Cumhuriyet Halk Partisi 17 yıl aradan sonra programını yeniliyor. Geçen hafta lansman toplantısıyla kurultayda delegelerin onayına sunulacak olan taslak tanıtıldı. Genel Sekreter Selin Sayek Böke güçlü bir sunum yaptı.

Lakin memleket gündemi yeni CHP programının layıkıyla tartışılmasına engel oldu. Sunumun yapıldığı gün aynı zamanda kamuoyunun CHP İmralı’ya gidecek mi sorusuna yanıt aldığı gün oldu. Takip eden günlerde de son seçimin birinci partisinin programının yeterince tartışılmadığına tanık olduk. Üstelik bu sadece sokaktaki vatandaş değil eli kalem tutanlar, siyasi gözlemci ve yorumcular bakımından da böyle. Türkiye’de demokratik tartışma ortamının zayıflatılması tartışmaların niteliğini düşürüyor, siyasi gündemi sığlaştırıyor ve entelektüel üretime yönelik ilgi ve talebi zayıflatıyor. Bu tür konular adeta lüks kaçıyor.
Tabii istisnalar da oldu. Örsan Öymen Cumhuriyet’teki köşesinde yeni programdaki laiklik tanımının 2008 programındaki, hatta mevcut anayasadaki laiklik tanımlarının bile gerisinde kaldığına dair eleştiride bulundu. Soner Yalçın ise yeni programı ekonomi politikaları bakımından sol bir çizgiye yöneldiği için överken “Türk milleti” kavramını ihmal ettiği gerekçesiyle, yani Altı Ok’tan biri olan milliyetçilik bağlamında eleştirdi.
Öymen ve Yalçın’ın eleştirileri yeni programın Giriş bölümündeki Altı Ok alt başlığına yöneliyor. Burası eski ve yeni programlar arasındaki yegâne biçimsel benzerliğin olduğu yer. Her iki program da CHP’nin ideolojisini besleyen üç ana kaynak olarak Atatürk devrimleri ve Altı Ok’u, sosyal demokrasinin evrensel değerlerini, Anadolu ve Rumeli’nin tarihsel felsefi birikimini yani Anadolu Aydınlanması’nı zikrediyor. Ve elbette her iki program da başlangıç bölümlerinde Altı Ok’un güncel koşullarda nasıl yorumlanması gerektiğini belirtiyor.
- CHP’de iktidar kurultayı hazırlığı: Özgür Özel’in seçim kadrosu mesaisi
- CHP’nin “iktidara hazırlık kurultayı” 28-30 Kasım’da: Özgür Özel iki yılda dördüncü kez genel başkan seçilme hazırlığında
- CHP “değişim” demeye devam edecek: Kasımda kadrolarda köklü değişiklik, gölge kabineye yeni ayar
- CHP parti programını tanıttı: “Çökmüş devlet mekanizmasına karşı bir itiraz”
Elbette CHP-dışı kimi kesimlerden bu ilkelerin demode olduğuna dair görüşler gelebilir, geçmişte de çok geldi. Ancak adı üzerinde, onlar partinin dışındaki kesimlerdir. Hem cumhuriyet değerleri ve Atatürk’e toplumun gitgide genişleyen bir çoğunluğunun sahip çıkması, hem CHP tabanı ve örgütünün partinin tarihsel kök ve sembollerine güçlü bir biçimde bağlı olması, hem de yeni programın 128 sayfadan oluşan metin kısmında 4 sayfa ayrılmasından dolayı Altı Ok’un salt sembolik açıdan değil işlerlik bakımından da önemli olduğunu kabul etmek gerekiyor (önceki programda 333 sayfanın 7’si ayrılmıştı).

Ben de bir yurttaş olarak 2025 Türkiyesi’nde Altı Ok’tan ne anladığımı sizlerle paylaşmak isterim.
Cumhuriyetçilik: İnsanı zincirlerinden kurtarmak
Demokratikleşme süreçlerini önce burjuvazinin, ardından işçi sınıfının egemen sınıflarla uzlaşması biçiminde tecrübe eden toplumlarda monarşilerin sembolikleşerek varlığını sürdürdüğü görülür. Böylesi bir uzlaşmanın gerçekleşmediği toplumlarda devrim, iç savaş, faşist rejim, yabancı işgali, çok-uluslu imparatorluğun dağılması ya da sömürge olmaktan çıkıp bağımsızlığı kazanma gibi dönüm noktalarının ardından rejimin cumhuriyet olması söz konusudur.
Birinci Dünya Savaşı sonrası Çarlık Rusyası ve Avusturya-Macaristan ile beraber varlığı son bulan karasal çok-uluslu Osmanlı İmparatorluğu içinden Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkması Atatürk’ün devrimciliğinin ürünüdür. Milli Mücadele’nin yalnızca yabancı işgalcilere karşı verilmediği, aynı zamanda Osmanlı Hükümeti ve yerli müttefiklerine karşı yürütülen bir iç savaş niteliğinde olduğu unutulmamalıdır.
Cumhuriyetçilik en dar tanımıyla siyasal güç ve egemenliğin belli hanedanlarda toplanmaması, kalıtsal olarak aktarılmamasıdır. Daha geniş anlamda ise eşit yurttaşlığın hayata geçmesidir. Ancak yurttaşlar arasındaki eşitliği kağıt üzerinde sağlamak, onun gerçekten hayata geçmesi anlamına gelmez. Kamusal eğitim sistemiyle yetenekli çocukların yitip gitmesinin önüne geçerek sınıfsal hareketliliği sağlamak, yükseköğretimde kamusal barınma imkanlarıyla öğrencilerin haysiyetli bir yaşantı sürmelerine katkıda bulunmak, kamusal sağlık sistemiyle toplumun en yoksul kesimlerinin bile nitelikli tedaviye erişimini sağlamak vb. adımlar cumhuriyetimizin “kimsesizlerin kimsesi” olmasını sağlayacaktır.
Devlet dezavantajlı kesimlerin ataerkil düzen, cemaatler, illegal çıkar grupları, eski ve yeni nesil mafyalar, ayrımcılıktan beslenen kesimler vb. “eşitlik karşıtı” odaklar tarafından boyunduruk altına alınmaması için uyanık olmalıdır.
Atatürk, “Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuskâr insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide müstenid olduğu için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir” sözüyle, ancak zincirlerinden kurtulmuş insanların erdemli ve namuslu olabileceğini vurgular. İnsanları zincirlerinden kurtaramayan bir cumhuriyet, cumhuriyet değildir.
Laiklik: Devleti inançlar karşısında tarafsızlaştırmak
Laiklik devlet yönetiminin, hukuk kurallarının ve kamu düzeninin dinî esaslara dayanmamasıdır. Laik bir rejimde yurttaşların inanma ve inanmama özgürlüğü güvence altındadır. İnanç özgürlüğü düşünce ve ifade özgürlüğünü sınırlayamaz. Düşünce ve ifade özgürlüğü de herhangi bir inancın mensuplarına yönelik nefret suçuna alet edilemez.
İnanç ve ibadet özgürlüğü bireysel ya da kolektif olarak kullanılır, inanç temelli örgütlenmelere hukuk kuralları çerçevesinde izin verilir. Ancak bu oluşumların, rutin faaliyetlerini yürütmeleri için gerekenin ötesinde taşınır ve taşınmaz varlıklar elde etmelerinin, bir diğer deyişle sermaye birikim modeli kurarak holdingleşmelerinin önüne geçilmelidir. İnanç temelli örgütlenmeler okul kurmamalı, yurt işletmemelidir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na alternatif oluşturacak eğitim-öğretim faaliyetlerine izin verilmemelidir. Kamuda çalışan mensuplarının, kamu yönetiminin kanunlarla belirlenmiş hiyerarşisine alternatif oluşturacak paralel örgütlenmelere gitmeleri halinde kanuni takibat uygulanmalıdır.
Laik bir devlet yurttaşlarının hayat tarzına, giyim kuşamına, yediğine içtiğine karışmaz. İmam-hatip liselerinin sayısı ve kontenjanı velilerin talebine göre belirlenmelidir. 12 Eylül darbesinin ürünü olan ve AİHM kararlarında da hak ihlali olarak tanımlanan ilk ve orta öğretimde zorunlu din dersi kaldırılmalıdır. Cemevlerine ibadethane statüsü sağlanmalıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ülkemizdeki her inancı temsil eden çoğulcu bir yapıya kavuşmalıdır. DİB’in hizmetlerinden yararlanmak isteyen yurttaşlar, isteğe bağlı bir Diyanet Katkı Payı ödemelidir. DİB’in bütçesi, taşınmazları, faaliyetleri ve personel sayısı tamamen halktan toplanan Diyanet Katkı Payı tutarına göre düzenlenmelidir. Toplanan meblağın personel sayısında azalmayı gerektirdiği hallerde DİB personeli diğer kamu kurumlarında istihdam edilmelidir.
Halkçılık: Sosyal yardım değil yeniden-bölüşüm
Halkçılık CHP’ye Meşrutiyet dönemi entelektüel ortamından miras kalan, ancak Tek Parti dönemindeki içeriği CHP’nin sola yöneldiği 1960’lı ve 70’li yıllardaki içeriğinden farklı olan bir ilkedir.
Çarlık Rusyası’ndaki Narodnik hareketinden esinlenen halkçılık düşüncesi kimi İttihatçı aydınları etkilemiş, oradan da cumhuriyete intikal etmiştir. Aydınların halka gitmesi, halkın kültür ve değerlerinin yüceltilmesi, toplumsal kurtuluşun köyden başlaması fikri burada esastır. Dilde sadeleşme reformları, Halkevleri ve Köy Enstitülerinin kurulması gibi atılımların düşünsel arka planında halkçılık yer alır. Hatta Latin harflerine geçişin ardında da halkçı bir vizyon vardır; okuma-yazmanın seçkinlerin sahip olduğu bir ayrıcalık olmaktan çıkartılması, halka yönelik bir eğitim seferberliği başlatılması amaçlanmıştır. Keza cumhuriyetin ilk yıllarında kısıtlı olanaklara rağmen salgın ve bulaşıcı hastalıklarla mücadeleye önem verilmesinde de halkçılığın izini görürüz.
Atatürk dönemi halkçılığına ideolojik rengini veren, Emile Durkheim’ın görüşlerinden etkilenen Ziya Gökalp’in savunduğu solidarist düşüncedir. Buna göre toplumda sınıf çatışması engellenmeli, farklı sınıflar birbirleriyle dayanışma içinde olmalı, teşebbüs özgürlüğü korunmalı ancak devlet gerektiğinde ekonomiye müdahale ederek halkın yaşam standartlarını korumalıdır.
1960’lardan itibaren ise halkçılık sol bir içerik kazandı, farklı toplumsal sınıfların çıkar çatışmasını yadsıyan yaklaşımdan uzaklaşarak emekçi sınıfların koşullarının iyileşmesi hedefini benimsedi. CHP’nin 1969, 73 ve 77 seçim bildirgelerinde bu net biçimde ifade edilir.
Neoliberal politikaların egemen olduğu 1980’li ve 90’lı yıllarda halkçılık bir tür dinozorluk addedildi, piyasa ve birey halkın önüne geçti. AKP’li yıllar ise “millet”in “halk”ın önüne konduğu, bu yolla da her türlü sınıfsal eşitsizlik ve sömürünün dinsel-muhafazakâr bir örtüyle kapatıldığı dönem oldu.
Emeğin ulusal gelirden aldığı payın sermaye karşısında sürekli gerilediği ve enflasyonun halktan sermayeye servet transfer mekanizması işlevi gördüğü günümüz Türkiyesi’nde halkçılığı, sosyal yardımlardan ibaret bir vizyonu aşan yeniden-bölüşümcü politikalarla şekillendirmek zorunluluktur.
Ulusçuluk: Yurttaşlık temelli, ayrımcılığı reddeden bir milliyetçilik
Kuruluşunun cumhuriyetin ilanından 1,5 ay önce gerçekleşmesinden ötürü kendini cumhuriyeti kuran parti olarak tanımlayan CHP, hayati ve bir o kadar da zorlu bir tarihsel misyonu daha üstlenmişti: Ulus inşası.
Sanayileşmeyi ıskalayan ve geç uluslaşan Balkan ve Ortadoğu toplumlarıyla karşılaştırılınca, Osmanlı-Türk aydınlarının kendilerini imparatorluğun asli unsuru görmelerinden ötürü Türk ulusal kimliğinin yeşermesi ülkemizde gecikmeli olmuştur. Günümüzde milliyetçilik ilerici-demokrat çevreler nezdinde, dünya genelinde yüz yıl önce ifade ettiğinden daha olumsuz bir tınıya sahiptir. Ancak her olgu ve kavram kendi tarihselliği içinde değerlendirilmelidir. 20. Yüzyıl boyunca yabana atılmayacak modernleşme deneyimleri yaşamış Ortadoğu ülkelerinde dahi ulus-inşa sürecinin başarısız olmasının kanlı ve yıkıcı sonuçları pek çok tarihi ve güncel kesitte ortaya çıktı.
Ulus-devletin ve onun kurucu ideolojisinin kimi alt kimlikleri baskıladığı eleştirileri hem Türkiye hem de pek çok Balkan, Kafkas ve Ortadoğu ülkesi için dile getirilebilir, bunlar kısmen haklı da olabilir. Ama ulus kavramını kendi tarihselliği içinde kategorik olarak sorunlu ilan etmek, modernite öncesi bir imparatorluk kozmopolitizmini, çok-hukukluluğu, kimliksel kabileciliği savunmak anlamına gelir. Post-modern kimlik siyaseti de esasen ilerici görünümlü tezlerle toplumsal atomizasyonu savunmaktadır. Post-modern sol ile CHP’nin tarihten bugüne bağlı olduğu modernist sol paradigma arasındaki bakış açısı farkı şudur: Türkiye’de “halklar” değil halk vardır, Kürt yurttaşlar da ulusun ayrılmaz parçasıdır.
Türkiye’yi, her birine kolektif statü ve haklar tanınacak “halklar”dan müteşekkil görmek Lübnanlaşmanın yolunu açar. Topluma reçete olarak sunulan bir diğer formül olan Türk-Kürt-Arap ittifakı ise gereksiz bir kozmopolitleşme, Ortadoğululaşma, toplumun seküler evrimleşmesine karşı tepeden dayatılan bir dinselleşme ve uzun vadede toplumsal ayrışma hatta bölünme anlamına gelir.
Türkiye’deki her kimlikten yurttaşların dillerini özgürce kullanması, kültürlerini özgürce geliştirmesi için gerekli imkanlar —kamu bütçesinden de katkıyla—sağlanmalıdır. Silaha başvurulmadığı ve şiddet tehdidinde bulunulmadığı sürece en aykırı görüşlerin bile savunulabileceği demokratik standartlar hedeflenmelidir. Zıt fikirlerin birbirlerinin yaşam hakkını tanıdığı bir demokratik düzen ulusal birliğe tehdit değil, tam aksine birliğimizin çimentosu olur.
Çağdaş ulusçuluk anlayışı yurttaşlık-temelli, anayasal milliyetçiliktir. Kürt sorununun varlığını kabul etmeye engel değildir. Tüm insanlığın esenliğine katkıda bulunmayı hedefler. Dünyanın her yerinde emperyalist sömürüye karşı çıkar, tüm ulusların bağımsızlığını savunur.
Ülkemizin ulusal bağımsızlığı ve egemenliği sağlam ekonomik temellere dayanmak zorundadır. Küresel ekonominin gerçekleri göz ardı edilmeden dışa bağımlılığın azaltılması hedeflenmelidir.
Çağdaş ulusçuluk Anadolu ve Trakya’nın Hititlerden cumhuriyete uzanan binlerce yıllık uygarlık birikimini ve kültürel harmanını, bu topraklarda var olmuş hiçbir medeniyeti dışlamadan, övünçle sahiplenir.
Devrimcilik: Çağın gerçekliğini okuyabilmek
Toplumsal gelişme ve özgürleşme önünde engelleyici ve geciktirici her türlü odakla mücadele etmek devrimciliğin gereğidir.
CHP tarafından 1943’te yayınlanan Yirmi Yıl İçinde Cumhuriyet Halk Partisi adlı broşürdeki şu cümleler bize bugün de yol göstermektedir:
“Sosyal gelişmelerde ilerlemelerin kesin olarak belli merhalelerden geçmek suretiyle, adım adım, tedrici bir şekilde gerçekleşeceği fikri yanlıştır. Bu yanlış kanaat, sosyal hayatta tesir yapma mevkiinde olanların enerjisini de kıracağı için tehlikelidir.”
Dünyamız 19. Yüzyıl’da ilki buhar gücünün, ikincisi de elektrik ve petrolün kullanımına dayanan iki sanayi devrimi yaşadı. Üçüncü sanayi devrimi 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısında, elektronikleşme/dijitalleşme ile şekillendi. Şimdi 21. Yüzyıl’ın ikinci çeyreğindeyiz. İmalat ile dijitalleşmenin iç içe geçtiği, yapay zekanın yaşamın her alanında belirleyici olmaya başladığı, nadir toprak elementlerinin petrolün yerini almakta olduğu bir evredeyiz. Dördüncü sanayi devrimi olarak adlandırılan bu dönemde nanoteknoloji, biyoteknoloji, üç boyutlu yazıcılar, otonom araç ve silahlar gibi pek çok yenilik yaşamımızı dönüştürüyor.
Devrimcilik ilkesinin Dördüncü Sanayi Devrimi koşullarındaki anlamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin 21. Yüzyıl’da ayakta kalabilmesi, dahası dünyanın birinci ligine katılabilmesinin koşullarını yaratmaktır. Milli eğitim sistemimiz çağdışı baskılardan, çağdışı içerikten arındırılmalıdır. Kız çocuklarının okullaşmasından kadın istihdamına kadar her alanda cinsiyet eşitliği—gerektiğinde pozitif ayrımcılığa başvurarak—hayata geçirilmelidir. Teknolojik atılım yalnızca robot imalatıyla, teknofestlerle, SİHA’larla olmaz. Katma değeri yüksek üretim; ülkede özgürlükçü bir ortamı hâkim kılmak, yaşam tarzı dayatmaları, otoriter rejim ve ekonomik darboğaz sonucu ülkenin eğitimli ve nitelikli nüfusunun yurtdışına göçmesine engel olmak, üniversiteleri siyasi cendereden kurtarmak, Ar-Ge bütçeleri ve araştırma fonlarını arttırmak, bilimsel ve eleştirel düşünce ile sanatsal üretimin gerici baskılara maruz bırakılması şöyle dursun, yasal güvence altına alınması gibi pek çok koşula bağlıdır.
Türkiye yoksullaştırıcı büyüme – halktan ayrıcalıklı kesimlere servet transferi – ucuz emek cenderesinden ancak devrimci bir atılımla çıkabilir.
Devletçilik: Sosyal adalet için etkin bir araç
Ülkemizin bütünlüğü ve güvenliği, ulusumuzun bağımsızlığı ve birliği, yurttaşların özgürlüğü ve eşitliğinden sorumlu başlıca güç devlettir.
Devlet kendiliğinden kutsal değildir. Devlet kamu düzenini ve vergisini aldığı yurttaşların esenliğini sağlamakla görevli bir teşkilattır. Kamu düzenini korumak adına özgürlükler keyfi biçimde engellenemez. Devletin meşruiyeti, cumhurbaşkanından sözleşmeli personeline kadar tüm kamu görevlilerinin hukukun üstünlüğüne sadık kalmasıyla ölçülür. Kutsal olan bir şey varsa o da halkın kamu yönetiminden hesap sorma hakkıdır.
Devlet yalnızca yasaları uygulayan, kamu düzenini sağlayan bir örgütlenme olarak görülemez. Devlet; emeğin milli gelirden hak ettiği payı almasından, ekolojinin korunmasından, bilimsel ve sanatsal faaliyetlerin gelişmesinden, KİT’lerin yönetiminde çalışanların da söz hakkı olmasından, kamuda ve özel sektörde sendikal örgütlenme hakkının yaygın olarak kullanılmasından, kooperatifleşmeden, az gelişmiş bölgelerde kamu yatırımlarıyla istihdam yaratmaktan ve böylece metropollerden tersine göçü özendirmekten birinci derecede sorumludur.
Özelleştirildikten sonra içi boşaltılan, taşınmazlarını satan, çalışanlarının yarısını işten çıkartan, sahibinin özelleştirmeden ötürü devlete olan borçlarının yarısını bile ödemediği, buna karşılık 3,5 milyar dolarlık borcuyla batık bir hale sokulan Türk Telekom ve gerekli bakım ve yatırımın yapılmaması yüzünden 2022 kışında Isparta’nın günlerce elektriksiz kalmasına, İzmir’de sokak ortasında iki yurttaşın elektrik kaçağından ölmesine, İzmir, Diyarbakır ve Mardin’de sebep olduğu orman yangınlarıyla onlarca insanımızın hayatına mal olan elektrik dağıtım sistemi gibi örnekler bizlere kamusallığın önemini gösteriyor.
Tüm gelir garantili kamu-özel işbirliği projeleri, elektrik dağıtım sistemleri, enerji santralleri, kömür madenleri ve şeker fabrikaları kamulaştırılmalıdır.














