Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (86): Dünyayı garipler mi, zalimler mi yakıyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“5 Soru 10 Cevap” programında Kemal Can, aşağıdaki sorulara yanıt aradı:

1- ABD’de başlayan protestolar neyi gösteriyor, nereye gidiyor?  
2- Böyle kitlesel itiraz ayaklanmalarında benzer olan hangi taraf?
3- İktidar sahipleri toplumsal patlamalar karşısında nasıl tavır alıyor?
4- ABD’de yaşananlar Türkiye’de nasıl algılandı, nasıl tartışılıyor? 
5- Bu yaşananların nasıl etkileri oluyor veya bir sonuç çıkıyor mu?

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba iyi haftalar. 

Malum Müslüm Gürses’in parçasında olduğu gibi ‘yakarsa dünyayı garipler yakar’ çok kuvvetli bir söz ama dünyayı yaşanmaz hale getirenlerin zalimler olduğunu yaşayarak görüyoruz. 

Amerika’da başlayan protestolar neyi gösteriyor, nereye gidiyor?

Minnesota’da George Floyd, kameralar önünde boğularak öldürüldü ve slogan haline gelen son sözleri “nefes alamıyorum” oldu. “Nefes alamıyorum”, aslında dünyadaki bütün isyanların temel motifi. İnsanların ancak patlamalarla kendilerini ifade edebilecek kadar sıkıştırılmasını ifade ediyor. Bugün Amerika’da belki milyonlarca kişinin katıldığı protestoların sesi oldu bu: “Nefes alamıyorum”. Amerika’da bir siyah polisler tarafından ilk defa öldürülmüyor, muhtemelen son defa da öldürülmeyecek. ırkçılık yaygın bir mesele olarak yıllardır gündeminde. Ama bu patlamaya neden olan şey, olayın kameraların önünde, insanların uyarmasına rağmen yaşanması. 

İşi büyüten ve daha da tırmandıran, her zaman yapılan gevşekliğin görülmesi ve yüksek refleks gösterilmemesi. Şu anda ölüme neden olan polislerden bir tanesi tutuklu, halbuki olayda dört polis yer aldı. Daha önceki deneyimlerden adaletsizliğin son bulmayacağı hissi ile protestolar yayıldı, şiddetlendi. Ama burada temel meseleyi, şiddeti nerede gördüğümüz belirliyor. Şiddeti, tepkiyi verenlerde mi seyrediyoruz, buna neden olan şey olarak mı tarif ediyoruz? Yani nefes alamayanların şiddetine mi odaklanıyoruz, onları nefessiz bırakanların şiddetine mi odaklanıyoruz? Bu en temel bakışı belirliyor. Bütün dünyada başta Amerika’da bu tür benzer olaylarda protestoların ürettiği şiddette mi görüyoruz, bu protestolara neden olan süreklileşmiş şiddette mi görüyoruz? 

Bu tür kitlesel itiraz ayaklanmalarında benzer olan hangi taraf?

Amerika’da defalarca benzer olayları gördük. 1992’de Los Angeles yine bir ırkçı saldırı, 1999’da daha ekonomik gerekçelerle olan Seattle ayaklanmaları, 2005’te Fransa’da yine polisten kaçmakta olan iki tane gencin ölmesiyle başlayan ayaklanmalar, daha öncesine gidersek 1989’da Çin’de Tiannenmen Meydanı’nda, Tahran’da 2009’da, 2010’da Arap Baharını başlatan ayaklanmalarda. Geçen yıl pek çok merkezde yaşanan sarı yelekliler olarak karşımıza çıkan olaylar. Bunlar ne kadar benzer olaylar, ne kadar birbirine yakın olaylar? Ne kadar aynı biçimde tarif edilebilir? Bunun küresel bir içeriği var mıdır? 

Bunu negatif yorumlayanlar da pozitif yorumlayanlar da bu tarafından bakıyorlar. Yine bu meseleye bakarken, protestoların biçimindeki ortaklıklar bulmak kadar bu eylemlere karşılık verenlerin -iktidar odaklarının- ortaklığı da karşımıza geliyor. Özellikle verilen tepkiler ve yarattığı tartışmalar açısından onların bir ortak karakteri var. İktidar sahiplerinin refleksleri açısından daha fazla ortaklık gösterdiğini izliyoruz. 

İktidar sahipleri toplumsal patlamalar karşısında nasıl tavır alıyor?

İktidar sahipleri ortaya çıkan tepkinin yarattığı şiddete dikkatleri toplamak istiyor hemen. Birinci öncelik olarak onu gösteriyorlar: “Evet bu tepkiler haklı nedenlere dayalı olabilir ama tepki gösterme biçimi kesinlikle haksız”. Türkiye’de de Gezi sırasında şablon bir lafa dönüşmüş olan “ilk üç gün iyiydi,  ondan sonra iş değişti” yaklaşımını her olayda görüyoruz. Özellikle iktidar sahipleri  ve onların açık ve örtülü destekçileri hemen işi böyle okumaya başlıyorlar. Görünen şeyi öne çıkartmak, durumu yaratanı konuşmayı ortalıktan kaldırıyor. Sanki fol yok yumurta yokken bir takım vandallar sokaklara çıktılar. Trump’ta gördüğümüz gibi, arkasında nifaklar, tehlike oluşturabilecek dış güçler olabiliyor. “Arkasında bir şey var, bildiğiniz gibi bir şey değil” düşüncesi ortaya çıkıyor. Sonra tehdit dozu yükselen parmak sallamalar başlıyor; “çok fena olacak hemen buna son verin.” Sahici bir özür pozisyonu almak yerine hemen üst bir dille “başınıza fena şeyler gelir” demeye başlıyorlar. Bu çok refleks bir şey. 

Fransa’da Sarkozy ‘ayak takımı’ diyerek, protesto edenleri aşağılayarak yapıyor. Trump, “hemen çekilmezseniz orduyu devreye sokarım hatta çok vahşi köpekleri üzerinize salarım” seviyesinde sosyal paylaşımlar yapıyor. Amerika’da gördüğümüz gibi yağma olayları öne çıkartılıyor. Aslında büyük bir endişe ortaklığı yaratarak daha geniş kesimleri ve orta sınıf refleksini bu kaosun yarattığı endişeye çekmek, asıl olarak orada konumlandırma çabası ortaya çıkıyor. Bir de söylediğim gibi arkasına komplolar eklemek. Trump ve danışmanları Zimbabve dahil pek çok dış mihrakın bu olayların arkasında olabileceğini ve terör örgütlerinin bulunduğunu söyledi. Bu genellikle bizim bildiğimiz, alıştığımız bir şey ama genellikle batıda dış mihrak konusunun pek konuşulduğunu görmezdik. Anlaşılan birbirlerinden daha fazla şey öğreniyorlar iktidar sahipleri. 

ABD’de yaşananlar Türkiye’de nasıl algılandı, nasıl tartışılıyor?

İlginç bir biçimde olay Gezi protestolarının yıl dönümüne denk geldi. Haziran sonunda yaşanmıştı  2013’te Taksim’deki Gezi Parkı protestoları. Burada hem pozitif hem negatif anlamda benzetmeler yapıldı. İktidara yakın çevrelerin batıda yaşanan bu tür protestolara verdikleri refleks, organize tepki, genellikle “oh olsunculuk” halinde karşımıza çıkıyor. Bu, korona krizinde çok ölüm olunca da görüldü. Yani batı karşıtlığı, onların sıkıntıya düştüğü andan bir övünç çıkartmaya dönüşüyor. Daha ilginç olan, devlet ya da polis şiddeti karşısında gelişen protestoların yine çok sert müdahalelerle karşılaşması; ‘bakın bizi eleştiriyorsunuz ama siz de yapıyorsunuz’ denilerek ‘biz yaparken de hak’ anlamına gelebilecek ve aslında devletin gücünü göstermesinin meşruluğunu savunan bir seviyeye vardırılıyor. 

Amerika’da yaşananlar ve daha önce Fransa’da sarı yelekliler olayında da gördük bu tür yorumları: “İşte gördünüz mü, işte böyle yapmak lazım, çünkü müsamaha gösterirseniz böyle tablolarla karşılaşırsınız” demenin vasıtası haline getiriliyor. Hatta İçişleri Bakanı, Bursa’da yaşanan bir olayda polis memurunun ölmesi karşısında, “polisi eleştirenler memnunun mu şimdi?’ gibi bir sosyal medya paylaşımında bulunuyor. Bunun devamında tabi ki yoğun biçimde  ‘sakın siz de böyle bir şeye heveslenmeyin’ tehditleri veya uyarı kılığında hem resmi hem gayri resmi tehditler gündeme geliyor. Bu tür olaylar karşısında tepkinin, hak olan protestonun kriminalize edilmesi, itibarsızlaştırılması yorumları öne çıkıyor. 

Bu yaşananların nasıl etkileri oluyor veya bir sonuç çıkıyor mu?

Amerika’da hala olaylar devam ediyor ve bunun bu sene yapılacak seçimleri önemli ölçüde etkileyebileceği konuşuluyor. Öncelikle şu saptamayı yaparak devam etmek istiyorum; “insanlık henüz devletten daha tehlikeli ve kıyıcı bir organizasyon icat edemedi.” Dolayısıyla, devletin yaratabileceği ve karşısında gelişen itirazlara cevaben geliştirebileceği şiddetin sınırları hakikaten çok geniş. Sınırsızlık hali ve giderek otoriterleşen güvenlik kaygıları belirleyici hale getirilince bu sınırlar daha da ileri aşamalara vardırılmış, haklar bir tür suçlama konusuna dönüştürülmüş durumda. Burada çok temel bir mesele, devlet şiddeti ile itiraz tepkisi arasında asla eşitlik kurulmasına izin vermemek. Devletin uyguladığı şiddet, nefes alamıyorum diyen bir insanın boğazına basarak onu öldürmek, bunun karşısında gelişen protestolarda görülen şiddet birbirleriyle kıyaslanabilir değil. Bir sorgulama konusu yapılabilir ama bir denklik olmadığı çok açık. Bunun böyle tartışılmasını isteyen herkes açısından sorumlu bir tutum vardır.  Bu iki şiddet biçiminin tartışılma zeminleri tamamen farklı olmak zorundadır. Birbirleriyle kıyaslanabilir ve birbirlerine göre haklılık kazanabilir konular değil.  

Daha önce de pek çok patlamalar yaşandı. Dünyanın çeşitli yerlerinde farklı gerekçelerle kitlesel protestolar görüldü.  Korona nedeniyle sokaklar ama geçen yılın önemli gündemlerinden biriydi. Bunların hepsinde bir takım komplo iddiaları ortaya atıldı. Türkiye’deki Gezi’de iddialar ortaya atıldı. Bunların hiçbirinin geçerliliği olmadığı, olayların kendiliğinden geliştiği çok açık. Ama bunu iktidar sahiplerinin negatif anlamda kullanıldığını, endişe ve kendi pozisyonlarını kuvvetlendirici  ya da otoriterliği artırıcı hamlelerin bahanesi yaptığını görüyoruz. Bu süreçlerin hepsinde süreklileşmiş asıl şiddet kaynağı olan iktidarlar reaksiyon geliştirme açısından birbirlerinden de bir şeyler öğreniyorlar. Giderek birbirlerine daha fazla benziyorlar ve sokakları itiraz etmeyi ve hakları korkutucu şeyler halinde sunmaya devam ediyorlar. Amerika’da yaşananlar çok sert olabilir, ortaya çıkan şiddet tablolarının bir kısmı kabul edilmez olabilir ama bu itirazı üreten süreklileşmiş şiddeti konuşmaktan geri bırakacak bir durum değil. 

Şimdilik bu kadar diyelim. Tekrar iyi haftalar. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus