan bazı siyasilere rastladığımız oldu. Her türlü kanaat oluşturmak, kendi destekçilerini yönlendirmek konusunda çok hevesli ve çok konuşkan olan siyasilerin, bu kadar kritik meselede toplumun karşısına çıkıp onları yönlendiren siyasi tavırlardan imtina ettiğini gördük.

Uygulama hataları açısından da yine çok tuhaf gelişmeler yaşandı. Mesela sınır kapıları kapatılırken umre gezileri devam etti. Onların dönüşlerindeki karantina görüntülerinin ne karantina mantığına ne de insana saygıya yakışmayan tablolar oluşturduğuna tanık olduk. Bütün bunlar güvensizliği, bazı durumlarda da kayıtsızlığı arttırdı. Bütün dünyada ülke liderlerinin birbirinden tuhaf davranışlarına şahit olduk. Trump’ın bulunabilecek aşının patentini ülkesine getirmek ve sadece Amerika’da kullanma girişimleri yaptığına tanık olduk. İngiltere’nin “bir şey deneyeceğim” diyerek kendi insanlarını başta olmak üzere bütün insanları tehlikeye atan bir iş yaptığını gördük. Çok geç davranarak, çok gevşek davranarak salgına katkı verildiğini gördük. Komplo iddialarıyla küçümseme, önemsizleştirme, değiştirme çabalarını gördük. Sonuçta sorumsuzluk bütün alanı kapladı ve siyasal, toplumsal, ekonomik tezahürleri salgını bilimsel alanın dışında da bir belirsizlik ve dağınık tablosuna itti.  Hala gerçek bir duyarlılık henüz tam olarak oluştu dememiz mümkün değil.

“Panik olmamak, ürkmemek lazım” ne anlama geliyor? 

Bugünlerde -ve her türlü olağanüstü durumda- çok sık söylenen, herkesin başlanmış cümlesi olması mecbur edilen söz: “Panik olmamak lazım”. Çok fazla duyuyoruz. Bu elbette doğru. Eğer bir şuursuzluk oluşturacaksa, büyütecek sonuçlar doğuracaksa elbette paniğe yol açmamak gerekir. İnsanlar sadece kendi güvenlikleri dışında başka hiç kimseye sorumlulukları yokmuş gibi davranıyor. Bir takım önlemlerle böyle ilişki kurmaya çalışıyorlar. Bunun en çarpıcı örneği,  tuvalet kağıdı stokları. Başkalarının almasına imkan vermeyecek biçimde marketlerdeki bazı ürünlerin talan edilmesi . Bunların panikten değil, yüksek bir bencillikten kaynaklandığı ve dolayısıyla panik olunmaması gerektiği fikrinin bu örnekler gösterilerek tekrar edilmesinin bir anlamı yok. Çünkü asıl duyarsızlık ve sorumsuzluk endişe verici. oldu. Yoksa benim panikten bir endişem olmadığını işaret etmem gerekir.

Birkaç gün önce gazeteduvar’da yazdığım “şuursuzluk hakkındaki” yazıma, bir okuyucu “ürkmenin nasıl bir akıllılık olduğunu açıklar mısınız?” diye soru yazmış. Ürkmek, doğanın devamını sağlayan en yüksek özelliklerden biridir. Eğer herhangi bir canlı türü ürkmekten vazgeçerse yok olur. Korku çok sahici bir duygudur ve tedbir almayı, sorumlu olmayı ve farkında olmayı sağlar. Ürkmekten bu kadar çok korkmamak gerekiyor. Panik yaratmak başka bir şey meselenin vahametinin bilinmesi, çok ciddi bir durumla karşı karşıya kalındığı başka. Sadece kendimize değil herkese karşı sorumlu olduğumuzun idrak edilmesi gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü, ürkmenin değil tereddüdün  öldüreceğini, hemen harekete geçilmesi gerektiğini söylüyor. Doğru ya da yanlış yapma hesabını bırakarak harekete geçin diyor. Dolayısıyla panikten bahsetmiyoruz ama meselenin ürkütücü olduğunu, ciddi olduğunun önemli olduğunu idrak etmekte zorlanmak gerçek şuursuzluk hali ve panikle bilgisi yok.

Ürkmekten ve değişmekten bu kadar korkutan nedir? 

Galiba bu çok uzun bir süredir yaşadığımız iktisadi, toplumsal, siyasal iklimde bütünün duygularımız gibi korku da fazla sentetik hale geldi. Otorite ve sistem, tıpkı şiddet tekelini elinde tuttuğu gibi korku tekelini de eline aldı. Düzeni koruyan korkular mubah ve daha rafine (sentetik) olarak, düzeni tehdit edebilecek her türlü endişe negatif etiketlendi. Bunun sonucunda insanlık sahici korkulara karşı daha zayıf oldu. Doğal besinler rafine hazır gıdaların standardizasyonuna alışmış olan kalabalıklarca şekilsiz bulabiliyor. Galiba duygular konusunda da benzer bir şey yaşanıyor. Korkunun da rafine edilmiş hali geçerli, sahici olanlar baskı altında. Çünkü alışkanlıklar, rahat ve düzen bozulmasın refleksiyle -bu konudaki geç harekete geçişin İtalya örneği çok çarpıcı- otoriteyi bekleme eğilimi arttı.

Ancak yukarıdan (otoriteden) bir şey söylendiğinde harekete geçiş halinin önemli etkisi olduğunu düşünüyorum.  Bu hatalar sadece bir takım yetkileri elinde bulunduranlarla ilgili değil. Bütün toplumsal reflekslerdeki bu zafiyetin iyice büyümüş olmasıyla ilgili, her birimizin de kendimizdeki eksiği fark ederek başka türlü düşünmeye başlamamız gerekiyor. Hem de hemen. Çünkü sistem şimdi yangında ilk kurtarılacaklara göre reflekslerini oluşturmaya başladı. ama Galiba herkesin ilk kurtarılması gerekenlerin ne olduğu konusundaki fikirleri aynı değil. Dolayısıyla bu mesele sorun geçtikten sonraki süreci de önemli ölçüde belirleyecek

 Krizlerde bireysel ve toplumsal refleksler nasıl oluşuyor?

Uzunca bir süredir, yarım yüzyıldır karşı karşıya olduğumuz bir şey var: Bu korkular endişeler ve korkulması gerekenlerle ilgili refleksler biçimlendi. Mesela iklim felaketini değil Çin tehlikesini anlatan dünya liderlerinin seçimler kazandığı bir dönemde yaşıyoruz. Savaşın ne kadar üzücü bir şey olduğunu değil kaçmaya çalışan göçmenlerin tehlike olduğuna inandıran, onları bir tür ticari metaya dönüştüren liderleri izliyoruz. Sadece kendisi için endişe edene, mutlu, başarılı ve panik olmayan insanların oluşması sağlanıyor. Diğerkamlık  tamamen imha edilmiş durumda. Bir başkasını düşünmek bir tür kusur, eksik gibi algılanıyor. Hatırlayalım; salgının ilk başlarında çok yoğun biçimde “nasıl korunabilirsiniz?” veya risk  grupları falan konuşuldu. Hatta birtakım bilimsel titr taşıyan insanlar bile, “bize bir şey olmaz”,  sadece yaşlılar için önlemler yeterli dediler.

Özetle şunu anlattılar: Birileri ölecek olabilir ama o siz olmayın. Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel salgın ilan edilen bu durum, her koyunun kendi bacağından asılacağı, herkesin kurtulmanın yolunu bulması gereken bir durum değil. Herkesin birbirine karşı sorumlu olduğu, herkesin birini öldürecek silahı elinde tuttuğu bir süreç. Dolayısıyla aslında tam da kurtuluşun tek başına olamayacağını gösteriyor. İlk andan itibaren risk kimlerin olduğu, kimlerin bundan etkilenmeyeceğinden bahsedildi. Bu kayıtsızlığın ve sonrasındaki sorumsuzluğun en büyük nedenlerinden biri olarak ortaya çıktı.  Bu yaklaşım sitem açısından yangında ilk kurtarılacaklar göre biçimlenme yaratıyor olabilir. Ama insanlık açısından takkeyi öne koyarak düşünmesi gereken, buradan çıkıldığında elde ne kalacak konusu yeniden düşünmesi gereken bir durum.

Bütün bunlar bittiğinde geriye nasıl bir dünya kalacak?

Bu hakikaten 100 yıldır insanların yaşamadığı ölçüde büyük bir travma.  Pek çok açıdan sonuçlarının nereye varacağını kestirmekte herkes zorlanıyor. Bu tür krizler, çok kuvvetli toplumsal, siyasal ve ekonomik sonuçlar ortaya çıkarır. Bunların genel olarak iki farklı yönde gitmesi mümkün. Bu olayda da,  kamusal kararları tamamen otoriteye, sisteme, yöneticilere, devlete bırakan, onlardan talep eden ve sadece onların işareti ile harekete geçip onun koyduğu iradeye teslim olan eğilimler güçleniyor. Bu aynı zamanda bir otorite  fırsatçılığı -bunun örneklerini İngiltere’de Amerika’da görüyoruz- yaratıyor. Böyle bir trendin işletmesi pekala mümkün ama aynı zamanda -çok büyük işaretlerini görmüyor olsak bile- birlikte yaşadığımız dünyaya yaptığımız muamele ve birbirimize karşı sorumluluklarımız meselesini de yeniden düşünmek, her şeyi yeniden başka biçimde yapmayı düşünmek mümkün.

Daha önceki deneylerinde dünya bunu beceremedi. 11 Eylül sonrasındaki güvenlik endişesi, onun ürettiği sentetik korku karşısında barışı ve birlikte yaşamayı yükselten bir tavır gösteremedi. Küreselleşmenin eşitsizliği büyüten yıkıcılığı karşısında direnç gösteremedi. Kendi refah sınırlarının dışına taşıyabilen bir diğerkamlık kuramadı. Küresel iklim değişikliği ve ekolojik felaketler karşısında yüksek bir bilinç ortaya koyamadı. Krizlerde bireysel çıkışları aramaktan vazgeçip “kurtuluş yok tek başına” şiarı etrafında sorumlu ve dayanışmacı bir refleks gösteremedi. Eğer çok önemli etkilere yapabilecek bu durum karşısında da bu zafiyet devam ederse, burayı geçtikten sonraki dünya da daha iyi bir yer olmayabilir. Sadece yaşanmış kayıplar değil sürecek kayıplar açısından da acayip zamanların devamına yola açabilir. Pek parlak bir  bir resim çizmediğimin farkındayım ama panik olmayın demenin bir alemi yok. Tereddüt ve kayıtsızlık çok daha önemli problem. O yüzden salgının önlenmesi ile ilgili sosyal izolasyon konularının kendinizi korumakla ilgili değil diğer insanlara karşı sorumlulukları ile ilgili olduğunu mutlaka idrak etmek gerekiyor.

Bir son nokta; kayıtsızlığı besleyen komplolar. Bunların saçmalığı üzerine tartışmak istemiyorum. Velev ki haklısınız ama külyutmaz olmak, ortak olacağınız cinayetteki rolünüzü değiştirmez, bunu mazur göstermez. Bunun şu büyük bir komplo olması ve sizin bunu fark ediyor olmanız kayıtsızlıkla yapılması gerekenlerden imtina etmenizdeki sorumluluğunuzu değiştirmez. Külyutmazlar büyük kötülüklerin sebebi olabilirler.

Şimdilik bu kadar

İyi haftalar. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus