Uzun, dikenli ve taşlı yolun sonundaki kupa: 21. Grand Slam şampiyonluğuna ulaşan Rafael Nadal’ın hikayesi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Büyük üçlü diye tabir edilen Roger Federer, Rafael Nadal ve Novak Djokovic’in 20 Grand Slam şampiyonluğundaki eşitliklerini Avustralya Açık Tenis Turnuvasını kazanarak bozan İspanyol raket Nadal’ın son Grand Slam şampiyonluğunu Hürcan Dönmez yazdı.

Uzun, dikenli ve taşlı yolun sonundaki kupa: 21. Grand Slam şampiyonluğuna ulaşan Rafael Nadal’ın hikayesi

Henüz 18 yaşında Roland Garros’ta ilk Grand Slam’ini kazanan Rafael Nadal’ın önündeki uzun yolculuktan kimsenin haberi yoktu, belki kendisi bile bu kadar büyük bir kariyer inşa edebileceğini hayal etmiyordu. 2005 yılında kazandığı o ilk Grand Slam turnuvasından bu yana kazandığı 21 Grand Slam şampiyonluğu ile tarihin en çok Grand Slam kazanan tenisçisi unvanını ele geçirdi. Yolculuğun sonu ona bu unvanı getirmiş olabilir fakat hikaye daha bitmedi…  

Rafael Nadal geçen ekim ayında “Tekrar oynayabilir miyim, bilmiyorum.” derken ayağındaki alçı yeni çıkmış, bir süredir ona eşlik eden koltuk değnekleri ile yolları henüz ayrılmıştı. Kamuoyunda büyük efsanenin tenise dönemeyebileceği dedikoduları ayyuka çıkmışken kendi ağzından duyulan bu açıklama hemen hemen herkesi endişeye sürüklemişti. Bu büyük efsanenin de kariyerinin bir noktada sona ereceğini biliyor hatta yaklaştığını görüyorduk. Ama böyle bir son Nadal’a yakışır mıydı? Hayır! Nadal da yakışmayacağını düşünmüş olacak ki Avusturalya Açık’ta bize böyle bir sonu kendisine yakıştırmadığını göstermiş oldu. 

Nadal’ın zihni ömrü boyunca tenis oynayabilecek olsa da vücudunun o kadar uzun süre dayanamayacağı kariyerinin başında ortaya çıkmıştı. Hem korttaki stili hem de fiziki yapısı göz önüne alındığında kortta bir süper kahramanı andıran bu tenisçinin yaş aldıkça performansının düşeceğinde otoriteler hemfikirdi. Kendi hayat hikayesini anlattığı, Türkçe’ye “Benim Hikayem” olarak çevrilen biyografisinde biraz sitemkâr bir dille Federer ile kendi fiziğini karşılaştırdığında kendi ağzından anlattıkları bu kariyeri inşa edebilmek için vücudunu nasıl hazırlamak zorunda kaldığını çok net gözler önüne seriyor. Nadal’ın vücudunun ilk yeter dediği yer bundan tam 18 yıl önce 2004 yılına denk geliyor. O ağır sakatlıktan beklenenden çok daha kısa bir sürede dönen Nadal henüz 20’li yaşlarının başındaydı ve çok da abes karşılanmadı. Ancak kariyeri boyunca sakatlıklar peşini bırakmamasına rağmen Nadal’ın zaferden zafere koşusu izleyenlerde adeta bir mucizeye tanık oldukları hissini yaratıyordu.

Turnuva öncesinde durum buyken Nadal’ın finale gelebileceğini düşünenler sanıyorum bu düşünceye tenis severden daha çok Nadal sever oldukları için kapılmışlardı. Karşımızdaki gerçeklik Nadal’ın elinden geleni yapacağını ancak elinden gelenin eski günlerdeki kadar görkemli olmayacağını gösteriyordu. 

Ancak kariyerinin başından beri olduğu gibi Nadal, korta çıktığı andan itibaren izleyenlere başka bir gerçeklik olduğunu göstermeye başladı. Bu Rafael Nadal’ın gerçekliğiydi, nasıl bir sakatlıktan gelmiş olursa olsun, yaşı ne kadar ilerlemiş olursa olsun, kısacası şartlar ne olursa olsun Rafa raketi eline aldığında ne oynamak istiyorsa onu oynardı. 

Nadal turnuva boyunca pek de zorlanmadığını göstererek finale geldiğinde ise pek çok kez olduğu gibi yine rakibi karşısında favori olarak görülmüyordu. Koltuk değneklerinden henüz dört ay önce kurtulmuş 35 yaşındaki tenis efsanesinin rakibi kendisinden tam 10 yaş küçük, büyük üçlünün tahtına en büyük aday, istim üstündeki Daniil Medvedev idi. Medvedev, son Amerika Açık şampiyonu olarak Avusturalya’da turnuva başlarken en büyük favori olarak görülüyordu. Amerika’da finalde Djokovic’in Golden Slam’ini engelleyerek şampiyonluğa ulaşan genç Rus raket için hemen herkes sırada Nadal’ın olduğunu düşünüyordu. 

Nadal’ın favori olarak çıkmadığı ilk maç bu değildi o kariyeri boyunca benzer maçları oynamıştı. Bu hissin belki de en büyüğünü ilk defa Federer’in kortları kasıp kavurmaya çoktan başladığı 2004 yılında hissetmişti. Miami ATP Masters’ta Roger Federer’in karşısında çıktığında kendisine pek de şans veren yoktu. Nadal ilk sayılarını almaya başladığında tribünlerden yükselen yoğun yuhalama sesleri de pek kimsenin tanımadığı bu hırçın görünümlü İspanyol gencin ilk sınavlarından biriydi. Ne kadar genç olursa olsun “ekselanslarını” mağlup etmeyi hayal ediyorsa Federer’in zaferini izlemek için orada toplanmış kalabalığın tepkisi en az rakibinin backhandleri kadar zorlu faktörlerdendi. Maç ilerledikçe tersine dönmeye başlayan seyirci maç sonunda yeni kazananı ayakta alkışlamaya başladığında Nadal büyük bir tevazu ile onları selamlarken Ivan Drago’yu mağlup eden Rocky Balboa’yı andırıyordu. Maç sona erdiğinde birkaç yıldır tenisin bu dönemine damgasına vuracağı belli olmuş Federer’in yalnız olmadığı ortaya çıktı. O gün tenis tarihinin en büyük rekabeti de başladı.

Maçın ilk setine servis oyunlarıyla başlayan Nadal ilk iki servis oyununu kazanmış olsa da ilk iki servisinde de 40 puana ulaşmayı başaran Medvedev, servis kırma puanını yakalamış, oynadığı oyunla “Yeni kral ben olacağım!” düşüncesiyle korta çıktığını gösteriyordu. Kendi servis oyunlarında sorun yaşamayan Medvedev, Nadal’ın üçüncü servis oyununda ise eline geçen fırsatı değerlendirdi ve bir sonraki servis oyununda yapacağı gibi rakibinin servisini puan vermeden kırmayı başardı. O andan itibaren arkasında bakmadı ve 6 – 2 ile ilk seti kazandı. 

Nadal’ın kariyerine tanıklık etmiş tenis severler onu bu halde gördükçe acı çekiyor olmalıydı, en az kendisinin çektiği acı kadar. İkinci set başında Nadal “Vamos!” haykırışlarıyla rakibinin servisini kırdığında Melbourne seyircisinin coşkusu efsanenin geri döndüğü düşüncesiyle zirveye çıkmıştı. Ancak çok zaman geçmeden Medvedev servisini geri aldı ve zorlanarak da olsa seti kazanmayı bildi. Üçüncü set başladığında Nadal’ın servisleri bütün enerjisini bir önceki sette tüketmiş hissi veriyordu.

Üçüncü sette durum 3-2 iken Medvedev üç servis kırma puanı şansı yakaladığında artık Melbourne seyircisi kupa seremonisinde finale kadar gelmeyi başardığı için onu alkışlamaya hazırdı. Ama kortta durumu böyle görmeyen birisi vardı, Rafa Nadal. Kariyeri boyunca türlü zorluklardan alnının akıyla çıkmayı başarmış olan Rafa buradan nasıl çıkacağını da en iyi bilen isimdi. 21. Grand Slam zaferi şansı kendisine pek de yaklaşmayarak hızla uzaklaşırken çevirdiği servis kırma puanlarından sonra seti de kazandı. 

Medvedev dördüncü sette bir kez daha zafer için çıktığı korta gelirken neler düşünmüştür? Karşısında çok büyük bir efsane olduğunu ve bunun o kadar kolay olmayacağını elbette biliyordu. Ama kendisinden 10 yaş büyük sakatlıktan yeni dönmüş bir rakibe karşı maç uzadıkça avantajın iyiden iyiye kendine geçtiğini düşünmüş müdür? İzleyen herkes gibi Daniil de düşünmüş olacak ki puanları olabildiğince uzatmaya çalışıyordu. Ancak hem televizyon karşısındakilerin, hem de Medvedev’in unuttuğu bir şey vardı ki aslında bakarsanız unutulacak bir şey değildi. Kortun karşısındaki isim Rafael Nadal idi. Rafa hem biz televizyon karşısındakilere hem de Medvedev’e kim olduğunu rakibinin servisini kırdıktan sonra arkasına bakmayarak gösterdi ve setlerde durumu 2-2’ye getirdi.  

Henüz tamamlanmadan epik bir finale dönüşen bu mücadele Nadal’ın kariyerindeki epik finallerden yalnızca biriydi. Nadal’ın bundan önce çıktığı başka bir final belki de tenis dünyasının hâlâ tarihin en iyi maçı olarak gördüğü 2008 Wimbledon finali idi. O gün rakibi ise henüz kariyerinin başında kendisini tahtından etmek isteyen genç bir tenisçi değildi. 2008’de roller tamamen farklıydı. O gün Nadal’ın karşısındaki rakibi üst üste altıncı kez Wimbledon zaferi için korta çıkan Roger Federer idi. 

Nadal 2008 Wimbledon finaline gelirken çoktan toprak korttaki hanedanlığını ilan etmiş olsa da kırmızı toprak haricinde kazanmış olduğu bir Grand Slam bulunmuyordu. Son iki Wimbledon turnuvasında yine Federer’e kaybettiği iki final ise Nadal’ın toprak haricinde bir Grand Slam kazanamayacağını iddia edenlerin tezini güçlendirir nitelikteydi. 

İspanyol tenisçinin kaybettiği finaller o gün belki mental olarak aşması gereken bir zorluktu. Ancak o kaybettiği finallerde de pek bir şey kaybetmemiş tam aksine kazanmıştı. Sadece kazandığı maçlardan sonra değil kaybettiği her maçtan sonra da rakibine gösterdiği saygı, Nadal efsanesinin sadece kazanarak değil kaybederken gösterdiği centilmenlikle tenis dünyasında bambaşka bir yerde konumlanmasını sağlamıştı. En büyük rakibi en az kendisi kadar tevazu sahibi Federer olunca da spor tarihinin izlemesi en keyifli rekabetlerinden biri karşımıza çıkmış oldu.

Nadal’ın gösterdiği bu centilmen tavır ve inanılmaz tevazu tenis kariyerinde karşılaştığı ilk zorluklardan biriydi. Henüz çocukken ortaya çıkan sürekli kazanmak isteyen şampiyon ruhu, kaybederken ortalığı ayağa kaldırmak, yakıp yıkmak istiyor olsa da ailesinin ve özellikle aynı zamanda antrenörü olan amcasının telkinleri kazanan rakibinin elini sıkmasını, onu alkışlamasını öğütlüyordu. İçinde fırtınalar kopsa da Nadal sadece bir şampiyon değil örnek sporcu olma yolunda ilk adımlarını çocukluk yıllarında atarken karşısındaki zorluk küçük rakiplerinden öte etik kaygılardı.

Wimbledon’un kusursuz çimleri üzerinde maça fırtına gibi başlayan Nadal setlerde durumu 2-0’a getirdikten sonra üçüncü sette ilk Wimbledon zaferi için korta döndüğünde tek rakibi Wimbledon’un kralı Federer değildi. Federer’in çelik gibi iradesi, inanılmaz vuruşlarının yanı sıra Londra’nın bitmek bilmeyen yağmur bulutları kortun üzerindeki etkisini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. O sırada Nadal cephesinin korktuğu başına geldi ve 80 dakikalık yağmur arası Nadal’ın kariyeri boyunca savaşmak zorunda kaldığı zorluklardan bir yenisi olarak tarihe geçti. 

Yağmur arasının ardından iki efsane korta döndüğünde Rafa, en büyük rakibi Federer’in geri dönüşüne engel olamadı ve Federer, altıncı Wimbledon zaferi için aradığı ışığı aldığı ilk setle gördü. Rafa, ritmini bulan Federer karşısında üçüncü seti kaybetmiş olsa da dördüncü sette aradığı şampiyonluk puanlarını bulmuştu. Ancak bu sefer Nadal’ın önündeki engel hava şartları değil yenilmez Federer’in akıl almaz backhandleri idi. Sonuç olarak Rafa ilk Wimbledon şampiyonluğuna bir adım uzaktayken durum 2-2’ye gelmişti.

Bugünden o maça baktığımızda Nadal’ın Avusturalya Açık’ta oynadığı finalle 2008 Wimbledon’da bambaşka iki farklı rolde görmek mümkün. Setlerde durum 2-2 berabere iken Londra seyircisi ekselanslarının altıncı zaferini kutlamaya hazırlanıyordu. Nadal’ın pes etmeye niyeti olmasa da daha önce defalarca aynı kortta kaybettiği yenilmez Federer mitini yıkması gerekiyordu. Bunun ne kadar zor olduğunu beyazlar içinde Federer’i yeşil çim üzerinde bir kez bile izlemiş olan biri bilebilir. Final setinde Nadal’ı bekleyen zorluk yine sadece Federer değildi. Hava kararmak üzere olduğu için maçın ertesi güne sarkma ihtimali iyiden iyiye ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla final setinde Nadal’ın mücadele etmesi gereken rakip Federer’in yanı sıra zamandı. 

Bütün zorluklarla başa çıkmayı başararak şampiyonluk puanından sonra Nadal kendisini Wimbledon çimlerine bıraktığında aklından geçenleri bilmek kolay değil. Ancak alacakaranlıkta kazanılan bu zafer Nadal kariyerinin bir portresi gibiydi.   

Tekrar Avustralya Açık finaline dönersek… Final seti başlarken işler tersine dönmüştü bu kez hem televizyon karşısında maçı izleyenler, hem Nadal’ın servislerini karşılamak için kortun karşısında bulunan Medvedev hem de Melbourne seyircisi artık sonucu biliyor gibiydi. Yine de birkaç ay önce tenisi bırakmayı düşünen Nadal’ın ne kadar enerjisi kaldığı düşüncesi Medvedev’e zafer ışığı veriyor olmalıydı. Ancak final seti başladığında Nadal sanki ilk setten daha fit durumdaymış gibi gözüküyordu. Medvedev’in bir önceki sette başladığı kısa top stratejisine kırılmaz bir dirençle karşılık veren Nadal pek çoklarına göre bir mucizeyi gerçekleştirdi ve 21. Grand Slam zaferine ulaştı. Medvedev’in kupa seremonisinde Nadal’a merakla sorduğu “Yorulmadın mı?” sorusu sadece bu maç özelinde sorulan bir soru olmasa gerek. Birkaç ay önce tenisi bırakma fikri aklında olan Nadal bu soruya gülümseyerek cevap verirken sadece rakibi Medvedev’e değil tenis kamuoyuna henüz yorulmak için erken olduğunu söylüyor gibiydi.

Bu belki de Nadal’ın kariyerinin en büyük zaferi idi. Tarihin en çok Grand Slam kazanan tenisçisi unvanını böyle epik bir finalden sonra almış olması ise Nadal’a yakışırdı. Büyük üçlü arasında avantajı ele geçiren Nadal bundan sonra Grand Slam turnuvalarında servislerini en çok kazanan unvanını kazanmak, geliştirmek için atacak. Önümüzdeki ilk Grand Slam turnuvasının kralı olduğu Fransa Açık olduğunu düşünürsek, 22. Grand Slam zaferi tenis dünyası için eşyanın tabiatına uygun olacaktır. Peki ya sonrası, Nadal’ın vücudu son kez artık yeter diyecek mi? Sanmıyorum. Biyonikmiş gibi gözüken Nadal’ın vücudu, ne kadar zorlanırsa zorlansın, yenilmez zihni için 21 hatta 22 sayısının yeterli gelmeyeceğini göstermiş oldu.

Yazan: Hürcan Dönmez

Editör: Doğa Üründül

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus