Aydın Selcen yazdı: Irak’ın kuzeyinde bir harekât

CHP, yanılmıyorsam ilk kez 26 Ekim 2021’de kabul edilen tezkereye (malum, “tezkere” deyince ilave izahata ihtiyaç yok) “hayır” oyu vermişti. Ha gayret, bir kımıldanma. Daha sonra Kılıçdaroğlu birkaç kez “hava muhalefeti” gerekçesiyle ertelenen Diyarbakır ziyaretini nihayet yapmıştı. Aciz amadeleri de sözkonusu ziyaretin “genel olarak, olanaklar ölçüsünde, verili durumda, olabileceğin en iyisine yakın biçimde amacına uygun gerçekleştiği medyaya yansıyanlardan anlaşılıyor”  buyurmuştu. Belki şehre bir film gelir, iklim değişir Akdeniz olurdu.

Derken TSK’nin kanıksanmış geleneksel bahar-yaz konuşlanmasının herhalde biraz daha kapsamlısının ve kalıcısının bu kere “Pençe-Kilit” harekâtı adı altında başladığı MSB Akar tarafından duyuruldu. Kılıçdaroğlu, hukuken onun “hayır” oyu verdiği tezkereye dayandırılarak başlatılan bu harekâtı kutsamakta gecikmedi. Üstelik “Irak Kürdistan Bölgesi” (IKB), “IKB”, hatta “Kuzey Irak” da değil, Genelkurmay’ın 2003’ten bu yana dolaşıma sokmakta ısrarlı olduğu “Irak’ın kuzeyi” tanımlamasıyla.

Harita: İletişim Başkanlığı (2020)

Ayrıca MSB Akar, komşu ülke topraklarına yönelik başlatılan harekâtın “Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılı olarak” (!) yürütüldüğünü de açıkladı. Erdoğan da harekâtın “Irak merkezi hükümeti ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi ile yakın işbirliği” ile işbirliği yürütülmesinden duyduğu memnuniyeti paylaştı. Neredeyse eşanlı olarak Bağdat’taysa büyükelçimiz Dışişleri’ne davetle, nota verilerek harekât protesto edildi. Harekât Cumhurbaşkanı Barham Salih ve Muktada Sadr tarafından da kınandı.

“Irak’ın kuzeyi”, “merkezi hükümet”, “bölgesel yönetim”; helva yapmak için buraya kadar tüm unsurlar bir arada ama devam edelim. HDP Parti Sözcüsü MV Günay, Kılıçdaroğlu’na yanıtla “sizin Kürt sorununa çözümünüz bu mu?” diye sordu. Erdoğan ise AKP meclis grubuna, adeta “faiz sebep, enflasyon netice” önermesini andırırcasına, “inşallah yakında Kandil diye bir yer kalmayınca bu parti görünümlü terör örgütü payandasının (HDP) da varlık sebebi ortadan kalkacaktır” diye seslendi. Dert Kürt’le değil, dert teröristleydi nitekim -iktidar için de, muhalefet için de.

Öte yandan harekâtın, IKB Başbakanı Mesrur Barzani’nin Ankara’da Erdoğan tarafından kabulünün hemen ardından başlaması “kimi mahfillerde” kaşları kaldırdı. Barzani, Ankara’nın ardından Londra’da da Britanya Başbakanı Johnson tarafından Downing Sokağı 10 numarada kabul edildi. Maalesef, gavur ellerinde başıbozukluk egemen olduğundan aracı kapı önünde yumurta yağmuruna tutuldu, Barzani konakladığı yerde protesto edildi. Eh, hem Irak’ta “merkezi hükümet” ile “bölgesel yönetim” arasına, hem sınırötesi Kürtlerin içine nifak sokmuş olmakla da inceci “diplomatik bir başarı” kisvesiyle övünülebilir belki.      

Anımsayalım: Göz kamaştırıcı bir sivilleşme ve vesayetten kurtuluş hamlesiyle Genelkurmay MSB’ye bağlanmıştı. Ama nasıl? Genelkurmay Başkanı Org. Akar MSB atanarak. Bunun anlamı, bundan böyle Genelkurmay Başkanlığı makamına yükselmenin, kariyeri MSB olarak taçlandırmaya “tam karine teşkil etmesi” mi demekti, soran çıkmadıydı. NATO Savunma Bakanları toplantılarında, MSB’nın yanına Genelkurmay Başkanı’nın oturması kendine özgülüğünden de böylece kurtulunduydu. Yoksa Genelkurmay MSB’na değil de, MSB mi Genelkurmay’a bağlandıydı? Cumhuriyetimizi yüzüncü yılında demokrasiyle taçlandıracak Millet İttifakı’nın bu konudaki yaklaşımı acaba neydi, “liyakat” dışında bu ve benzeri konularda bir düşüncesi var mıydı?

Diyarbakır kuş uçuşu Ankara’ya Belgrad’dan biraz yakın, Selânik’le neredeyse aynı uzaklıkta. Pergelin iğneli ayağını İstanbul’a koyarsanız başka tabii. Öyle ya evlâd-ı fatihan: Evlâtlar kimdi, fatihler kim? Fatihlerin arasında Kürt “kardeşlerimiz” de var mıydı? Soydaş ve akraba topluluklar var, bir de hısımlarla, hasımlar. Dört komşu ülkeye yayılan küresel Kürt nüfusun yarısı Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı; nüfusumuzun dörtte bir civarı Kürt. Fransa’nın eski istihbarat şeflerinden Kont Marenches, DeGaulle’ün Cezayir’e bağımsızlık verilmesine ikna olmasında, yani “Fransız Cezayir” düşüncesinden vazgeçmesinde, nüfus eklenmesi ve artış oranları etmenleri bağlamında “Fransa’nın Cezayirlileşmesi” kaygısının rol oynadığını sandığını belirtir*. Siz “Musul-Kerkük” deyince öyle aklıma geldi. Ne, demediniz miydi?  

Pekâlâ bırakalım bu afaki mevzuları: Önümüz, bilemedin en geç 2023 yazında seçim. Ol vakte dek “parti görünümlü terör payandası”, yani “HDP” diye okumluyorum, kapatılır mı? Aralarında HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’ın, Garo Paylan’ın da olduğu on HDP milletvekilinin fezlekeleri Meclis’e geliyor, CHP-İYİP ne yönde oy kullanır? KONDA Genel Müdürü Ağırdır “metropolleşme” olgusunun altını çiziyor, o bağlamda Kürt sorununun nitelik değiştirip, dönüştüğünü öne çıkarıyor. Oysa “siyaset” aynı kalmıyor mu? Muhalefet, Kürt sorunu, dış politika, ulusal güvenlik dosyalarında bize ne gibi yeni seçenekler sunuyor?

Doğru, ben nereden bileceğim? Ne çarşıya inip esnafın nabzını tutuyorum, ne bir portakal sandığını olsun ters çevirip, üzerine çıkıp bir avuç yurttaşa konuşma yapmışlığım var. “Kürt Sorunu” seçmenin umurunda mı? Keza KONDA’nın 2020 kamuoyu yoklamaları öyle göstermiyor. Dış politika ve Kürt sorunu sırasıyla 9. ve 10 öncelikte. Suriyeli sığınmacılarsa daha o zaman bile tepelerde. Bugün “Ukrayna’da savaş” desek, Kürt sorununun adını “terörle mücadele” koysak herhalde seçmeni pek ırgalamaz. Bunları yukarı çekmek tepedeki enflasyon, eğitim, hukuk, Suriyeli sığınmacılar gibi konuları alt sıralara iteler mi? Yaparsa yirmi sene de geçse yine Erdoğan mı yapar? Değindiğim yazısında Ağırdır, “Kürtler yalnızca HDP veya bir başkasının işaretine göre değil kendi ihtiyaç ve talepleri üzerinden oy verecekler ve öncelikle kimliklerinin tanınması, saygı duyulması arzusuyla oy verecekler” diyor.

Tam da milli beraberlik ve bütünlüğe had safhada ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde Erdoğan (kendi ifadeleriyle) teröristlerin inlerine giriyor, fırsatçıların sırtlarına biniyor, enflasyonun boynunu kırıyor. “Altılı Masa” ise “güçlendirilmiş parlamenter sistem” müjdesi vermekle yetiniyor. Baskın anlatı bu yönde akıyor. Erdoğan sığınmacılar konusunda söylem değiştiriyor. “Buca, Irpin, Kramatorsk” vurgusuyla barışı kolaylaştırma çabalarını Rusya’nın savaş suçlarının engellediğini ima ediyor. Ramazan ayında İsrail güvenlik güçlerinin Mescid-i Aksa’ya girmesini dahi adeta geçiştiriyor, Devlet Başkanı Herzog’la temas ediyor. Batı nezdinde, Ukrayna’nın işgali ve Türkiye’nin katkısı, jeopolitik önemi ve NATO müttefikliğini kendiliğinden öne çıkarıyor. Ankara yeniden Batılı liderlerin uğrak yeri oluyor, Erdoğan’a Batı’da yüz yüze görüşme olanakları sunuyor, diplomatik manevra alanını genişletiyor. 

Ne tuhaf, Putin de Ukrayna’yı işgaline “özel askeri harekât” diyor, Rusya’da “savaş” diyen yaka-paça zindana tıkılıyor. İmparatorlukların sınırları değil, cepheleri olurmuş. Rusya’nın dinmek bilmeyen bir varkalma (“beka”) kaygısı var. Yahut birileri orada da karadüzenin devamı için öyle anlatıyor. Çarlık Rusyası, SSCB ve Rusya Federasyonu: İddialar hep büyük; ekonomik altyapı, nüfus, harita o iddiaları taşıyamayacak, sürdüremeyecek denli küçük. I. Dünya Savaşı sonunda Habsburg, Romanov ve Osmanlı imparatorlukları tasfiye olmuş. Acaba bazı “iddialar”, benim hariciyede elden ele aktarılan “kutsal emanetler” dediğim ama kaçınılmaz biçimde “jeopolitik” ve “varoluşsal” oldukları öne sürülen o bilindik dosyalar imparatorluk bakiyesi olabilirler mi? Meselenin adı “geçmişi tarihleştirememek” olarak da konulabilir mi? Kurucu önderimiz Atatürk’ün uluslararası bilimsel standartlara uygun bir biyografisini dahi yazamamış oluşumuz, bir şeyleri açıklar gibi sanki, ama neyi?   

Kısmetse bu yazım Ulusal Egemenlik Bayramı’nda yayımlanacak, hepimize kutlu olsun. TBMM 23 Nisan 1920 günü açılıyor. O tarihte henüz 20 Ocak 1921 teşkilât-ı esasiye kanunu yok. 23 Ağustos-13 Eylül Sakarya Savaşı yok. 26 Ağustos-30 Ağustos 1922 Dumlupınar Savaşı yok. 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması yok. 29 Ekim 1923 cumhuriyetin ilânı yok. Ne var? Özellikle şuralar aracılığıyla halkın kurucu iradesi ve başkaldırının vizyonu var**. Sert tartışmalar ve değerli Murat Sevinç hocamızın bize öğrettiği biçimiyle “egemenliğin gökten yere indirilmesi” var. Kubbedeki kilit taşı olarak da Mustafa Kemal’in önderliği ile çelik ve ateşle sınanmış karakteri. Yukarıdaki alışılageldik hezeyanlarım değil de, o “1920” esin verir belki demokratik muhalefete.  

*“Dans le secret des princes”, Ockrent-Marenches (1987), Livres de Poche.

**“Bir Devlet, İki Cumhuriyet”, Dinçer Demirkent, Ayrıntı Yay.  

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.