Funda Şenol, İletişim Yayınları’ndan çıkan “Anneannemin Söylemediği Şarkılar” kitabında 8 yıllık yazı birikimiyle kadınlık ve erkeklik hallerini sorguluyor. Kitap, kişisel tecrübelerden toplumsal gözlemlere, unutulan isimlerden güncel olaylara uzanan geniş bir yelpazede cinsiyetli olmayı ele alıyor.

İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Anneannemin Söylemediği Şarkılar’ın önsözünde şöyle yazıyor:
“Funda Şenol, kendi tabiriyle okumayı, yazmayı ve anlatmayı direnme biçimine dönüştürmüş bir araştırmacı, üretmeyi hiç bırakmayan bir yazar…
Anneannemin Söylemediği Şarkılar’da önce maziye bir bakış atıyor Şenol; annesiyle, anneannesiyle ve hayatına giren cümle kadınla hem halleşiyor hem hesaplaşıyor; anlamaya çalışarak, cesurca…
Sonra bugünün dünyasını, gündelik hallerimizi şaşırarak, şaşırtarak gözlemliyor. Kendi zaviyesinden tanımaya değer bulduğu isimlerin hayatlarına dokunuyor ardından, onları tarihe not ediyor. Bazen neşeli, bazen hüzünlü, bazen sivri, bazen şefkatli kalemiyle hallerimizi anlıyor, bizi bize anlatıyor.
Kadın gözüyle, ince ince, oya yapar gibi; nazik ve hep eleştirel yönünü koruyarak…”
Funda Şenol, yıllardır dikkatimi verdiğim, arada bir dönüp yeniden okuduğum yazarlardan biri. Kitap haberini alınca hemencecik ulaştım kendisine ve kısa da olsa söyleşi yapma şansımız oldu.
- Kitaba başlarken aklınızdaki ilk soru neydi?
Kitap, yaklaşık 8 yıl, gazeteduvar’a düzenli yazdığım yazıların bir kısmı ile başka mecralardaki yazılarımın derlemesinden oluşuyor. Fakat her yazının çatısı altına sığındığı bir ortak tema var: cinsiyetli olmak. İlk başta bu tema garip gelebilir okuyana. Ama burada kast ettiğim, başka rol ve kimliklerden çok cinsel kimliğimizden dolayı tecrübe ettiklerimiz.
Kitaba başlarken aklımdaki ilk soru daha önce yayınlanmış, okunmuş yazıları bir araya getirmeye gerek var mı, gibi pratik bir soruydu. Bu soruya olumlu yanıt vermemde gazeteduvar’ın kapanması ve ardından yakın çevremin ve beni takip eden okurların yüreklendirici sözleri etkili oldu. Yazı yazmak yazarın kendine ettiği eziyet aslında. Kendine kastın mı var, diye soruyordum her yazı yazmaya oturduğumda. Dile kolay, 8 yılda yüzlerce yazı. Çoğu okumaların, söyleşmelerin, gözlemlerin ürünü. Oturdum da, aklıma geleni yazdım, türünde yazılar değil. Dedim ki kendi kendime, unutulup gitmesin bu yazılar, yazılarda anlattığım kişiler, olaylar, mekanlar, duygular, olgular… Çünkü hız çağında her şey süratle geride kalıyor. Yayınevim de bu kriz ortamında kitabı yayımlamayı göze aldı. Böylece Anneannemin Söylemediği Şarkılar ortaya çıktı.
- Minik bi özet istesem, okuyucu neye tanıklık edecek?
Kitaba adını veren yazı, huysuz ve tatlı bir kadın olan anneannemin zor yaşamı, güçlü ve hoyrat karakteri üzerine kurulu. Onun hikayesinin bu coğrafyada, kültürde yaşayan birçok kadının hikayesine teyellendiğini tekrar edeyim.
Maziye Bir Bakıver adını taşıyan ilk bölüm, anneannem, annem, babam, ablamdan oluşan çekirdek ailemize bir bakıverdiğimde ortaya çıkan yazılar. Kişisel tecrübelerden mürekkep yani. Büyürken, kimliklenirken yaşadıklarım, hakim kültürel normlardan, bu normları farklılaştıran toplumsal dönüşümlerden payıma düşenler, diyebiliriz. Komşu teyzeler, amcalar, ayrıksı kadın karakterler, hepimizin hayatına etkisi olan toplumsal olaylar, kişiler de başlarını uzatıyorlar satırlar arasından.
Hayat Bilgisi başlıklı ikinci bölüm gözlemlerim, gündelik hayatın bana getirdikleri, sohbetlerim, meraklı kişiliğimin beni sürüklediği olaylar, mekanlar hakkında. Adı üstünde, hayata dair her şey yani. İlk bölüm daha çok kadınlık halleri üzerine kuruluysa, bu bölümün ağırlığı erkeklik halleri.
Bana Göre Siz… başlıklı son bölümde ise otobiyografi, biyografi okumaya olan düşkünlüğüm, insanların kendileri hakkında kafa yordukları söyleşilere merakım yönlendirdi beni. Yazar, şair, oyuncu, mütefekkir, gazeteci gibi kimlikleri olan ve “kamuya mal olmuş” diyebileceğimiz kişilerin hayat hikayelerini okuyup onları okura tanıtıyorum. Bana nasıl göründülerse öyle. Başkalarına tabii çok farklı görünebilirler. Mesela Adalet Ağaoğlu, Nahid Sırrı Örik, Bilge Karasu, Nezihe Meriç, Kerime Nadir, Ülkü Tamer gibi yazarlar; Melek Kobra, Kudret Şandra gibi unutulmaya yüz tutmuş yıldızlar; Nimet Arzık gibi parlak ve zehirli bir kafası olan gazeteciler var bu bölümde.

