Aydın Selcen yazdı: Haramilere yedirilen, muhafızlara kaptırılan özgürlükler

*Sevgili Aydın Engin’in anısına

Damardan tuzlama bir girizgâh yapalım: “kanadık toprak olduk / çekildik bayrak olduk / döküldük yaprak olduk / geldik bugüne” demiş “Acıyı Bal Eyledik” şiirinde Hasan Hüseyin Korkmazgil. Gerçekten, nasıl geldik bugüne ve nasıl varırız yarına? Aşiyan’da bir Fikret misali eli şakağında enginlere bakarak tefekküre dalınca yurttaş, iç geçirerek “olmuyor” sonucuna varıyor. Ve aydın olmak bunu gerektirir ya ister istemez sorguluyor da kendini: “Neden olmuyor?” Eğer daha alçakgönüllü biriyse “ben neden yapamadım”, “olup bitene hiç katkım/etkim var mı, oldu muydu hiç?” yollu hayıflanıyor. Kadehi, şişeyi, dostu arkadaşı kırmamak da o gün, elde olmuyor.

Doğunun en batı ucu Türkiye desek, “Akdeniz’e bir kısrak başı uzanan memleket” filan. Batının en doğu ucu bizim de doğumuza mı düşer yoksa usta: Kıbrıs, İsrail, Ermenistan, Gürcistan, Ukrayna? Batımızda kalan Arnavutluk, Kosova, Bosna ihmal edilebilir, olmadı hazmedilebilir istisnalar, anomaliler midir? Ona bakarsanız “Österreich” yani Avusturya da “Doğu Krallığı” demek. Bir zamanlar efsunkâr “Şark” bugün Avrupa’nın göbeği olan Viyana’dan başlıyormuş tevekkeli. Nitekim bugünün Viyana’sı, gövdesi olmayan ya da adeta gövdesi ampute, kocaman bir taçlı baş -imparatorluğu mazide kalsa da “emperyal” olduğu her köşesinden bağıran bir başkent.  

Cumhuriyetin köşe taşı becerisi, yedi yüz küsur yıllık serencamımızın en kayda değer başarısı da herhalde “emperyal” başkent İstanbul’u kaptırmamak. Kaptırılmış olsa, sıradanlık kaçınılmaz olacaktı. Özünde bir Balkan imparatorluğu olan Osmanlı’dan yadigâr kalan aile mücevheri. Balkanları bir çırpıda yitirmişiz, ciğerimiz, kalbimiz, beynimiz birden sökülmüş. Bizans’ın bir nevi “eş-başkenti” Selânik’in özgül ağırlığına bakmak bile yeterli. İkinci ayırt edici nitelik de laiklik: Fas’tan Endonezya’ya dek bakınca, sorunun İslâm olduğu elbette iddia edilemez ama çözümün laiklik olduğu aşikâr. Dönelim Büyük Savaş’a (1914-18): Habsburg, Osmanlı ve Romanov imparatorlukları yok oluyor. Ancak her birinin un ufak oluşları kendine özgü.

Bizdeki basmakalıp anlatıya göre, zalım çarların ülkesi Rusya’da o güzel insanlar, Bolşevikler devrim yapıyor ve asr-ı saadet başlıyor. Oysa devrimin içinde darbe, ardında iç savaş, ölümcül parti içi hesaplaşmalar var. O arada heveslenip, hevesleri kursaklarında kalan halklar, yanıp sönen cumhuriyetler de. Devrimin ardından Stalin geliyor, dikensiz gül bahçesi SSCB’de on yıllarca hiçbir muhalefet veya protesto hareketi zinhar görülmüyor. Ta ki Stalin’in yerine 1953’te geçen Hruşçov “buzların çözülme dönemini” (“thaw”) başlatıp ve o bahar coşkusuyla olsa gerek, 1956’da Sovyet tankları Budapeşte’ye girinceye dek. O gün Moskova’da topu topu dört kişi çıkıyor meydana işgali kınamak için. SSCB’de özgürlükçü, anti-komünist muhalefet hareketi böylece doğuyor -haklılıkları korkularına üstün gelen o dört delifişekle.

1956 – Sovyet tankları Budapeşte’de

Budapeşte’de kançılaryanın penceresinden yıkılmaz sandığı rejimin bir günde alabora olduğunu dehşet içinde izleyip, işgali davet eden hatta örgütleyen büyükelçi Andropov; sonradan KGB’nin başına, nihayet SSCB’nin başına geçiyor. Günümüz çarı Putin’in de “Sovyet James Bond’u” olma ergenlik hayali ancak otuzlu yaşlarının başında biricik yurtdışı görevi Dresden’de ikinci sınıf bir bürokratlıkla sonuçlanıyor. O da 1989’da Demir Perde yıkılırken önce STASI karargâhını basıp, oradan KGB temsilciliğinin kapısına dayanan kalabalığı pencereden görünce Moskova’dan talimat istiyor, kimseye ulaşamıyor. Doğu Almanya’ya tankları davet edemese de kalabalığı soğukkanlı biçimde def edebiliyor. Deyim yerindeyse ilk kuyruk acısı, 2011 protestoları gibi arkası da var ama aşamadığı ilk travması bu.

1967 – Andropov, Hoenecker ve Brejnev

Değerli dostum Erhan Keleşoğlu’nun yayın yönetmeni olduğu Toplumsal Tarih dergisinin nisan sayısında saygın Rusya tarihçisi arkadaşım Onur İşçi’nin zamanlı ve ufuk açıcı bir makalesini okuyabileceksiniz. Doğrusu dergiyi edinip, makaleyi okumanızı hararetle öneririm. İşçi, Sovyetlerin Türkiye’den üs ve toprak talebiyle, Boğazların denetiminde hak iddia ediş hikâyesini özgün arşiv belgelerine de dayanarak, bağlamına oturtuyor. Bunun durduk yerde patlak veren hatta kimlerine göre vehmedilen bir durum değil, Molotov-Ribbentrop saldırmazlık anlaşmasının imzalanmasıyla başlayan somut bir süreç olduğunu açıklıyor. 1939-1952 husumet dönemini de TC-SSCB ikili ilişkilerinde istisnai bir parantez olarak yorumluyor. Nitekim 1953’te Hruşçov’un başa geçişiyle o parantezin yine Molotov eliyle kapandığını belirtiyor.

Onur İşçi ile Rusya tarihçiliği yarıştırmak haddim değil, dar çapım da yetmez, niyetim de yok. Ancak makaleyi okurken Hruşçov’un 1953’te SSCB’nin başına geçmesinden önce 1952’de Türkiye’nin NATO üyesi olduğunu düşündüm. Ayrıca Rusya’nın dışarıda yayılmacı/emperyal (öyle ya “Sovyet İmparatorluğu”) doğasının ve içeride otokrasi düzeninin kısa Yeltsin dönemi dışında yüzlerce yıllık ana akım olduğunu. Stalin’in II. Dünya Savaşı başında Finlandiya’ya saldırdığını, üç Baltık cumhuriyeti ve Polonya’yı işgal ettiğini, Moldova’yı Romanya’dan koparttığını da anımsadım, SSCB’nin II. Dünya Savaşı’nın ardından 45 yıl Almanya dahil Doğu Avrupa’dan çıkmadığını da. Bu olup bitene, o dönemin Ankara’sından baktığınızı düşünürseniz, mutlaka sırtınızdan soğuk terler boşanırdı.

Yer değiştirip, oraya buradan değil, oradan dünyaya bakmayı denersek 1964-82 arasında Brejnev’in yönetimindeki SSCB’nin, özellikle 70’lerde sert güç anlamında kazanan taraf görünümünde olduğu söylenebilir: Vietnam, Laos, Kamboçya, Angola, Mozambik, Nikaragua. Üstelik aynı dönemde ABD, bir başkanı öldürülmüş, biri istifa etmek zorunda kalmış, siyasi suikastlere sahne olan, Vietnam Savaşı’nda yenilmiş, suç oranı yüksek, ekonomisi sallantıda, toplumsal barışı kalmamış izlenimi veriyordu. 1979’da İran İslâm Devrimi olmuş, ABD Büyükelçiliği işgal edilmiş, 1980’deki rehine kurtarma harekâtının başarısızlığı Başkan Carter’ın sonunu hazırlamıştı. 1979’daysa Brejnev, Macaristan ve Çekoslovakya örneklerinde olduğu gibi Afganistan’ı işgal etmiş, 1981’de Polonya’daysa askeri yönetimle “Solidarnösc” hareketini bastırmıştı.

1975 – Brejnev ve Demirel Helsinki’de imza töreninde

Vladimir Kara-Murza 2015 ve 2017’de iki kez zehirlenerek öldürülme girişiminden sağ kurtulup, sürgüne gitmek zorunda kalan önde gelen Putin muhaliflerinden. Kara-Murza, her biri 20 dk.lık dört bölümlü “Onlar Özgürlüğü Seçtiler” (2005) belgeselinde, o ilk dört kişiden alıp, “samizdat”, toplu şiir okumalar vb. SSCB’yi kendi anayasasına uymaya zorlayan eylemleri aktarıyor. “Gulag”- çalışma kamplarını, 1975 Helsinki’den sonra aynı Andropov’un buluşuyla “bizde siyasi tutuklu yok” demek için muhaliflerin süresiz kapatıldıkları psikiyatri kliniklerini de. Özgürlükçü sürgünlerin öyküsünün sonu 1989 derken 1991’de mutlu bitecek gibi olsa da KGB bürokratı Putin’in 2000’de başa geçmesiyle, alelusul başa dönüyor. Orada da “olmuyor.”   

1991 – Yeltsin tankın üstünde Duma’nın önünde darbeyi engelliyor

Putin de muhtemelen en fazla öykündüğü Brejnev gibi, 1999 Çeçenistan, 2008 Gürcistan, 2014 Kırım, 2015 Suriye “zaferler” zincirinin ardından “geldi bugüne”, girdi Ukrayna’ya. Putin’in iddiası filmi 1945 Yalta’ya sarmak, Zelenskiy’nin derdi en azından 1975 Helsinki’yi korumak. Putin’in pandemiyle birlikte iki yıldır kendini değil dünyadan, en yakın çevresinden bile (söylenene göre Yuri Kovalçuk hariç) yalıttığı dolayısıyla muhakemesinin zayıfladığı konuşuluyor. Geleceğe bırakacağı mirası tasarlarken, geçmişte takılı kalıp, gözü dikiz aynasında yaşıyor. Halbuki o “ışıltılı” geçmişte ekonomik altyapı nasıl siyasal iddiayı taşıyamayıp SSCB çöktüyse, Rusya Federasyonu’nun da akıbetinin benzer olabileceğini göremiyor.

2011-12 kışında binlerce kişi hileli seçime ve Putin rejimine karşı sokağa çıkmıştı

Benim gibilerse, ilk Soğuk Savaş’ın aksine şimdiki sürümün demokrasilerle otokrasiler arasında olacağını öngördü. Türkiye’nin jeopolitik değeri bu defa o denli öne çıkamayacağı cihetle, demokrasiden kaçmak değil demokrasiye koşmak zamanı olduğunu varsaydı. Yanılmışız, yanılmışım. Hindistan’ın rubleyle petrol alması, Körfez Araplar’ının üretimi artırmaması, Türkiye’nin oligark servetine göz kırpıp, yaptırımların etrafından dolanması, eksik demokrasi ve otokrasi gibi “müttefik cilvesi” sayılıyor. Bu bağlamda, Ankara’ya yönelik diplomasi trafiğinin iç yüzüne, Brüksel’deki ikili görüşmelere, canlanan SAMP-T uzlaşısı ve İsrail doğalgaz açılımı gibi gelişmelere bakınca bizim de filmi geri sardığımızı düşünüyorum artık.

Esasen benim ne düşündüğümün pek önemi yok da demokratik muhalefetin “aman ABD’nin oyununa gelmeyelim” dışında ne dediği önemli. Oturup bir dış politika ve ulusal güvenlik beyaz kağıdı (“white paper”) yazsalar, giriş cümlesi de “bugün Türkiye’nin Rusya’dan kaynaklanabilecek olası bir nükleer saldırı dışında varoluşsal tehdit algısı yoktur” olsa. Çünkü o zaman Kürt sorunu, terörle mücadele, Kıbrıs, Ege, Ermeni Soykırımı, yakın çevre tüm bunların “beka” meselesi değil birer dosyadan, sınamadan ibaret oldukları tescillenir. Zihinlerdeki kilitler açılır, çözüm zeminleri öne çıkar, kimlik ve yönelim anımsanır. Özgürlüklerin neden dönüp dolaşıp Rusya’da da, burada hep haramilere yedirildiği ve hep rejim muhafızlarına kaptırıldığı belki sorgulanmaya başlanır. 11 Eylül, Irak, Kırım, IŞİD, Covid-19, Ukrayna, gıda kıtlığı derken 21. yüzyılın bölüm sonu canavarı olarak küresel nükleer savaşla hep beraber “selamın aleyküm” demeyeceksek tabii.

Bir aralar “telafi” kavramına kafayı takmıştım. Ölümün telafisi yok da dargınlığın var misal. Yirmili yaşların telafisi otuzlarda mümkün, otuzların kırklarda vs. ama elliyi geçince telafisi olmayan döneme giriliyor. Tabii ülkeler için böyle değil de, insan hayatında böyle. Sanırım Çetin Altan yazmıştı, bizimki gibi kavruk yerlerde insan en fazla dedelerini bilir, en fazla da torunlarını görecek denli yaşar. Damardan girmiştik, damardan çıkalım öyleyse: “Söyle canım sevgilim / Hayat bize oyun oynuyor olabilir mi? / Yorgun gibi bir halin var / Duyguların karışık olabilir mi? / Sil baştan başlamak gerek bazen / Hayatı sıfırlamak / Sil baştan sevmek gerek bazen / Her şeyi, unutmak.” Aramızda kafayı çekip, salya sümük dinlememiş, bağıra bağıra söylememiş olan yoktur herhalde.

Vazgeçemediğimiz sevgilimiz Türkiye ise hakikaten “sil baştan” mı yapmamız gerek acep bazen? Açıp, kapasak çalışır mı? Yoksa yere eğilip de tekrar kalkarken, “omurları teker teker üst üste koyarak” doğrulmaya özen göstermek mi yapmamız gereken? Bu da bitmez-tükenmez sol-sağ yaklaşım/çözüm önerisi farkının Türkçesidir belki. Girişteki “neden olmuyor?” sorusunu sormaya cüret edenler, buna nesiller boyu çoğul yanıtlar vermiş. “Çekilecek çilemiz varmış” diye iç geçirerek, şark usulü tevekkül edenler de çoğunluk herhalde. Geçenlerde 14 yaşına yaklaşan Alaz bir vesileyle “baba, artık seni kafanın tepesine tünemiş bir tavukla hayal edebiliyorum” dedi bana. Ben de canım kızım, artık ben de… 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus