“Küresel enerji kesintileri çağına girdik, büyük olasılıkla asla çıkamayacağız” – Paul Arbair ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Uzun yıllardır Avrupa Birliği kurumlarına yönetim ve politika yapımı konusunda danışmanlık veren ve bu nedenle makalelerini mahlas ile kaleme alan Paul Arbair (@PaulArbair), küresel enerji krizi ve bu krizin ABD-Çin rekabeti ile Rusya-Avrupa ilişkilerine etkisi üzerine sorularımızı yanıtladı. Söyleşiyi, İngilizce orijinaline göre biraz kısaltarak yayınlıyoruz.

Bazı uzmanlar, dünya çapında büyük bir enerji krizinin ilk aşamasında olduğumuzu söylüyor. Gerçekten de hemen her yerde buna dair birtakım işaretler görmek mümkün: Çin’in dört bir yanında elektrik kesintileri yaşanıyor, Avrupa’da doğalgaz kıtlığı var, akaryakıt fiyatları tüm dünyada yükselişte. Deniyor ki, bu durum iklim kriziyle mücadeleyi yavaşlatabilir, hatta 1970’lerin çok korkulan ekonomik fenomeni stagflasyonu (resesyonla enflasyonun bir arada görüldüğü durum) tetikleyebilir. Ne dersiniz?

Gerçekten de büyük bir küresel enerji krizinin ilk aşamalarında olabileceğimize dair işaretler var ve ister istemez zihinlerde 1970’lerin anıları canlanıyor. Ama kanımca şu an karşı karşıya olduğumuz durum, 50 yıl önce yaşananların bir tekrarı değil ve dolayısıyla aynı sonuçları üretmeyecek. 1970’lerdeki petrol şoku jeopolitik gerilimlerden kaynaklanıyordu. Bugünkü fiyat artışları ise, Covid-19 pandemisiyle keskin şekilde azalan talebin, umulandan hızlı artması üzerine arzın –pandemi yüzünden tedarik zincirinde yaşanan sorunlarla beraber- yetersiz kalmasıyla ilgili. Üretim pandemi öncesi düzeye ulaşamamış olsa da, hızla artan talep stokları eritmeye başladı bile. Doğalgaz, kömür ve petrol fiyatlarının artışı elektirik fiyatlarını da tırmandırıyor.

Fakat arz ve talep arasındaki bu uyumsuzluk, enerji krizinin esas nedeni değil, tetikleyicisi. Esas nedenlerden biri, son yıllarda enerji arama faaliyetleri için yatırımların azalmış olması. 2014’te petrol fiyatlarının düşmesinden sonra yeni petrol sahalarının geliştirilmesi için yatırımlar, kâr marjlarının düşmesiyle azaldı. Keza, on yılı aşkın süredir, özellikle de ABD’deki “kaya gazı devrimi” sonrası doğalgaz fiyatları da düşük seyrettiği için, bu alanda da yatırım yok. Kömür çıkarmak için yatırımlar da zaten epeydir çevreyle ilgili kaygılar yüzünden azalmıştı. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) tarafından ekim ayında yayınlanan “Dünyanın Enerji Görünümü” raporunda belirtildiği üzere, dünya değil geleceğe dönük, halihazırdaki enerji ihtiyacını karşılayacak yatırımları yapmaktan uzak. 

Bu durum devam edecek mi derseniz, önümüzdeki aylarda krizin bir ölçüde hafifleyeceğine dair işaretler var ama yenilenebilir olmayan enerji kaynaklarının, yani fosil yakıtların tükenmekte olduğunu unutmayalım. Kullanım artarken, rezervler boşalıyor. Bu durum kota ve maliyet baskısı yaratıyor; verimlilik düşüyor. Aslına bakarsanız, enerji krizinin temelinde fosil yakıtların tükenmekte oluşu gerçeği yatıyor. Kaynaklar azalırken, çıkarılan ürünün verimi düşüyor ve arama, çıkarma faaliyetleri için maliyetler yükseliyor. Yatırımların azalması biraz da bu yüzden.

Tüm bunlar iklim kriziyle mücadeleyi ve yenilenilebilir enerjiye geçiş sürecini nasıl etkiler?

Yenilenebilir enerji kaynaklarına (güneş ve rüzgar) geçiş yavaşlayacak gibi görünüyor. Fosil yakıtlardaki fiyat artışı, güneş panelleri ile rüzgar tribünlerinin üretim maliyetlerini de olumsuz yönde etkiliyor. Bunları fosil yakıt kullanmadan üretmek şimdilik mümkün değil. Dolayısıyla, fosil yakıt arzı azalıp fiyatlar artarken, güneş ve rüzgar enerjisi de pahalanıyor. Modern yenilenebilir enerjinin orta ya da uzun vadede ucuzlayacağını düşünmek de gerçekçi değil. Fosil yakıtla 365 gün 7/24 kesintisiz elektrik üretim yapılabiliyor ve yatırım maliyetinin geri dönüşü yenilenebilir enerjiye göre daha hızlı ve daha yüksek. Enerji kalitesiyle üretkenliğini belirleyen her konuda da (enerji yoğunluğu, güç yoğunluğu, değiştirilebilirlik, depolanabilirlik, taşınabilirlik, hazır bulunabilirlik, kullanım kolaylığı ve çok yönlülüğü, dönüştürülebilirlik vb.) güneş ve rüzgar, fosil yakıtların gerisinde kalıyor. Bu nedenle yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına geçerek yüzyıl ortasına kadar sera gazı emisyonlarını sıfırlamak ve fosil yakıtlardan tamamen kurtulmak, önümüzde ulaşması çok güç bir hedef olarak duruyor.

Açıkçası bizi gelecekte temiz enerji bolluğu değil, enerji kıtlığı ve pahalılığı bekliyor. Artan maliyetler ise ekonomiyi dalgalandırarak enflasyonist baskıyı artırmakta. Baskı uzun sürerse, ekonomide tam bir resesyon görülecektir. 50 yıldır amansız kredi genişlemesiyle oluşan borca dayalı finansal yapı, bugün hâlâ ayakta olmasını dünyanın en büyük merkez bankalarının yıllardır iflas gizleme tatbikatı yapmasına borçlu. Enflasyon daha da artar ve kalıcı olursa, bu merkez bankaları da faizleri yükseltmek zorunda kalacak. Bu da borçla aşırı yüklü bir dünyada ekonomiyi resesyona sokup enflasyonist döngüyü durduracak bir borç deflasyonunu tetikleme riski taşıyor.

Fakat enerji fiyatları önümüzdeki yıllarda yukarı yönlü eğilimini sürdürmeye devam ederse, artışların sürekli ve aralıksız olmasını beklememeliyiz. Onun yerine, fiyatların hızla arttığı bir dönemi, ani düşüşlerin izlemesi beklenebilir. Yani sürekli enflasyon yerine fiyatlarda oynaklık ve ekonomik durgunluk yerine çalkantı ve istikrarsızlık yaşanacak. Küresel enerji kesintileri çağına girmiş bulunuyoruz ve büyük olasılıkla asla çıkamayacağız.

Küresel ekonominin durumunu analiz eden 2018 tarihli bir makalenizde, sürekli artan miktarda fosil enerj tüketimine dayalı ekonomi ve uygarlık modelinden 10 yıl içinde vazgeçilmezse, ekonominin ve hatta uygarlığın sonunun yakın olduğu uyarısı yapmıştınız. Üç yıl sonra değişen bir şey var mı? Uygarlığın çöküşünden ne kadar uzaktayız?  

Sorunuzun ilk kısmıyla ilgili olarak temelde hiçbir şey değişmedi. Aksine durum bugün daha da vahim. Aradan geçen üç yılda enerji tüketimini azaltmak için herhangi bir ilerleme kaydedilmedi. Modern ekonominin ve hatta modern uygarlığın temelini oluşturan enerji kaynakları, yani fosil yakıtlarla yaptığımız Faustvari pazarlık bizi iyiden iyiye köşeye sıkıştırmış durumda.

Son COP26 zirvesi tüm ülkelerin karbon salınımlarını ve fosil yakıt kullanımlarını azaltmak üzere “taahhüt”te bulunmaları için fırsat oldu. Ama iddialı taahhütlerde bulunmak dışında, bu yönde doğru dürüst adım atılmıyor. Yenilenebilir enerji üretimi küresel enerji ihtiyacını karşılayabilmekten uzak. 2009-2019 arasında dünyanın tüm enerji talebinin sadece dörtte biri yenilenebilir enerji kaynaklarıyla karşılandı. Yani bu yönde şu ana dek kaydedilen ilerleme, Amerikalı düşünür Nate Hagens’ın tabiriyle tüketim budalası bir “süperorganizma”ya dönüşen insanlığın doymak bilmeyen enerji açlığının yanında cüce gibi kalıyor.  

2020’de pandemiye bağlı parantez dışında, giderek daha fazla fosil yakıt kullanmaya ve daha fazla sera gazı salmaya devam ediyoruz. 2021’de sera gazı salımları pandemi öncesine düzeylerine yaklaştı. Emisyonlar aşağıya çekilmedikçe, iklim hedeflerine ulaşmak imkansız. Özetle istediğimiz kadar güneşe, rüzgara yatırım yapalım, emisyonlar hızla ve keskin bir şekilde azalmadıkça ekonomi de, uygarlık da çöküşe doğru gidiyor. Küresel ısınmayı kontrol altına alamadan, ekonominin de çöktüğü bir durum ise, Faustvari pazarlıkta seçeneksiz kalmak demek: Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık… Fosil yakıtlara bağımlılığımızın bizi götürdüğü yer burası işte. Fakat bu gerçek elbette bizi ehvenişeri seçmek için çaba göstermekten, hasarı kısmen de kontrol altına almaya çalışmaktan alıkoymamalı.

Sorunuzun modern sanayi uygarlığının ne zaman çökeceğine dair ikinci kısmına ise, ne ben ne bir başkası kesin bir yanıt verebilir. Söyleyebileceğim tek şey, üç yıl öncesine göre sona daha yaklaşmış olduğumuz. Bu “çöküş” karmaşık seyreden bir süreç. Son aşamasında İtalyan fizikçi Ugo Bardi’nin “Seneca uçurumu” tarzı bir noktada birden aşağıya mı yuvarlanılacak, yoksa Amerikalı yazar John Michael Greer’in öngördüğü şekilde yavaş ve katabolik bir son mu olacak, belirsiz.

ABD’de Cumhuriyetçiler akaryakıt fiyatlarındaki artıştan Biden ve iklim gündemini sorumlu tutuyorlar, yaşanana “Biden’ın Enerji Krizi” diyorlar. Sizce haksızlar mı? Ve bu kriz Trump’ın yeniden iktidara gelmesi ihtimalini artırabilir mi?

ABD’de bütün tartışmalar artık geri dönüşsüz şekilde kutuplaştırıcı, militanca bir üslupta yapıldığından, muhalefetteki Cumhuriyetçiler’in Biden’ı suçlamaları şaşırtıcı değil. Akaryakıt fiyatlarındaki ve Amerikalı ailelerin ısınma maliyetlerindeki artış, Demokratlar’ın enerji ve iklim politikalarına ancak bir dereceye kadar bağlanabilir. Cumhuriyetçiler’e göre yapılan Biden’ın yaptığı ulusal enerji üretimine savaş açmak. Oysa enerji arzının daralması ile fiyatlardaki artışın başlıca nedeni, daha önce söylediğim gibi, yatırım eksikliği ve kurşun gibi sözde daha ucuz alternatiflerin eklenmesi sonucu enerji sistemlerinin karmaşıklaşması. Eğer dedikleri gibi yerli fosil yakıt üretimine karşı bir savaş açılmış olsaydı bile, şu ana kadar pek başarılı olduğu söylenemezdi. Aksine ABD’de kömür üretimi bu yıl önemli ölçüde arttı, doğalgaz üretimi pandemi öncesi seviyelere yaklaştı ve kaya gazı üretimi de keskin bir şekilde arttı. ABD’nin en büyük petrol sahası Permiyen Havzası’ndaki üretim, pandemi öncesindeki rekoru da geçebilir.

ABD başkanının ülke içinde yatırım ve arzı artırmayı hedefleyen politikalardan önce, OPEC ve Rusya’dan petrol üretimini artırmalarını istemesi de, yerli arz kapasitesinin Amerikalı tüketicinin talebini karşılayabilecek hız ve miktarda genişletilemeyeceğini gösteriyor. Son yıllardaki “enerji bağımsızlığı” ve hatta “enerji egemenliği” iddiasına rağmen, ABD’nin ithal enerji bağımlılığı hiç bitmedi; açık ara dünyanın en kötü “fosil yakıt bağımlısı” olmaya devam ediyor.

Pompaya yansıyan fiyat artışları Trump’ın geri dönüş şansını artırabilir mi? 2024’te neler olur, tahmin yapmak için çok erken ama fiyatlar 2022’de de yüksek seyretmeye devam ederse, ABD genelinde, özellikle de ortalama gelirin düşük, otomobil bağımlılığın yüksek olduğu eyaletlerde hoşnutsuzluk artacaktır. Fakat bunlar zaten geleneksel olarak Cumhuriyetçiler’e oy veren eyaletler olduğundan, enerji krizi olmasaydı da 2022’deki ara seçimlerde Demokratlar’ın şansı çok düşük olurdu.

Enerji krizi başka ülkelerdeki popülist ve otokrat liderlerin ekmeğine yağ sürer mi?

Kriz esas olarak fosil enerji ihraç eden ülkelerin işine yarıyor. Özellikle de net ihracatçı ülkelerin diğerlerine karşı nüfuzunu ve yaptırım güçlerini artıracaktır. Ama bu ülkelerin çoğunda zaten otoriter ya da otokratik rejimler var. Fiyat artışları işlerine geliyor, isterlerse arz manipülasyonu ile artışı ekstra tetikleme güçleri de var. Fakat bu yönteme başvurmaları düşük ihtimal. Çünkü tedarikçiler olarak borçlarını geri ödeyebilecek müşterilere ihtiyaçları var. Müşterilerini daha fazla sıkıştırıp soyup soğana çevirmekten elde edebilecekleri sınırlı.

Dahası fosil yakıtların tükeniyor oluşu nedeniyle, ihracat kapasiteleri çok da uzak olamayan bir gelecekte azalacak. Örneğin Rusya’nın rezervlerinden petrol çıkarmak giderek zorlaşıyor. Ortadoğu’daki bir dizi petrol devi de maksimumum üretim sınırına geldiklerini, gelecek 10 yılda üretim kapasitelerinin düşeceğini hesaplıyor. Petrol ve doğalgaz ihraç eden ülkelerin, şimdi elde ettikleri geliri akıllıca değerlendirmeleri için giderek daralan bir fırsat pencereleri var.

Batılı demokrasilerdeki popülist politikacılar ise, enerji fiyatları yüksek seyretmeye devam ederse, halkın memnuniyetsizliğini fırsata çevirmek isteyecek, bunu kullanacaktır. Fransa’daki “sarı yelekliler” hareketi akaryakıt fiyatlarındaki artıştan kaynaklandı. Bu kış benzer protesto eylemlerini Avrupa’nın başka yerlerinde de görebiliriz. Bu protestolar, halihazırdaki Kovid kısıtlamalarına karşı olanlar gibi, diğer protesto hareketleriyle de birleşebilir.

Enerji krizi ABD-Çin rekabetini nasıl etkileyebilir?

Enerji, jeopolitik gücün temelidir. Krizler de jeopolitik güç dengesini değiştirebilir. Çin’in hedefi, ABD’nin küresel jeopolitik hakimiyetini sona erdirmek. Enerji bu hedefe ulaşmanın başlıca yolu. Fakat mevcut kriz Çin’in enerji ithalatına bağımlılığını faş etmiş durumda. Aslında bu iki krizden her iki ülkenin nasıl etkilendiğine dair farklar dikkat çekici. ABD’de asıl endişe pompaya yansıyan fiyatlarla ilgili. Çin’de ise mesele, ülkenin fabrikalarına yetecek kömür arzını güvence altına almak. Çin’in ihraç malları üretmek için enerjiye ihtiyacı var. Amerika’nın ise insanların ve -çoğu ithal edilecek- malların serbest dolaşımı için enerjiye ihtiyacı var.

Çin hiçbir zaman ABD ile aynı ölçekte yerli enerji kaynağına sahip olmadı. Bu nedenle de ABD’deki gibi enerji bolluğuna dayalı bir kültür geliştirmeyi göze alamazdı; dünyanın en büyük enerji tüketicisi olmasına rağmen, kişi başına düşen enerji tüketiminin ABD’dekinden çok daha az olmasının sebebi bu. 

Çin, “dünyanın fabrikası” olarak yükselişini yerli kömür üretimine borçlu. Ama 2010’da üretim maksimum seviyeye ulaştığından bu yana enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye çalışıyor. Çin şu anda dünyanın en büyük kömür, petrol ve doğal gaz ithalatçısı ve hedeflediği küresel hakimiyet için, giderek artan miktarda enerji kaynağının tedarikini güvence altına alması gerekiyor. Nitekim stratejik ve jeopolitik önceliğini fosil enerji kaynaklarının arzını güvence altına almak olarak belirlemiş durumda. Keza “Kuşak ve Yol Girişimi” (BRI) dahil, dış politika ve ticaret konularında odaklandığı temel mesele de bu. New York Times’ın başlığa çıkardığı gibi, Çin artık “doymak bilmez bir enerji domuzu” haline gelmiş durumda. Pekin yönetimi için ne pahasına olursa olsun domuzun karnının doyduğundan emin olmak başlıca mesele.

Trump döneminde varılan anlaşma uyarınca, Çin, ABD’ye mal ihraç etmeye devam etmesi karşılığında ABD’den fosil yakıt ithalatını artırdı. Ama enerji güvenliği stratejisini elbette jeopolitik rakibinden yaptığı ithalat üzerine kurmuyor. Bu stratejinin merkezinde, esas olarak, dünyanın altıncı büyük petrol, ikinci büyük kömür ve en büyük doğalgaz rezervlerinin sahibi ve ekonomisi Çin’inkinin ancak sekizde biri büyüklükte olan Rusya ile enerji alanındaki işbirliği var.

Çin nükleer ve yenilenebilir enerji için de devasa yatırımlar yapıyor. Dünyanın çalışır durumda en çok nükleer reaktöre sahip ülkesi ve yenilerinin inşası devam ediyor. 2016-2020 arasında nükleer enerji üretim kapasitesini ikiye katladı. Yenilenebilir enerji için de dünyanın en büyük pazarı konumunda. Bu alanda da yatırımlarını hızla artırıyor ama asıl amaç karbon salımlarını azaltmaktan ziyade, iç pazara yönelik enerji arzını artırmak ve hızla büyüyen küresel tedarik zincirindeki pazar payını büyütmek.

Çin güneş ve rüzgar enerjisi endüstrisinin imalat ayağında da iddialı. Halihazırda güneş panellerinin çoğu Çin’de üretiliyor, rüzgar enerjisi endüstrisinin tedarik zincirindeki payının hızla genişlediğini görüyoruz. Küresel yeni teknoloji pillerin tedarik zincirinin de hakimi konumunda. Şu anda Çin güneş paneli, rüzgar türbini, yeni nesil piller ve elektrikli taşıtlarda hem dünyanın en büyük üreticisi hem de en büyük ihracatçısı. Yeni teknolojilerin ihtiyaç duyduğu en nadir elementlerle, kritik minerallerin işlenmesinde adeta tekel konumunda olan Çin, yurtdışındaki yenilenebilir enerji yatırımları bakımından da lider oyuncu haline geliyor.

Buna karşılık ABD, güneş panelleri ve rüzgar türbinleri için büyük ölçüde Çin’den ithalata bağımlı. Elektrikli taşıtlar için kullanılan lityum-iyon pillerini de Çin’den ithal etmek durumunda. Biden yönetimi “yeşil teknoloji”lerin üretimi Amerika’ya geri döndürmekten bahsetse de, ülkesi tüm bu teknolojilerde geride kalmış durumda.

Peki ya Rusya? Avrupa’nın en büyük doğalgaz tedarikçisi olarak, hele de böyle bir enerji krizi ortamında Avrupa’ya karşı eli çok güçlü. Bu durum Avrupa’nın iç siyasetini ve ABD ile ilişkilerini nasıl etkiliyor?

Doğal kaynaklarını kullanarak ekonomik ve siyasi kazanımlar elde etmek Rusya için doğal. Bunu hep yaptı, yapmaya da devam edecek. Moskova “kazan-kazan” tabir edilen uluslararası işbirliği oyununa hiç girmedi. Uluslararası ilişkiler vizyonu büyük ölçüde güç ilişkilerine ve mücadelesine odaklı. Bu yaklaşıma göre Rusya ancak diğerleri kaybettiğinde gerçekten kazanabilir. Ekonomileri doğal kaynaklarının ihracatına dayanan pek çok ülkede de benzer bakış açısı hakimdir. Rusya -votkayı, silahlarını ve kara parasını hariç tutarsak- petrol ve doğalgaz dışında ürettiği, dünyaya satabileceği bir şey yok.

Avrupa, bir yandan doğuya doğru genişlerken, bir yandan da doğalgazı temiz enerjiye geçişte köprü sayma hatasına düştüğü için, son 30 yılda Rus doğalgazına müthiş bir bağımlılık geliştirdi. Avrupa ülkeleri Rus doğalgazına bağımlılıkları ölçüsünde ayrışmış durumda. Rusya’nın temel stratejisi de zaten Avrupa’yı bölmek. Enerji ihracatını bu amaca uygun kullanıyor. Yine de petrol ve doğalgazını satmak için Avrupa iyi bir pazar olduğundan, Brüksel-Moskova arasında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz.

Bu karşılıklı bağımlılık durumu, AB’nin iç siyasetini olduğu gibi, transatlantik ilişkileri de etkiliyor. Biden yönetimi Kuzey Akım 2 boru hattının tamamlanmasına engel olamadı. Önümüzdeki aylarda hat operasyonel olduğunda, AB’nin Rus doğalgazına bağımlılığı daha da artacak. ABD Avrupa için güvenilir bir alternatif tedarikçi olmayı da başaramadı. Avrupalılar ABD’den LNG ithalatını artırdılar artırmasına ama LNG Rusya’nın boru hatlarıyla taşıdığı doğalgazdan daha pahalıya geliyor.

AB ile ABD’nin Rusya konusunda ayrışan çıkarları, kısa vadede Ukrayna’daki çatışma dinamiği açısından önemli sonuçlar doğurabilir. AB bir savaş olasılığını bertaraf etmek için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Doğalgaz tedarikini tehlikeye atacağı için, Rusya’ya yaptırım uygulamak da istemiyor. Rusya’nın da savaş istediğini sanmam. Ama Ukrayna’yı sürekli bir örtük bir askeri tehdit altında tutmak işine geliyor, zira böyle bir tehdit hem Avrupa’yı bölmeye hem de Avrupa ile ABD’yi ayrıştırmaya fevkalade hizmet ediyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus