Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (98): Yan yana duramayan çok toplumlu ülke

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“5 Soru 10 Cevap” programında Kemal Can, şu sorulara yanıt aradı:

1- Birlikte değil yan yana bile duramayan iki toplumlu ülke ne demek?

2- Karadeniz’de doğalgaz bulunmasına kimler sevinmedi ve neden?

3- Ortak sevinç, ortak üzüntü, ortak utanç duygusu neden kayboldu?

4- Sosyal medya gürültüsüyle sonuç alınması normal prosedür mü? 

5- Toplum olmayı becermenin veya yan yana durmanın yolu var mı?

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Birlikte değil yan yana bile duramayan iki toplumlu ülke ne demek?

KONDA’dan Bekir Ağırdır’ın tanımıydı galiba: “Türkiye’de bir kaç ülke var; İsviçre, Afganistan aynı anda bu ülkede var ve birbiriyle temasları giderek zayıflıyor; ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal olarak birbirinden tamamen yalıtılmış toplumlar halinde yaşıyorlar ve her birinin dinamikleri de farklı işliyor” tespiti vardı. Bu, artık belirginleşmeye ve daha görünür hale gelmeye başladı. Sadece coğrafi ve iktisadi olmayan bir takım fay hatları da oluşturmaya başladığını görüyoruz. Coğrafi olarak oldukça farklı, birbirine benzemeyen bölgeler oluşmuş bir ülke olduğunu zaten biliyoruz. Artık kültürel, iktisadi ve siyasi fay hatları da birbiriyle teması zorlaştıracak biçimde ayrışmış durumda. Hatta artık aynı tarihten söz eden bir toplumdan bile bahsedemiyoruz. Tarihteki sevinç ve övünç kaynakları birbiriyle aynı olmayan, birbirinin sevincine katılamayan bir toplumdan bahsediyoruz. Bunun büyük ölçüde siyasi alandan başlayarak yayıldığını fark ediyoruz. Sık sık dile getirir; “biz nasıl böyle olduk, böyle değildik, etle tırnak falan…” Bunlar doğru şeyler değil. Hiçbir zaman bu ülke öyle bütünleşmiş, olgun, birbirleriyle yüzleşip meselelerini halletmiş bir toplum  olmadı. 

Bir süreliğine cumhuriyet projesinin bize inandırdığı ortak değerler bütünü fikrinin iyice imha olduğu ve hatta mümkünse tahrip edilerek ortadan kaldırılmaya çalışıldığı,  çeşitli kesimlerin bunun için yoğun çaba harcandığı bir durum var. Ama belirleyici olan şeyin, devletin yönetim aklının artık kendi toplumunu ortak değerler etrafında birlikte tarif etmekten, bir bütün olarak görmekten vaz geçmesi. Daha önce cumhuriyet projesinin eleştirisi hep yukarıdan aşağıya zorla biçimlendirme olarak yapılıyordu, bu sefer de yukarıdan aşağıya başka bir biçimlendirme, bu sefer bir arada tutma değil tam tersi parçalamaya dönük bir biçimlendirme süreci var. Başlığımızın nedeni bu. Bunu seçme gerekçesi de malum, geçtiğimiz haftanın meseleleri. Bir tanesi Karadeniz’de bulunan doğalgaz meselesiydi. İktidar çevresi yoğun biçimde “kimler sevinmedi, niye sevinmedi, memleketin faydasına olan bir şeye muhalefet sevinemiyor” ve buna benzer temalar etrafında bir tartışma başlattı. 

Karadeniz’de doğalgaz bulunmasına kimler sevinmedi ve neden?

Bu tartışma daha müjdenin ne olduğu açıklanmadan başladı. Cumhurbaşkanı müjdeyi verir vermez,  sosyal medyada ve medyada -özellikle iktidara yakın olan- “sevinemezler ki, şimdi uykuları kaçtı” gibi bir tezvirat başladı. Zaten bir ortak sevince çağrının ilk andan itibaren olmadığını, bunun tam da böyle olması için ortaya atıldığını vadeli müjde olmasının bu anlama geldiğini anladık. Ortaya çıkan tablo, spekülasyonlar kadar olmayıp piyasaları çok etkilemeyince elde sadece bu suçlama malzemesi kaldı. Müjdenin kendisinden bir politik rüzgar çıkmayınca, bu sefer suçlamaya ağırlık verildi. 

Tekrar söylüyorum ortada paylaşılmak istenen ortak bir sevinç yok. “Kudurun” diye başlayan bir cümlenin bir düğün çağrısı olması mümkün değil. Sevince ortak aranmıyor, galibiyete tescil ya da teslimiyet aranıyor. İnsanların buna sevinmesi, yani birilerinin üstünlüklerini ve ezme imkanlarını artırdıklarını göstermelerinin alkışlanmasını beklemelerinin çok gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Düğünün kalabalık olmasını bekleyen dostunun bol olduğundan emin olmalıdır. 

Ortak sevinç, ortak üzüntü, ortak utanç duygusu neden kayboldu?

Karadeniz meselesinden devam edersek; bütün başarıları sahiplenen, bunun faydasını sadece kendi siyasi hesabına geçiren ve hatta başarıyı daha önceki enerji bakanı olan Berat Albayrak’a bağlayan bir tutumla, memleketin her noktasında, “devlet benim, memleket biziz, siz dışardasınız” diye memleketi bir bütün olarak tarif etmeden bölerseniz ortak sevinç, ortak üzüntü ve giderek ortak utanç üretebilecek bir zemin kalmaz. Başarılardan nasiplenen ve verildiği kadarına razı olarak minnet duyması gerekenler diye memleketi bölerseniz, memleketi  herkes ve her yer olarak tarif etmekten vazgeçerseniz elbette kalmaz. Karadeniz’deki olaydaki gibi; “Gaz memleketinse size ne oluyor, gaz AKP’nin ise bize ne?” diye sorarlar ve cevap verirler. Dolayısıyla, bu denklemin şaşırtıcı bir tarafı yok. 

Sevinçler, gururlar hatta tarihsel gururlar bile ortaklaşmaktan uzaklaştı. Mesela  30 Ağustos konusunda benzer bir şeyler yaşadık. Üzüntülerde de öyle. Çünkü düğüne gelenle cenazeye gelen, sevinci paylaşanla acıyı paylaşan aynı insanlar. Acılarda, sorunlarda, hem verdiğimiz reaksiyonlar hem bize hissettirdikleri aynı değil. Ülkenin yarısı diğerinin hain olduğunu iddia edebiliyor. Irkçılar, linççiler, kapı müfettişleri kol geziyor. Herkes bir başkasının ne olmadığını tarif ederek cümlesine başlıyor. Kutuplaştırmanın yukarıdan aşağıya doğru işleyen zorlama bir şey olduğuna dair araştırmalar var. Ama başka gelişmeleri ölçen veriler de var. Bilgi Üniversitesi’nin kutuplaştırma araştırması, siyasi farklılıkların hayattaki bütün temas ve ilişki zeminini bozduğunu gösteriyor. Örneğin en sevmediği parti mensuplarının komşusu olmamasını istememek, onla iş yapmayı istememek, çocuğunun o görüşteki bir ailenin çocuğuyla evlendirmemek gibi yaklaşımların ciddi seviyelere vardığı görülüyor. Kutuplaştırmanın giderek topluma nüfuz eden bir hal aldığı demek. 

Sosyal medya gürültüsüyle sonuç alınması normal prosedür mü? 

Bunun bir başka veçhesi yargı alanında ya da hukuka dair meselelerde karşımıza çıkıyor. Bunu da ilginç biçimde sosyal medyada takip ediyoruz. Ülkede fiilen çoklu hukuk uygulanıyor. Adamına göre, talimatına göre, keyfine göre bir takım yargı kararlarının uygulandığını çok gördük. Bunların artık saklanmadan yapıldığına da şahit oluyoruz. Bu yüzden, “özgürlükte çağ atladık” gibi iddialar komik geliyor ama aslında sahiden ciddi söylüyorlar. Memleketi bir bütün olarak algılamadığınızda, bir kısmına sağladığını özgürlük, hak ve imkanlar ile diğerlerinin elinden aldıklarınız sizin için bir çağ atlama haline dönüşebilir. Bugün adil yargılanma istedikleri için ölümle pençeleşen avukatları, haklarını almak için ısrarlı bir direnişi sürdürdükleri için tutuklanan Yüksel direnişçilerini, Osman Kavala’yı, Demirtaş’ı pek çok keyfi tutsaklığı, bu çoklu hukuk sistemi içerisinde izliyoruz. 

Toplum buna nasıl reaksiyon veriyor? Sosyal medyada adalet aranıyor. Hashtagi kuvvetli olan sonuç alabiliyor. Daha fazla kişiye ulaşabilen reaksiyon alabiliyor. Bir tecavüzcüyü gözaltına aldırmak ya da bir şehir eşkıyasını yakalatmak, bir sosyal medya faaliyetiyle mümkün oluyor. Ama tersi de oluyor. İfşa ve görünürlük bir sonuç  yaratabiliyor ama birden bunun karşı atağı da geliyor, bu sefer onun sesi daha fazla çıktığı için o sonuç alabiliyor. Kadıköy’deki maske dolayısıyla gözaltına alma hadisesinde, önce polisler görevden el çektirildi, sonra polisler göreve iade edildi.  Çünkü polise sahip çıkan sosyal medya kampanyası yapıldı. Daha da ileri gidildi, orada gözaltına alınan kadının adresini sosyal medyada ifşa eden ve linç çağrısına tanık olduk. Bütün bunlar, sosyal medyanın adalet ve hak arayışı zemini haline dönüşmesi, bu anormallik. Aslında çoklu toplumun birbiriyle temas edemeyen, meselelerini birlikte çözemeyen ve devletle hiç çözemeyen bir kalabalığa dönüştüğünü, birlikte değil yan yana bile durmakta zorlandığını görmemiz gerekiyor. 

Toplum olmayı becermenin veya yan yana durmanın yolu var mı?

Çok açık biçimde aşağıya doğru yayılıyor, toplumun kılcallarına sirayet etmeye başlıyor. Daha ayrışan ve çok toplumlu bir ülkeye dönüşmüş durumda Türkiye. Burada uçtakilerin sesi daha çok çıkıyor. Onlar çoğunluk değil tabi. Özel olarak destek ve himaye gördükleri için ya da bir negatif karşılık görmedikleri için seslerini daha da büyütüyorlar. Bunlar çoğunluk olmayabilir ama bulaşma için yeterli. Salgından öğrendik ki; herkesin enfekte olması gerekmiyor, çok az sayıda ama sürekli aktif halde olanların çok yüksek bir bulaştırma kapasitesi var. Bu toplumsal patolojilerde de böyle. Siz önlemlerinizi alın, mesafeye maskeye dikkat edin, hijyen kurallarına uyun diyerek halletmek mümkün değil. 

Kutuplaştırmayı yaratan süreç birden bire bitse ve birden her şey değişse, normale dönmeyecek. Sıkıştırılmış süngerden ya da çekilmiş bir lastikten bahsetmiyoruz. Tekrar aynı hale dönmeyecek. Necmi Erdoğan söylemişti 2015’te; “Türkiye bir toplum mu, yoksa suç ortaklığı toplumu mu?” diye bir tanım yapmıştı.  Böyle bir durum söz konusu. Bizi bağlayan ortak bütünün ne olduğu sorusu iyice muğlaklaşmış durumda. Hoşgörü ve temasla tedavi edilebilir gibi değil. Zamanla bunun üstesinden gelecek bu toplum ama bunun kesinlikle hukukunu kurmak gerekiyor. Mevcut duruma muhalefet olma iddiasındaki herkesin birinci meselesinin, bu tablonun devamını engelleyecek hukuku ve zemini zemini kurması gerekiyor. Galiba fütursuzlar kadar da cesaretli olunması gerekiyor. 

Hepinize tekrar iyi haftalar. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus