Türkiye’de rejimin otoriter yapısını “mutlak” olarak gören, hatta bunun kolaylıkla totaliterliğe evrilebileceğine inanan geniş bir kesim var ki ilginç olan bunların çoğu kendilerini muhalif olarak tanımlıyor. Bu kişilerin atladıkları çok sayıda hayati husus var.
Örneğin Erdoğan otoriter sistemi adım adım inşa etti. Eğer muhalefet partileri doğru zamanda doğru stratejiler geliştirebilseler ve toplumu da buna uygun şekilde sefer ber edebilseler ülkede bambaşka şeyler yaşanabilirdi.
“Ekmek için Ekmeleddin”
Bu konuda ilk akla gelen Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerine CHP ve MHP’nin Ekmeleddin İhsanoğlu gibi anlamsız bir ortak adayla girmeleri ve Erdoğan’ın ilk turda yüzde 51.79 oyla kazanmasını mümkün kılmalarıydı. “İhsanoğlu dışında bir aday olsaydı kazanırdı” demek tabii ki mümkün değil fakat onun adaylığı muhalefetin siyasi çapını göstermesi bakımından çok anlamlıydı.
Efsunlanmış muhalefet
İhsanoğlu’nun Erdoğan’ın işini nasıl kolaylaştırmış olduğunu anlamak için bir yıl sonraki, Haziran 2015 seçimleri sonuçlarına bakmak yeterli. O seçimlerde AKP ilk kez tek başına iktidar olma şansını kaybetti. Fakat muhalefet iktidarı devralma konusunda hemen hemen hiçbir şey yapmadı, yapamadı. Hatırlayın, efsunlanmış gibiydiler.
Ardından Kasım 2015 seçimlerine kadar Güneydoğu’da yaşanan çatışmalar ve Batı’daki “kör terör” eylemleri dönemi geldi. Bu kısa zaman diliminde de CHP’nin eli kolu bağlı gibiydi, HDP ise çok kötü bir sınav verdi.
“Allah’ın lütfu”
Ülkemizde otoriterliğin inşasında en büyük rolü 15 Temmuz 2016 darbe girişimini tezgahlayanlar oynadı. Erdoğan önce “Yenikapı ruhu” diye CHP’yi yanına çekip birkaç gün sonra tekrar karşısına aldı. Ama en büyük kazanımı MHP ile kurduğu ittifak ve buna bağlı olarak ilan ettiği OHAL oldu.
Bir sonraki aşamaysa 2018 cumhurbaşkanlığı seçimleriydi. CHP ile Saadet Partisi’nin ortaklaşa geliştirdiği Abdullah Gül’ün “bağımsız ama ortak aday” olması formülüne Millet İttifakı’nın ikinci büyük ortağı İYİ Parti taş koydu ve Meral Akşener’i aday gösterdi. Sonuç malum: Erdoğan ilk turda, kolay lokma Muharrem İnce karşısında yüzde 52.29 oyla ilk turda yeniden seçildi.
“Altılı Masa” fiyaskosu
Mart 2019 yerel seçimlerinde CHP’nin gösterdiği başarı, örneğin İstanbul ve Ankara’yı 25 yıl sonra kazanmış olması, 2018 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde çok şeyin yanlış yapılmış olduğunu gözler önünde serdi. Tıpkı CHP’nin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde yüzde 37 oy almasının, bir yıl önceki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde çok yanlış yapıldığını göstermiş olması gibi.
Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.
Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.
Burada faturayı sadece Kemal Kılıçdaroğlu’na veya onunla birlikte Meral Akşener’e kesmek aldatıcı olacaktır. “Altılı Masa”nın ve onun öne çıkardığı “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önermesinin otoriterliğe en etkili cevap olduğuna, adayın kim olduğunun çok da önemli olmadığına inanan herkesin bu fiyaskoda sorumluluğu vardır.
19 Mart’a verilen cevap
Erdoğan 19 Mart operasyonuna karar verirken hiç şüphesiz geçmişteki bu örnekleri aklına getirmiş ve yerel seçimlerden birinci parti çıkan CHP’yi kolaylıkla etkisizleştirebileceğini hesaplamıştı.
Ama olmadı, CHP ilk günden itibaren Erdoğan’ın umduğu gibi dağılmadı aksine kenetlendi; artık söyleyecek bir şeyi kalmadığı anlaşılan Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın umutlarını boşa çıkardı; CHP’den çok az kişi korkup kaçtı; Ekrem İmamoğlu pes etmedi; Özgür Özel’in eli ayağı birbirine dolanmadı aksine güçlü bir lider olarak sivrildi.
Tarihi kim yazar?
19 Mart’ta Erdoğan’ın beklentileri gerçekleşmiş olsaydı, yazının başında değindiğim kesimler “haklı çıktık” diye övünebilirlerdi. Tabii ki böyle davranamıyorlar ama 19 Mart’tan sonra tanık olduğumuz ve hâlâ süren direnişi önemsizleştirmeye, otoriterliğin sarsılmasının mümkün olmadığını söylemeye devam ediyorlar.
Bir kez daha hatırlatmakta yarar var: Tarihi liderler değil halk/toplum yazar. 19 Mart sonrası Türkiye’de yeni bir tarihin yaşandığı gerçeğini karartmaya çalışmak ne mümkün ne de anlamı var.