- Bu anlatılarda çokça sorgulama var diyebilir miyiz?
Dediğiniz gibi sorgulama var bu metinlerde. Hem kendimi, hem çevremi. Bazen yazmaya karar verdiğim bir konuda, ele almayı düşündüğüm bir kişi hakkında sahip olduğum fikirler, izlenimler, hatta önyargılar ön çalışma yaparken farklılaştı. Bazen de yazmaya oturduğumda niyet ettiğim içerik yazmayı sürdürdükçe değişti, dönüştü. Dolayısıyla düzenli yazmak, yazmak amacıyla yaşamak beni de biçimlendirdi, törpüledi, neredeyse daha iyi bir insan yaptı.
Okuyanlar görecektir, daha çok kendi geçmişimi, ilişkilerimi, büyüme hikayemi ve üstlendiğim/üstlenmeye zorlandığım rol ve kimlikleri sorguladım. Bazen bu sorgulamayı yapmak için bir kitabı, bir insanı, güncel bir olayı vesile ettim. Benim hikayemin, tıpkı anneanneminki gibi birçok kişinin hikayesi olduğunu düşündüm. Yazılara gelen yorumlardan yanılmadığımı anladım. Kitap henüz yeni piyasaya çıkmış olmasına rağmen, okuyanlardan yine benzer dönüşler alıyorum. Vefatından önce telefonla da olsa görüşüp tanışmak fırsatı bulduğum Şen Sahir Sılan’ın ifadesiyle, “kanatları benzer kuşlar” olduğumuzu anlıyorum birçok okurla. Bu insana ne kadar iyi geliyor, bilemezsiniz.

- Sığınaktır belki yazmak!
Yazmak kesinlikle sığınak. Dile gelmek, iz bırakmak, başkalarıyla iletişim kurabilmek için şifalı bir kaynak. Son on yılda yaşadıklarımın acısını, öfkesini hafifletmeye veya bu hisleri daha işe yarar bir şeye dönüştürmeye vesile oldu yazmak. Ama hayal edebileceğinizden daha fazla ışık düşürüyor üstünüze. Hele bir medya mecrasında yazıyorsanız. Bu kadar ışık altında olmak da, saldırılara açık olmak anlamına geliyor. Gazetede yazdığım süre boyunca, gözlerimin içine bakarak söyleyemeyecekleri şeyleri yazan okurların hakaretlerine, ithamlarına, hatta tehditlerine de maruz kaldım. Çünkü “özel olan politiktir” şiarına bağlı biriyim ve çoğunluğun mahrem ve kutsal saydığı şeyleri de kamusal tartışmaya açmak amacıyla yazıyorum. Ölünün arkasından konuşulabilir, diyorum. Herkes gibi, aman başıma bir şey gelir mi, diye endişe etsem de bazen bu endişeyi bastırabiliyorum. Bu açıklık ve sözünü sakınmazlık, muhatabınıza benzer sorunları konuşmak için güç verebileceği gibi, kitabın girişinde de atıf yaptığım Nezihe Meriç’in tabiriyle “köpüğünüzü kaçıracak” bir ruh haline bürünmenize de sebep olabiliyor.
- Kitabı okuyan kadınlar bir dertleşme hissine kapılacak belki, ya erkekler?
Ben erkeklere, kendimce, sahip oldukları ayrıcalıkları sorgulamak için malzeme vermeye çalıştım. Bazen insan içine gömüldüğü koşulları göremeyecek kadar körleşiyor. Umarım az da olsa özdüşünümsel bir etkisi olur okuyan erkeklerde.
- Hafıza, ortak bilinç konularıyla ilgili olduğunuzu biliyorum, ortak şuura ne kadar daldınız?
Kişisel hatırlama ve sorgulama hikayem, aslında ortak şuura yönelik bir sorgulama. Çünkü içine doğduğumuz aileden, yaşadığımız toplumdan, hatta küresel dönüşümlerden azade değiliz kimliklenirken, karakterimiz oluşurken, bedensel ve zihinsel olarak biçimlenirken… Çok basit olanın çok kapsamlı ve derin analizlere vesile olabileceğini düşünenlerdenim. Basit ve kişisel gibi görünen temalar üzerine yoğunlaşırken ortak bilince kısa ziyaretler yapan yazılar benimkiler.








