Ruşen Çakır yorumladı: Trump’ın hükmettiği bir dünyada yaşamak

Ruşen Çakır, ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminde çok daha serbest hareket ettiğini ve bu durumun tüm küresel dengeleri altüst ettiğini söyledi. Çakır’a göre İran savaşı, bu öngörülemezliğin en açık göstergesi oldu.

Ruşen Çakır, ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemini değerlendirdi. Çakır, Trump’ın ilk döneminde Amerikan sisteminin onu belirli ölçülerde sınırlayabildiğini, ikinci dönemde ise bu frenin büyük ölçüde ortadan kalktığını söyledi. Çakır’a göre İran savaşı, bu serbestliğin somut sonuçlarından biri oldu.

Çakır, Trump’ı birden fazla kaynaktan, sosyal medya da dahil olmak üzere takip etmek zorunda olduklarını aktardı. Trump’ın Oval Ofis’te gazetecilere sürekli konuştuğunu, hatta Fox televizyonundaki bir canlı yayına telefonla bağlandığını anlatan Çakır, “İran savaşını anlatırken konu dışına çıkıyor, dedikodu yapıyor, yalan söylüyor” dedi.

Çakır, tüm bunların şimdiye kadar üretilmiş dünya düzeni teorilerini büyük ölçüde geçersiz kıldığını savundu.

Ruşen Çakır yorumladı: Trump'ın hükmettiği bir dünyada yaşamak
Ruşen Çakır yorumladı: Trump’ın hükmettiği bir dünyada yaşamak

“NATO’nun geleceği de belirsizleşti”

Çakır, Donald Trump’ın Venezuela’ya müdahalede bulunduğunu, Danimarka’nın bir parçası olan ve NATO üyesi bir ülkenin toprağı sayılan Grönland’ı tehdit ettiğini, ardından İsrail ile birlikte İran’a savaş açtığını ve Küba’nın sırada olduğunu söylediğini aktardı. Çakır, bu adımların yalnızca keyfi olmadığını, Venezuela ve İran örneklerinde görüldüğü üzere enerji kaynakları gibi somut emperyalist hesapları da içerdiğini ileri sürdü.

Çakır’a göre Hitler ve Mussolini gibi diktatörler üzerine bile belirli analizler üretmek mümkündü; Biden döneminde Çin politikasının ne yönde ilerleyeceği tahmin edilebiliyordu. Çakır, “Şimdi burada kimsenin öngöremediği, hatta yanı başındakilerin bile her seferinde afalladığı bir Amerika Birleşik Devletleri Başkanı var” dedi.

Ruşen Çakır yorumladı: Trump'ın hükmettiği bir dünyada yaşamak
Ruşen Çakır yorumladı: Trump’ın hükmettiği bir dünyada yaşamak

“Kamuoyu desteği ekonomi ekseninde eriyor”

Çakır, ABD’de yapılan kamuoyu araştırmalarının Trump’ın popülaritesinin düştüğünü gösterdiğini, ancak bu düşüşün büyük ölçüde savaş boyunca yükselen petrol fiyatları ve bunların ekonomiye yansımaları nedeniyle yaşandığını aktardı.

Çakır, “Donald Trump’ın İran’a savaş açmış olması Amerikan kamuoyunu çok da ilgilendirmiyor; insanlar yalnızca kendi hayatlarına bakıyor” dedi.

Çakır bu noktada şu soruyu yöneltti:

“Amerika Birleşik Devletleri seçimde böyle birisini nasıl seçebildi? Böyle birisini seçebilen bir ülkenin dünyanın en güçlü ülkesi olmasının faturasını biz ödemek zorunda mıyız?”


Deşifre: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi hafta sonları. Bu yayın bir tür iç dökme gibi olacak. Aslında tüm dünyanın yaşadığı bir sorunu ben kendi açımdan biraz anlatmak istiyorum. Donald Trump ikinci kez ABD başkanı oldu ve her anı bir olay; söyledikleri, ettikleri, genellikle yalan söylemesi, bir söylediğinin bir diğerini tutmaması şu bu. Uzaktan bakınca bir komedi oyuncusu olsa vesaire belki onu izlemeyi seversiniz ya da sevmezsiniz ama bu kişi dünyanın en büyük gücünün yönetimini elinde tutuyor ve ilkinde belli ölçülerde Amerikan sistemi kendisini kontrol edebiliyordu, sınırlayabiliyordu; ikinci döneminde çok daha rahat kafasına göre hareket ediyor ve bunun son örneğini işte İran Savaşı’nda yaşıyoruz. Ne kadar yakından takip ediyorsunuz bilmiyorum. Biz işimiz gereği olabildiğince savaşla ilgili gelişmeleri birden fazla kaynaktan, birbirinden farklı kaynaklardan izlemek zorundayız, izlemeye çalışıyoruz ve bunu da büyük ölçüde tabii sosyal medya üzerinden yapıyoruz. Sosyal medya bu konuda çok sorunlu ama çok da işimizi kolaylaştırıcı. Ve sürekli önümüze Trump’ın yeni bir lafı geliyor. Trump ilginç bir başkan. Yani ilginç demek, ilginç deyince olumluluk atfediliyor ama garip birisi, sürekli konuşuyor. Sürekli konuklarıyla beraber konuşuyor Oval Ofis’te. Gazetecilere sürekli konuşuyor. Ve en son gördüğümde Fox televizyonundaki bir açık oturum gibi bir olaya telefonla bağlanmış. Yani Amerikan Başkanı işi gücü bırakıp televizyon yayınına bağlanıyor ve konuştuğu mesele tabii ki İran Savaşı ama anlattıklarını, söylediklerini görünce insan neye uğradığını şaşırıyor. Konuyla ne alakası var? Dedikodu yapıyor, yalan söylüyor vesaire.

Şimdi bütün bunlar şu ana kadar yapılmış olan bütün dünya düzeni teorilerini de büyük ölçüde boşa düşürüyor. Yani bir sistem vardı, bir dünya düzeni vardı ve bu dünya düzeni içerisinde saflaşmalar vardı. Bir zamanlar Soğuk Savaş vardı. Sonra Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte tek kutuplu dünyaya geçildi. Önemli tartışmalar oldu, ‘‘tarihin sonu’’ gibi vesaire. Medeniyetler çatışması geldi. Sonra Rusya’nın ve Çin’in tekrar güçlenmekte olduğunu gördük. Ama ABD’nin ve NATO’nun gücü yine çok belirleyici oldu. Derken öyle bir yere geldik ki NATO’nun yarın ne olacağı belli değil. ABD’nin yarın nereye saldıracağı belli değil. Venezuela’ya yaptığı çok kolaydı. Şimdi Grönland’ı tehdit etti ki Danimarka NATO üyesi, Danimarka’nın bir parçası. İran’a İsrail’le birlikte savaş açtı. Sıranın Küba’da olduğunu söylüyor ama kafasına esen her şeyi yapabilecek, yapmak isteyebilecek birisi olarak duruyor. Tabii bunlar zevk olsun diye birtakım ülkelere savaş açmıyor. Burada çok ciddi birtakım emperyalist hevesler var. İşte Venezuela’da olduğu gibi, İran’da da herhalde olduğu gibi mesela enerji yatakları var. Birçok şey var. Ama bütün bunları öngörülemez birisi olarak yapıyor. Rasyonel olmayan birisi olarak yapıyor ve herkes sürekli ne yapacağını bilemiyor. En acayip durum bu. Yani bir diktatör olur. O diktatörün neyi nasıl yapacağını belki kestirebilirsiniz. Mesela tarihte II. Dünya Savaşı’nda Hitler, Mussolini bunlar üzerine birtakım analizler yapmak falan mümkün olabiliyordu herhalde. Ya da yakın zamana kadar diyelim ki Biden yönetiminin Çin’le ilişkisinin ne olabileceğini tahmin edebiliyorduk ya da akıl yürütebiliyorduk. Şimdi burada kimsenin öngöremediği hatta yanı başındakilerin bile her seferinde afalladığı bir Amerikan başkanı var. Ama bu Amerikan başkanı hepimizin kaderini belirliyor.

Şimdi sağda solda görüyoruz: ‘‘Kara harekâtı olabilir. Şu kadar güç sevk edildi.’’ Kara harekâtı olursa bunun muhtemel sonuçları ne olur? Çok kötü tablolar çiziliyor. Çok sert gelişmelerin kara harekâtı durumunda beklediği söyleniyor. Yavaş yavaş nükleer silah telaffuz edilir oldu. Şimdi ne alakası var nükleer silahın diyeceksiniz ama Trump’ın olduğu yerde rasyonalite kalmadığı için her şeyin mümkün olduğu bir noktadayız. Onun savaş boyunca söylediği şeyler, birbirini tekzip eden şeyler… Neydi mesela? 2-3 günde bitiriyordu. İran halkı sokağa çıkıyordu. Zaten savaşı kazanmıştı. Sonra 2 gün mühlet verdi. 2 gün 5 güne çıktı. 5 gün 10 güne çıktı. ‘‘İran’la çok iyi müzakere ediyoruz’’ dedi. Ortada bir müzakere olmadığı ortaya çıktı gibi. Sürekli konuşuyor ve sürekli konuştuğu şeylerin doğru olup olmadığını bilemiyoruz. Ben Türkiye’de kendi halinde bir gazeteci olarak Trump’ın bütün bu tutarsızlıklarının gerginliğini yaşarken bir de ülkeleri yönetenleri düşünün. Mesela İran yönetimini, mesela Körfez ülkelerinin yönetimlerini, mesela Recep Tayyip Erdoğan’ı, Putin’i, hepsini düşünün. Onlar da ne yapacaklarını herhalde bilemiyorlar. Yani şimdi eskiden ne vardı? İstihbarat; bir şeyleri öğrenirdiniz, bir şekilde devletler öğrenmeye çalışırdı. Şu olurdu, bu olurdu. Hesaplar yaparlardı, analizler yaparlardı. Ona göre kendilerince tedbirler alırlardı vesaire. Ama şimdi böyle bir şeyi yapma imkanı yok. Sabah kalktığında bambaşka bir şeye karar verebilen, 5 dakika önce söylediğini sonra tekzip edebilen bir çılgın diyeceğim, yine aynı şey olacak. Çılgının da bir pozitif şeyi var. Çok kötü bir döneme denk geldik Trump’la beraber ve İran Savaşı bu kötülüğün nasıl zirveye çıkabileceğini bize gösterdi.

Diyelim ki İran’da bir şekilde olay yatıştı, ateşkes oldu. Belki anlaşma oldu, şu oldu, bu oldu. Trump’la dünyanın diğer meselelerinin nasıl gelişeceğini öngörebilmenin imkanı yok. NATO’nun geleceği konusunda çok ciddi şüpheler var. NATO’nun bir şekilde Trump’ın kurbanı olması durumunda özellikle Batı ülkelerinin ve tabii ki bu arada da Türkiye’nin nasıl bir savunma stratejisi geliştirebileceği konuları çok meçhul. Ve her ne kadar kamuoyu araştırmaları Amerika Birleşik Devletleri’nde Trump’ın popülaritesinin düştüğünü söylese de bunların büyük bir kısmının ekonomik nedenlerle olduğu söyleniyor. Yani insanlar bütün bu savaş boyunca petrol fiyatlarının yükselmesinin ekonomiye olumsuz etkileri nedeniyle büyük ölçüde Trump’tan rahatsızlık duyuyorlar anladığım kadarıyla. Ama onun İran’a savaş açmış olması, şu bu çok da fazla Amerikan kamuoyunu ilgilendirmiyor. Çok fazla takip etmiyorlar. Sadece kendi hayatlarının nasıl gittiğine bakıyorlar. Ve o zaman da şöyle bir şey çıkıyor: Amerika Birleşik Devletleri seçimde böyle birisini nasıl seçebildi? Böyle birisini seçebilen bir ülkenin dünyanın en güçlü ülkesi, odağı olmasının faturasını biz ödemek zorunda mıyız? Ödüyoruz. Daha da ödeyeceğe benziyoruz. Neyse çok fazla uzatmayayım ama, inanıyor musunuz bilmiyorum ama kıyamet gibi bir şey varsa gerçekten dünyada, Trump o kıyametin müsebbibi olabilir. Şu ana kadar yaptığı şeylerin içerisinde dünyaya ve insanlığa hayırlı hiçbir şey açıkçası görmedim. Bundan sonra da göreceğimizi sanmıyorum. Allah hepimizin yardımcısı olsun diyeyim.

Ve bugünün ithafı; her şey bir yana bir savaş karşıtı, I. Dünya Savaşı’na karşı çıkmasıyla başına gelmedik kalmamış Avrupalı bir aydın kadın: Rosa Luxemburg. Tabii ki Marksist, solcu, komünist artık ne derseniz. Avrupa’da aslen Polonyalı ve Polonyalı Yahudi bir ailenin kızı. Daha sonra Polonya’da sol hareketlerle ilişkisi nedeniyle ülkeyi terk edip Zürih’e gidiyor ve orada eğitim görüyor. Birçok konuda ekonomi, siyaset bayağı doktorasını yapıyor ve bir Almanla evleniyor 27 yaşında, Gustav Lübeck. Onunla birlikte Almanya’ya, Berlin’e yerleşiyorlar ve Alman vatandaşı oluyor. O tarihler tam Dünya Savaşı öncesi zamanlar, Avrupa’da sol hareketlerin çok güçlü olduğu zamanlar. Almanya da bunlardan birisi ve Almanya’da o sırada Sosyal Demokrat Parti çok güçlü fakat yükselen bir milliyetçi dalga var ve Sosyal Demokrat Parti de bu milliyetçi dalganın peşine kapılıyor. O şeyde Rosa Luxemburg ve bazı arkadaşları burada bir mesafe koyuyorlar ve zamanla da kopup 1914’te ‘‘Enternasyonal’’ diye bir hareket kuruyorlar. Sonra adı ‘‘Spartakistler’’ oluyor. Bir döneme damga vurmuş bir hareket. Tabii ki Sovyet Devrimi, Bolşevik Devrimi, hepsi aynı dönemlere denk geliyor ve devrimi hem bir taraftan destekleyip hem de sol açısından, kendi Marksizm açısından eleştirdiğini de biliyoruz. Çok önemli bir entelektüel ama sadece entelektüel değil, bir mücadele insanı, bir militan Rosa Luxemburg. Defalarca hapse giriyor, çıkıyor ve en sonunda 1919’da Ocak ayında en yakın yoldaşlarından Karl Liebknecht, tam söyleyemiyorum adını ama, onunla birlikte alıp götürülüyorlar ve öldürülüp bir köprüden bir kanala atılıyorlar. Öldüğünde kaç yaşında? 48 yaşında. Evet, 48 yaşında hayata veda ediyor ama Rosa Luxemburg adı hep yaşıyor. En önemli özelliği tekrar söylüyorum mücadeleci kişiliği, boyun eğmemesi, savaşa karşı çıkması ve bütün bunları yaparken de o dönemin Almanya’sında ya da Avrupa’sında bütün her şeye rağmen kadınların çok da önde olmadığı bir yerde kadın kimliği ile beraber bunu yapabiliyor olması. Trump’la biz uğraşırken tarihte böyle iyi ama hazin örnekler olduğunu da hatırlatmak istedim. Rosa Luxemburg’u saygıyla anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.