Haftaya Bakış (319): CHP’de değişimciler için tercih zamanı

İSTANBUL (Medyascope) – CHP’de “değişim” tartışmaları yeniden kritik bir aşamaya geldi. Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve gazeteci Kemal Can, CHP içindeki değişimciler ile mevcut yönetim arasındaki gerilimi, Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel ekseninde yaşanan güç mücadelesini, Parti Meclisi ve kurultay tartışmalarını değerlendirdi.

Video özeti

Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.

  • CHP’de değişim tartışmaları kritik bir aşamaya geldi ve mevcut yönetim ile değişimciler arasında gerilim artıyor.
  • Ruşen Çakır, disiplin süreçlerinin parti içindeki daha geniş bir tasfiye süreci olabileceğini belirtti.
  • Kemal Can, CHP içindeki krizlerin iktidardaki hukuk tanımazlıktan etkilendiğini savundu.
  • Parti içinde kalma veya yeni bir oluşuma yönelme arasında bir belirsizlik var.
  • Değişimcilerin yeni bir parti kurma potansiyeli mevcut, ancak bu süreç zorlu olabilir.

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve gazeteci Kemal Can, CHP’de başlatılan disiplin süreçleri, parti içindeki tasfiye iddiaları ve yeni parti tartışmalarını değerlendirdi. Ruşen Çakır, CHP MYK toplantısının ardından Mersin Mezitli Belediye Başkanı Serkan Tuncer ile Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan hakkında kesin çıkarma cezası istemiyle disipline sevk kararı alındığını belirterek, bunun parti içinde daha geniş kapsamlı bir tasfiye sürecinin işareti olabileceğini söyledi.

CHP’de yaşanan sürecin yalnızca parti içi bir kriz olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Kemal Can, “iktidardan tanınan hukuk ve kural tanımazlık anlayışının” CHP içerisindeki uygulamalarda da görüldüğünü savundu. Can, yazılı kuralların ve prosedürlerin güvence olmaktan çıktığını, çeşitli kararların fiilî durum yaratılarak uygulanmaya çalışıldığını ifade etti.

Haftaya Bakış (319): CHP'de değişimciler için tercih zamanı
Haftaya Bakış (319): CHP’de değişimciler için tercih zamanı

“Amaç, bir an önce gitsinler baskısı yaratmak”

Parti içinde kalıp mücadele etme ile yeni bir siyasi oluşuma yönelme arasında sıkışan bir tablo oluştuğunu söyleyen Can, sözlerine şöyle devam etti:

“Özellikle şu anda kıskaç ve abluka altında olan Özgür Özel ve seçilmiş CHP yönetimine yönelik hamlelerin temel amacının, rahatsızlık yaratarak bu ekibi belli kararları almaya mecbur bırakmak olduğunu düşünüyorum. Son Parti Meclisi toplantısında da, önemli sayıda üyenin istifasına rağmen toplantının gerçekleştirilmesi sonrasında, kulislere yansıyan bilgilere göre Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘Zaten bunlar gitmek istiyorlar, istifalar da bu yüzden’ dediği ifade edildi. Dolayısıyla hem bu tabloya hem de iktidar medyasındaki yoğun çabaya baktığımızda, atılan adımların giderek hızlandığını görüyoruz. Amaç, ‘bir an önce gitsinler’ baskısını yaratmak ve bu görüntüyü bir mecburiyet hâline dönüştürmek gibi görünüyor.”

CHP’de değişimciler için tercih zamanı

Ruşen Çakır, iktidarın CHP içindeki krizin sürmesini mi yoksa Özgür Özel ekibinin ayrılarak yeni bir parti kurmasını mı tercih ettiğinin net olmadığını ifade etti. Çakır, mevcut durumda CHP’nin kendi iç tartışmalarıyla gündemde kalmasının iktidar açısından avantaj sağlayabileceğini dile getirdi.

Çakır, olası bir yeni siyasi hareketin yalnızca CHP seçmeninden değil, kararsızlardan ve ilk kez oy kullanacak gençlerden de destek alma potansiyeline sahip olabileceğini söyledi. Kemal Can ise böyle bir ihtimalin teorik olarak mümkün olduğunu ancak yeni bir partinin kısa sürede örgütlenmesi ve güçlü bir siyasi marka hâline gelmesinin kolay olmayacağını belirtti.

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal
Can’la haftanın önemli olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.


Kemal Can: Merhaba Ruşen.


Ruşen Çakır: Biraz önce, ‘’atanmış CHP’’nin Sözcüsü Müslim Sarı bir
açıklama yaptı. Biliyorsun Kılıçdaroğlu MYK toplantısı yaptı. Bir önceki MYK
toplantısında 9 ihraç talebi ile Yüksek Disiplin Kuruluna sevk vardı.
Bugünkü toplantıda da birtakım isimlerin söz konusu olabileceği
söylenmişti. Müslim Sarı basın toplantısı da yapmadı. Sadece sosyal
medyadan paylaştı. İlginç. Mersin Mezitli Belediye Başkanı Serkan Tuncer
ile Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın tedbirli olarak kesin çıkarma
cezası istemiyle sevkine karar verildi. Tanju Özcan zaten çok şaşırtmadı
ama bir öncekinde biliyorsun iki grup başkan vekili, ‘’seçilmiş CHP’’nin çok
sayıda üst yöneticisi söz konusuydu. Onlara henüz sıra gelmedi ama
devam edeceğe benziyor. Bu ‘’arınma’’ dedikleri olayı ciddi bir şekilde
Disiplin Kurulu üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Diğer taraf, tüzüğe
referanslar vererek bunu yapamayacaklarını söylüyor, ama Kılıçdaroğlu
ekibinin tüzük çok fazla umurlarında değil biliyorsun. Özellikle parti
yönetiminde olan, Parti Meclisi üyesi olan ya da grup başkan vekili olan
kişilerin sevkinin, prosedürünün böyle olamayacağını söylüyorlardı. Daha
sonra da zaten dün Parti Meclisinden istifa ettiler.


Bu ihraç meselesinin şöyle bir inceliği var: İhraç kararı alınanların, özellikle
milletvekillerinin hemen hemen hepsinin hakkında fezlekeler var. Özgür
Özel dün Halk TV yayınında da bunu söyledi. Bunu fezlekelerin önünü
açma hamlesi olarak tanımlıyor ve doğrudan ya da dolaylı bir şekilde
değişimci ekipten çok kişinin bu yolla tasfiyesi, dokunulmazlıklarının
kaldırılması, hatta hapse atılmaları gibi bir plana işaret ediyorlar. Bu da
açıkçası beni hiç şaşırtmıyor. 21 Mayıs’tan bu yana Kılıçdaroğlu ve ekibinin
yapıp ettikleri, ekibin kendisi zaten, birtakım isimler görüyoruz ama
görmediklerimiz var. Mesela dün CHP Genel Merkezi’nde Müslim Sarı’nın
basın toplantısının ardından, meslektaşımız Yıldız Yazıcıoğlu’na adamın biri
aklı sıra sataştı. Sonra onun hiçbir yetkisi olmadığı açıklamasını yaptılar,
ama belli ki orada. Muhtemelen Müslim Sarı’nın danışmanıymış. Böyle
acayip bir yapı var ve ‘’arınma’’ diye bir tasfiyeyi öngörüyorlar anladığım
kadarıyla. Burada iki belediye başkanının bugün gündeme gelmesi, tabii ki
başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere cezaevindeki diğer belediye
başkanlarının disipline sevk edilme ihtimalini bize gösteriyor. Ne dersin?


Kemal Can: Birkaç boyutu var, sen de zaten değindin. İşin, böyle tüzük, yasa,
hukuk, prosedürler, mevcut düzen, birtakım uygulama esasları, yöntem,
plan, bir sürü faktör açısından bir tarafı var. Kılıçdaroğlu MYK’sı,
yapamayacakları iddia edilen ya da yaptıkları durumda geçersiz sayılacağı
varsayılan birtakım şeyleri yapıyor. Bu da aslında tanıdığımız bir durum.
Çünkü birkaç senedir daha da yoğunlaşmış biçimde, ama senelerdir
biliyoruz ki iktidarın yargı üzerindeki etkisi dolayısıyla, kanunların,
anayasanın izin vermediği, geçerli prosedürlerin kesinlikle mümkün
olmadığını söylediği, uzman hukukçuların ‘’asla yapılamaz’’ dediği pek çok
şeyi yapabildiğini gördük. Artık bu anlamdaki hukuki işleyiş ya da yasa,
tüzük, kuralların istismarı ya da uygulanmaması bir düzen hâline geldi. Bu
düzen, daha önce iktidar aracılığıyla muhalefete, muhalefet aktörlerine,
çeşitli kesimlere uygulanan, son yıllarda da CHP ablukasının en önemli
unsurlarından biri olan hadise, bugün artık CHP içerisinde CHP’nin atanmış
yönetimi tarafından da aynı biçimde kullanılan, üstlenilen bir yöntem hâline
geldi. Bir kere bunu görüyoruz. Kural tanımazlık, yazılı kuralları istediği gibi
yorumlamak, birilerine uygulanan şeyi başka bir durumda uygulamamak…
Mesela kurultay konusunda veya başka konularda ortaya çıkan talepleri
“Biz sadece bir mahkemenin atadığı heyetiz, onun kuralları ve kısıtlarıyla
bağlıyız” iddiasıyla reddederken, bir sürü yetkisi olmayan konuda adım
attığını görüyoruz. İktidardan tanıdığımız hukuk ve kural tanımazlık hâlinin
burada da kullanıma açıldığını görüyoruz. Daha önce YSK kararıyla
gündeme geldi. Grup toplantılarında denendi. Önce Meclis Başkanlığı bu
konuya girmedi, ama son olarak bu grup başkan vekillerinin görevden
alınması konusunda galiba şu anda Meclis Başkanlığı da CHP Kılıçdaroğlu
MYK’sının kararına uygun bir tasarrufta bulunacak gibi görünüyor. Bunlar
işin bir tarafı. İşin teknik ve hukuki tarafında hiçbir yazılı kuralın bir güvence
oluşturmadığı, keyfilik düzeninin CHP içerisindeki meselede de iktidarın
yardımıyla, ama bazen iktidarın yardımına da gerek olmadan aynı biçimde
uygulandığını görüyoruz.


İkinci mesele ise, bu yapılan hamlelerle, daha sonra bazı belediye
başkanlarına doğru genişletilecek bir tasfiye hamlesi oluşturuluyor. Bu
tasfiye hamlesi de, teknik ve hukuki olarak yapılıp yapılamayacağı ya da
mahkeme kararlarıyla geri dönülüp dönülmeyeceği ayrı tartışma konusu,
ama şu anda fiilî bir durum olarak o da uygulamada. Burada iki tane durum
ortaya çıkıyor. Birincisi, bu tür tasfiye hamleleri yapıldığı için, Özgür Özel ve
çevresinde “Artık burayı bırakalım, burada yapılacak bir şey yok” baskısı
artıyor. Çünkü en yakın ekibi bu tasfiye hamlesinin doğrudan muhatabı
olmuş durumda ve bu kural tanımaz biçimde devam edeceği anlaşılan
adımlar, burada artık hareket kabiliyetinin iyice sınırlanacağını gösteriyor.
Dolayısıyla bu kaçınılmaz olarak “Artık burayı bırakalım. Burada yapılacak
bir şey yok. Yeni parti ya da başka bir girişim için harekete geçelim, burada
direnmeyi bırakalım” baskısını artırıyor.


İkincisi, şimdilik direnerek partiyi geri alma iddiasından vazgeçmeme
pozisyonunda kalmaya niyet eden Özgür Özel’in de her aşamada hareket
alanı kısıtlanıyor. Partiyi, meclis grubundaki çoğunluk dışında parti
organlarını kullanarak parti genel başkanı olarak faaliyet yürütmeye devam
etmesinin bütün engelleri birer birer oluşturuluyor. Özellikle şu anda kıskaç
ve abluka altında olan Özgür Özel ya da seçilmiş CHP yönetimi, büyük bir
açmazın içine doğru sürükleniyor. Bugünkü programın başlığı da bu seçim
noktası ile ilgiliydi. Ben hâlâ yapılan adımların, rahatsızlık vererek Özgür
Özel ekibini hamleye zorlamak ya da hamleye mecbur etmek öncelikli
olduğu kanaatindeyim. Nitekim, önemli miktarda üyenin istifa etmesine
rağmen toplanan son Parti Meclisinde, Kılıçdaroğlu’nun “Zaten bunlar
gitmek istiyorlar, istifalar da o yüzden” dediği bilgisi geldi kulislerden. İktidar
medyasındaki çabadan da anlıyoruz ki bugüne kadar atılan adımların
yoğunlaşması ve hızlanması artık “Bu bir an önce gitsinler” baskısını
yaratmak ya da o görüntüyü bir mecburiyet hâline getirmek üzerine
kurgulanmış.


Ruşen Çakır : Kemal, burada araya girmek istiyorum. Şöyle bir soru var kafamda:
Birincisi, siyasi iktidar Özgür Özel ve arkadaşlarının ayrılıp yeni bir parti
kurmasını istiyor mu? İki, Kılıçdaroğlu ve ekibi gerçekten onların bir an önce
ayrılıp yeni bir parti kurmasını istiyor mu? Bu sorular 21 Mayıs’tan kısa bir
süre sonra hep kafamı kurcalıyordu. Özellikle Kılıçdaroğlu’ndan gelen
hamleler buna sevk ediyor ama hâlâ çok emin değilim. Mesela Erdoğan’ın
yeni bir partinin bir an önce kurulmasını istediğini hiç sanmıyorum. Bence
onun tercihi ‘’kalsınlar, birbirleriyle her salı günü kim grup toplantısı
yapacak, kim disipline verilecek, bununla devam etsinler’’ gibi bir
düşüncedir. Mesela il yönetimlerini almaya başlamadılar. MHP ne zamandır
yapıyor. En son Adana İl yönetimini feshetti. Atanmış CHP yönetimi bunu
yapmaya başlamadı, yarın öbür gün ona da başlayacaktır muhtemelen.
İktidarın tercihinin, ayrı partiden ziyade, içinde kazan gibi kaynayan bir parti
olduğu kanısındayım. Kılıçdaroğlu tarafının da tabii ki “Küçük olsun, bizim
olsun” mantığına sahip olduğunu söylemek mümkün. Ama yine de orada
bence bir soru var. İlk aklıma gelen şu: Ayrılıp gitseler ve hızlı bir şekilde
örgütlenseler ve bunda başarı elde etseler, öteki taraf, az sayıda milletvekili,
az sayıda toplumsal destek ile dımdızlak açıkta kalacak. Onların hızlı bir
şekilde gidilmesini istediklerine çok da emin değilim. Yaptıkları buna sevk
ediyor olabilir ama ‘’kalabildikleri kadar kalsınlar, nasıl olsa hiçbir yaptırım
güçleri yok’’ diye tutmak da istiyor olabilirler. Hâlâ kafamda bir cevap yok.
Senin var mı bilmiyorum.


Kemal Can: Bu konuda çok net bir cevap vermek zor. Çünkü sorduğun
soru dâhil, buna başka sorular da üretilebilir, hepsinin artı eksi tarafları var.
Şöyle düşün, ben öyle düşünüyorum. İktidar onu değil de bunu tercih eder
diyorsun ya, iktidar kendine, Kılıçdaroğlu’nu CHP’ye mutlak butlan kararıyla
kayyum olarak yerleştirdiği andan itibaren, aslında her iki durumdan da
faydalanabileceği bir tablo çıkarttı zaten. Dediğin gibi, iş biraz daha uzasın,
Özgür Özel ve ekibi parti içinde dirensin, parti içindeki gerilim devam etsin.
Bundan bir fayda sağlar. Yok, ayrılsınlar, ayrı bir parti kursunlar ama kalan
neyse, senin dediğin gibi, o ne kadar dımdızlak olur? ‘’Kılıçdaroğlu’nun da
bir toplumsal tabanı var’’ gibi bir iddiayla söylemiyorum ama sonuçta ne
olursa olsun geride bıraktığı bir şey var. Bir şeyi kaybetmiş olarak
başlıyorsun. Elindeki bir şeyi almışlar görüntüsüyle bir şeye başlıyorsun.
Bu süreç başladığı andan itibaren, bir alternatif faaliyetin örgütlenmesi,
bunun, CHP’nin bütününü içine alacak ama daha fazla aktörü de dâhil
edecek, sahiden iktidarı değiştirme yürüyüşünü başlatmış bir yapı hâlinde
bir nüve oluşmuş olsaydı, başka türlü düşünebilirdik. Ama şu anda, ne
olursa olsun başlandığı anda, bu tasfiyeler yüzünden CHP’yi bırakıp yeni bir
partiye mecbur kalmış olmak, bence, karşı taraf dımdızlak da olsa, ortalama
kararsız sıradan seçmen için, bir tür iktidarın kendi gücünü gösterdiği bir
şey olarak algılanacak. Küçük de olsa bir kısım insanın, kimi marka
aidiyetinden, kimi Özgür Özel ve ekibi ayrıldığı için partide kendine yer
bulacağı inancından, kimi isme ve partiye sadakatinden, kimi
kararsızlığından, şu ya da bu kadar insan geride bırakılırsa… Sadece para,
mal, mülk, binalar, teşkilatı saymıyorum, moral olarak geride bırakılmışlar…
Anketler çıkıyor, ikiye düşer, beşe düşer, neye düşerse düşsün, sonuçta
CHP’nin içerisinden çıkan, hiç de bir varlık gösterememiş Muharrem İnce
gibiler bir zarar verdiler, bunu gördük. Üstelik de büyük bir motivasyonla
tekrar rozet takılan Muharrem İnce’nin şimdi nasıl bir performansla geri
döndüğünü, “Ben bir yere gitmiyorum, burada kalıyorum” dediğini de
görüyoruz.


Ruşen Çakır: İstersen Muharrem İnce’nin ismini anma, konuşmaya
başlarım.


Kemal Can: Tamam şu anda çok büyük bir saldırı altındalar diye laf
söyleyemiyoruz, söylememek de gerekir, ama Lütfü Savaş’ı, Muhittin
Böcek’i ‘’illa aday yapacağız’’ ısrarında bulunup, sonra da törenle Muharrem
İnce’yi geri alan da Özgür Özel yönetimiydi, bunu da hatırlamak lazım.


Ruşen Çakır: Evet, Hatırlamak ve hatırlatmak da lazım.


Kemal Can: Hakikaten bu konuda o zaman ne kadar çok tartışma oluştu ve
o tartışmalarda nasıl argümanlar kullanıldı? Neyse. Geride bir şey
bırakmanın bir maliyeti var her zaman. Zaten Özgür Özel sürekli olarak
“Önceliğimiz partiyi geri almak” diyor. Bunu derken önemli olan şu: Hani
hep tartışıyorduk ya ‘’bu iktidar seçimle değişir mi, bu iktidar yenilse bile
oradan iner mi?’’ tartışmasında bir karşılığı var bunun. Sizin elinizden parti
alınmışken, yargı kararı, Kılıçdaroğlu marifeti veya hainler, şu bu eliyle
elinizden iki kere, üç kere seçilmiş olduğunuz makamı alabilen bir iktidara
karşı mücadeleye başlıyorsunuz ve bu tura onu bırakarak başlıyorsunuz.
Bu, bence moral olarak önemli bir şey. Dolayısıyla partiyi geri alma fikrinden
vazgeçmemek çok yanlış değil. Çünkü vazgeçtiğinizde, evet, hafifleyebilirsiniz, ama orada önünüze neler çıkartılacağını da bilmiyoruz.


Çok heveskâr birtakım çevreler var. O heveskâr çevrelerin hepsinin aynı
niyetlerle davrandığını da düşünmüyorum. Hepsinin farklı farklı ajandaları
var. Yeni parti ihtimalini çok canlı tutmaya çalışan çevrelerin hepsi, aynı
rotada ve aynı heveste değiller; başka başka ajandaları var.
Şimdi yeniden baskın erken seçim ihtimallerinden bahsediliyor. Özgür Özel
ekibinin hemen ayrıldığı zaman, kurultay sürecini birdenbire başlatıp
“Kurultayı da yapıyoruz” deyip bir kısım insanı içeride tutmaya… Parti
Meclisinde yaşadığımız olayı düşün. “Parti Meclisinden 29 kişi istifa ederse
Parti Meclisi çalışamaz” dediler. Ne oldu? İstifa etti 29 kişi, “Parti Meclisi
çalışır” dediler. ‘’Hadi bakalım, ne olacak durumu?’’ ortaya çıktı.
Anlatabiliyor muyum? Sonuçta “Kurallar öyle, biz gittiğimiz zaman büyük bir
gövdeyi götürürüz” dendi ama, istifalar olduktan iki gün sonra, hazır bir sürü
insan da istifa etmiş, kongrelerde, kurultay sürecinde daha avantajlı bir
duruma geçeceğine inanan Kılıçdaroğlu ekibi, birdenbire kurultay silahını
terse çevirip, bir kısım ismin teşkilat bazında, tabanda da CHP’de kalmasını
sağlayabilir. Böyle riskler var. Bunların hepsinin iyi hesaplanması, iyi
tartılması gerekir.


Senin söylediğin soru bence çok anlamlı. Ama iktidarın bu konuda biraz
daha eli rahat. Çünkü her iki durumda seçim tarihine kendisi karar vereceği
için ve eğer bu aritmetikten, küçük de olsa Meclisteki sayısal kontrolü
sağlayabilecek kadar milletvekili desteğiyle bir tablo çıkartabiliyorsa ve
seçim kararını, seçim tarihini belirleme imkânına sahip olursa, her iki
ihtimalde de kendisine avantaj yaratabilecek fırsatları yedekte tutacak. Bu,
Kılıçdaroğlu açısından problem yaratabilir. İstifalar gittiğinde boş bir partinin
başında kalabilir. Ama istifalar olmadan o partiyi yönetemez hâlde devam
etmesi de başka bir ihtimal. Şimdi tasfiyelerle hızlı bir atak yapıyor ama
nereye kadar varacak? Mesela Kılıçdaroğlu yarın öbür gün teşkilatları
toplamaya kalktığında nasıl bir sonuç alacak? Şimdi CHP binasına
saklanmış, MYK’sını toplamış, oradan birtakım kararlar çıkartıyor. Ama
sahiden partiyi şu anda yönetebilir olduğunun hiçbir işareti yok. Şu anda
sadece tasfiyeleri, operasyonu yürütüyor, partiyi yönetmiyor. Kılıçdaroğlu
kayyum olarak atandıktan sonra da bir sürü CHP’li belediyeye operasyon
oldu. (üç oldu galiba, biri İzmir, biri Silivri), belki önümüzdeki günlerde başka
yere yeni operasyonlar alacak, bunlara bile cevap veremez durumda şu
anda.


Ruşen Çakır: Müslim Sarı, Silivri operasyonu için bugün “Yakından takip
ediyoruz” diye bir açıklama yapmış.


Kemal Can: Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki insan hakları ihlallerini ya da
hukuksuz uygulamaları takip etmesi gibi.


Ruşen Çakır: Evet, aynen öyle. Buradaki sorun şu: Müslim Sarı “Silivri
Belediyemize yönelik yakından takip ediyoruz. Hukukun üstünlüğü,
masumiyet karinesi ve adil yargılama hakkı vazgeçilmezdir. Sürecin siyasi
tartışmalardan uzak, şeffaf, tarafsız ve hukuk kuralları çerçevesinde
yürütülmesinin takipçisi olmaya devam edeceğiz” diyor.


Kemal Can: Süreç hukukiymiş yani.


Ruşen Çakır: Evet.


Kemal Can: Siyasileştirmemek lazımmış.


Ruşen Çakır: Kemal, yeni partiden söz edelim. Sen de demin söyledin,
Özgür Özel ısrarlı bir şekilde “Sonuna kadar bunu yoklayacağız,
zorlayacağız” diyor. Onu biliyoruz. Ama tabandan çok ciddi bir şekilde “Artık
bir şey yapalım” diyenler var. Ortada şöyle bir soru var: Geçenlerde ben bir
yayında bunu ele aldım ve Millî Görüş’ün yenilikçilerini
AKP ile kıyasladım. Hatırlarsın, o dönemde Fazilet Partisi de kapatıldıktan
sonra Yenilikçiler Saadet Partisi’ne geçmedi, AK Parti’yi kurdular. İlk olarak
“Acaba Millî Görüşün oylarını kim alacak, ne kadarını kim alacak?” şeklinde
bir soru soruluyordu. Ama sonra AK Parti, Fazilet Partisi’nin son seçimde
aldığı oyun çok üstünde bir oyla tek başına iktidara geldi. Şimdi yeni
kurulacak parti meselesinde de sanıyorum esas tartışılması gereken
hususlardan birisi de bu: ‘’CHP oylarının ne kadarını kim alacak?’’
sorusundan öte, yeni partinin… Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinin böyle bir imkânı
olacağını hiçbir şekilde düşünmüyorum. Yani CHP’ye oy vermeyen
insanlardan, “Özgür Özel ve arkadaşları gitti, artık CHP’ye oy verebiliriz”
diyecek hiç kimsenin çıkacağını sanmıyorum. Ama yeni kurulacak bir
partinin, CHP’nin tabanından da öteye, özellikle kararsız seçmende ve genç
seçmende, ilk defa oy kullanacak seçmende bir çekim gücü yaratma
ihtimaline ne dersin? Bence önemli bir husus. Olup olmayacağını
bilmiyorum ama teorik olarak böyle bir imkân var sanki.


Kemal Can: Evet, tam da söylediğin gibi, teorik olarak böyle bir imkân var.
Ama o koşulların diğer faktörlerle birlikte nasıl biçimleneceğini henüz
bilmiyoruz. Çünkü sonuçta teorik olarak böyle bir imkân var, ama teorik
olarak AK Parti’nin iktidar olduğu dönemdeki sayısal tablonun, şu anda
geçerli olamayacağı riski de var. Çünkü hatırlarsan AKP %34’le tek başına
iktidar oldu. Bu %50+1’li başkanlık sistemi mantığı içerisinde iktidarı
değiştirebilecek bir oy kalabalığını toplayabilmek, %50’lerin üzerine çıkmak
demek. Kararsızları etkileyecek olan faktör, bu uygulanan hukuksuzluklara
itiraz ve değişim talebi mi olacak, yoksa iktidarın gücünü toparladığına ve
istediğini yapabileceğine olan inanç mı olacak? Yani ‘’kararsızlar neye
bakacak?’’ konusundaki belirsizlik bu ikilemi ortaya çıkartıyor. ‘’Özgür Özel
defalarca Kılıçdaroğlu’nu yenmiş, İmamoğlu iki kere İstanbul’da Erdoğan’ı
yenmiş ‘’söylemini devam ettirebilmek, hiç yenilmemekle mümkün. Çünkü
‘’eğer isterse, o yenilgileri kabul etmeyip, onların kazandıklarını bile
ellerinden alabilecek bir güce sahip olduğu’’ inancı, kararsız seçmeni nasıl
etkileyecek bunu görmemiz lazım.


Şimdi herkes çok inançlı ve hevesli, bu konuda da bir potansiyel olduğunun
farkındayım, ama parti kurma işleri ve o partiyi bir marka olarak yerleştirme
işleri sanıldığı kadar da kolay olmayabilir. Çünkü o zeminin hangi takvimde,
hangi koşullarda gelişeceğini henüz bilmiyoruz ve bunun hazırlığı da çok
yapılmış gibi görünmüyor açıkçası. O yüzden ben, teorik riskleri de
hesaplayarak yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Evet,
yaklaşım olarak böyle. Ben de şuna inanıyorum: Türkiye’deki genel
seçmenin, kuvvetli bir itiraz arkasında toplanma eğiliminin sanıldığından
büyük olduğunu söylüyorum. Türkiye’de siyaset yorumcuları çok uzun bir
süredir hep şunu anlatıyorlar: ‘’Türkiye’de aslında seçmen böyle şeylere
bakmaz, seçmen vaatlere bakar, gelecek tasarımına bakar, ona göre karar
verir.’’ Ben çok o kanaatte değilim. Ben, hakikaten kuvvetli bir itiraz
potansiyelinin çok önemli bir dalga yaratabileceğini düşünüyorum. Ama
açıkçası, bırak parti örgütlenmesini, geçen bir yılda çok yüksek bir
performans gösteren Özgür Özel’e rağmen, bütün toplumsal muhalefeti
arkasına toplamış bir itiraz potansiyelinin yürüyüşe geçtiği resmi şu anda ne
yazık ki oluşmadı. Eğer iddia edildiği gibi oluşmuş olsaydı, iktidar bu
adımları attığında yer yerinden oynardı. Ama gördüğümüz gibi yer yerinden
oynamıyor.


Ruşen Çakır: Peki Kemal, Kılıçdaroğlu ve ekibinin olduğu yerde bir gelecek
olma ihtimali var mı?


Kemal Can: Yok, öyle bir geleceğin peşini de sürmüyorlar. Demin söyledim,
ya, Kılıçdaroğlu şu anda CHP’yi yönetmeye çalışmıyor, operasyonu
yürütmeye çalışıyor. Şu anda yürütülmekte olan bir operasyon var.
Kılıçdaroğlu bu operasyon için görevlendirilmiş. Dolayısıyla yürütmeye ve
yönetmeye çalıştığı şey bu.


Ruşen Çakır: Kılıçdaroğlu salı günü grup toplantısını genel merkezde
yapmak zorunda kaldı. Orada yaptığı konuşma, daha önce bayramda genel
merkezde yaptığı konuşma, salı günü bir de genel merkezde yaptığı
konuşma… ‘’Berbat’’ sıfatı aklıma geliyor.


Kemal Can: Tamam işte sorunun cevabı orada. Sonuçta bir siyasi gelecek
uman ya da bunun için hareket eden, hatta iddia edildiği gibi makam ve
koltuk peşinde olan birinin bile yapmayacağı kadar tuhaf konuşmalar.
Çünkü siyasi bir ikbal bekliyorsanız, kendi pozisyonunuzu ilerletecek bir
siyasi tasarımın içinde olduğunuzu düşünüyorsanız bile, inanmasanız ya da
sahiden öyle bir niyetiniz olmasa bile en azından ‘’öyleymiş’’ gibi yaparsınız.
Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarında “mış gibi”yi bile görmüyoruz. İktidar için
söylenmiş bir tane cümle yok. CHP yürüyüşü başlatmaktan bahsediyor.
Yürüyüp de nereye gideceğine ilişkin bir şey yok. Nereden başlayıp nereye
yürüyor? Arınma hikâyelerinin hiçbir inandırıcılığı yok. Dolayısıyla, usulen
bile olsa hiç olmazsa, bunu bir kılıfına uydurmak, biraz sanki ‘’öyleymiş’’ gibi
yapmak… Bunu bile yapılmadığı bir zemin. Tam tersine daha da ileri gidip,
ideolojik, idari, hukuki, siyasi her veçhede, iktidar söylemini gayet
içselleştiren bir konuşmaydı. En son işi Osmanlı meselesine kadar vardırdı.
Bülent Kuşoğlu’nun, Cansu Çamlıbel’in yaptığı o meşhur söyleşide söylediği
gibi, Türkiye’de o akıl kimse, -buna ister ‘’Erdoğan’ın aklı’’ deyin, ister
‘’devletin aklı’’ deyin, ister ‘’Amerika’nın aklı’’ deyin-, o tasarımın içerisindeki
pozisyonu, kendisine biçilen ya da kendisinin yapmasını lüzumlu gördüğü
görevi ifa etmek, o işi yönetmekle ilgili şu anda bütün refleks. Dolayısıyla
konuşmalarında hiçbir siyasi mesaj yok, çünkü siyasi bir dert yok işin içinde.


Ruşen Çakır: Evet Kemal, noktayı koyalım. Bu kadar üst üste CHP’yi
konuşmak hiçbir zaman aklımda yoktu. Helal olsun, siyasi iktidar çok kolay
bir şekilde becerdi. Bekletti, bekledi, pat diye ‘’mutlak butlan’’ diye bir şey
verdi. Erdoğan’ın konuşmalarını görüyorsundur, sürekli ‘’Atatürk’ün partisi
bu mu?’’ diye dalga geçiyor. Yarın öbür gün, Kılıçdaroğlu’nu biraz
güçlendirmek için ona yönelik birtakım sert çıkışlar yapacağını,
Kılıçdaroğlu’nun da Erdoğan’a yönelik sert çıkışları olacağını tahmin
ediyorum, ama oradan bir ekmek çıkmaz herhâlde. Artık şu anda
Kılıçdaroğlu’nun atandığı Cumhuriyet Halk Partisi’nin, değil ana muhalefet,
muhalefet partisi olduğunu bile söylemek mümkün değil.

Kemal Can: Ben, o senin dediğin türden hamlelere bile ihtiyaç olacağından
emin değilim. Çünkü artık öyle bir zemine geldi ki, siyaset diye konuşuyoruz
ama bahsedilen şey siyasetin o kadar uzağında ki. Siyasetin en temel
şeylerinden biri, bir kanaat oluşturmak, insanları ikna etmek ya da çok
moda tabiriyle ‘’rıza üretmek, ‘’destek temin etmek. Böyle şeylerin hiçbiri
geçerli değil. İktidarın da böyle bir meselesi yok. İktidar yapabildiklerini
gayet net biçimde yapıyor. Ama ‘’siyaset dışı araçları kullanarak her
istediğini yapıyor’’ görüntüsü, istediği siyasi neticeyi almaya yetecek demek
değil. Buradaki problem, bugün de tartıştığımız gibi, aktörlerin, içine girdiği
açmazlar yüzünden, bu sarmalın dışına çıkıp bağımsız pozisyonlar
alamamasından kaynaklanıyor. Hakikaten bu yürüyüş çok daha önce
başlamış olmalıydı. İster başka parti olacak olsun ister CHP, bu aylarca
‘’mutlak butlan kararı çıktı, bekletiliyor’’ kulislerini, şu anda Özgür Özel’in
yakınında olan isimler, gazeteci arkadaşlarımıza durmadan anlatıyorlardı.
Bu tam Bahçeli’nin çeşitli hukuki mülahazalarla yaptığı eleştirileri bize
anlatıp, Erdoğan’a söylememesi gibi. ‘’Mutlak butlan geliyor geliyor’’ diye
gazetecilere niye anlatıyorsunuz? Bunun gereğini, hazırlığını yapın’’ demek
gerekir. Yine aynı şeye geliyor. Tabii şu anda onları eleştirmek çok saçma
ve gerekli değil, ama insan da biraz öyle düşünmekten kendini alamıyor.


Ruşen Çakır: Evet Kemal, çok teşekkürler. Noktayı koyalım. İzleyicilerimize de
teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş