Cevat Düşün yazdı | Komünizm ve komünalizmin ontolojisi: Karl Marx, Murray Bookchin ve Abdullah Öcalan

İnsanlık, varoluşunun belki de ilk günlerinden beri aynı sorunun etrafında dönüp durdu; aradı, tökezledi, yeniden denedi ve hâlâ cevap aramaya devam ediyor: Birlikte yaşamak mümkün müdür? Ve mümkünse, bunun ontolojik zemini nedir? Tarih boyunca, bu soru defalarca karşımıza çıkmış; hatta bir tür döngüsel yazgı hâline dönüşmüştür.

Devletlerin yükselişi ve çöküşü, imparatorlukların ihtişamla başlayıp enkazla son bulan serüvenleri, dinlerin doğuşu ve dönüşümü, modern ekonomilerin görünmez elinin şekillendirdiği toplumsal yapılar… Tüm bu olaylar ve süreçlerin hepsi, insanın bu temel soruya yanıt arayışının tarihsel izdüşümleridir.

Cevat Düşün yazdı | Komünizm ve komünalizmin ontolojisi: Karl Marx, Murray Bookchin ve Abdullah Öcalan

Toplumsal düzenler yalnızca hukukun veya güç dengelerinin ürünü değildir; aynı zamanda insan doğasına dair derin bir sezginin, ortaklaşa varoluşu mümkün kılan kırılgan ontolojik zeminin üzerine inşa edilir. Filozofların bin yıllar boyunca tartıştığı, toplumların defalarca yeniden inşa etmeye çalıştığı, felaketlerin ardından yeniden sorguladığı sorunun özü şudur: İnsan, yalnızken sadece bir beden midir, yoksa birlikteyken tam bir varlığa dönüşen ontolojik bir varlık mıdır?

İnsanlık tarihi, bu sorunun etrafında dolaşan bir arayışın, bir umut ile bir korku arasındaki salınımının bir güncesidir adeta. Birlikteliğin mümkün olduğuna dair umut; onun her an çözülebileceğine dair ontolojik korku… Ve tüm medeniyet dediğimiz yapı, bu iki kutbun arasında inşa edilen kırılgan bir zeminden ibarettir. Bu zemin yalnızca siyasal bir programın veya ekonomik bir modelin ürünü değildir; insanın kendini gerçekleştirme biçiminin en eski, en kökensel ve en değişmez formudur.

Platon’un “polis olmadan insan eksik bir varlıktır” düşüncesinden, Aristoteles’in insanı zoon politikon (doğası gereği topluluk içinde yaşayan bir varlık) olarak tanımlamasına; Spinoza’nın bireyin kudretini diğer bireylerle etkileşim içinde artırabileceğini savunmasına ve Hannah Arendt’in kamusal alanı insanın görünürlük ve eylem sahası olarak yorumlamasına kadar büyük filozoflar, aynı temel gerçekliğe işaret eder:

İnsan, yalnızken yalnız bir bedendir; birlikteyken tam bir varlığa dönüşür. İnsanın eksiklikten yani yalnızlıktan bütünlüğe götüren yol örgütlülüktür. Kapitalist modernitenin bütün gaddarlığına rağmen doğasını ve ruhunu bozamadığı tek örgütlenme modeli Komünal dayanışma ve birlik örgütlülüğüdür. Murray Bookchin insanlık tarihi kadar eski ,tecrübe ve bilgelikle dolu bu örgütlenme modeline yani Komünalizm’i yeniden yorumladı ve ruh kattı.

Bireyin topluluk dışında kalması, ister kasıtlı dışlanma ve izolasyon sonucu, ister özgür tercih olarak olsun, yalnızca sosyolojik bir sapma değil, ontolojik bir erozyondur. İnsan benliği, diğer benliklerle temas ettiğinde bütünsel kimlik kazanır. Topluluk, dışarıdan eklenen bir kabuk değil; insan olmanın ritmik ve derin yapısıdır. Modern psikolojiden evrimsel antropolojiye, etik felsefeden toplumsal hareket teorilerine kadar tüm disiplinler aynı hakikati gösterir: İnsan, ilişkisel bir varlıktır. Hegel’in dediği gibi, “öz ancak kendi gerçekleşmesinde açığa çıkar”; insanın özü topluluk içinde görünür olduğu tespitini yapar.

Cevat Düşün yazdı | Komünizm ve komünalizmin ontolojisi: Karl Marx, Murray Bookchin ve Abdullah Öcalan

Kapitalist modernite krizi ve bireycilik

Günümüz dünyasında bireycilik, yalnızlık, yabancılaşma ve köksüzlük krizleri, insanın ontolojik kodlarına aykırı bir yaşam biçiminin sonucudur. Kapitalist üretim ilişkileri yalnızca ekonomik düzeni değil, insanın varlık yapısını da çözer. Derrida’nın “kopuş ontolojisi”, Eric Fromm’un “özgürlükten kaçış” analizi ve Bauman’ın “akışkan modernitesi” hepsi , ortak fikir birliği ile aynı yaraya dokunur : İnsanlık, birliğini kaybettiğinde kendini de kaybeder.

Bu nedenle komünalizm, komünizm ve topluluk temelli tüm etik gelenekler — ister Med aşiret konfederasyonu, ister Ahi Evran’ın kardeşleşme kültür komünü (Loca), ister Peygamber Muhammed dönemi İslam toplumunun adalet merkezli yapısı, ister Bookchin’in özgür belediyeciliği, ister Marx’ın yabancılaşma eleştirisi…

 İnsanlığın kolektif bilinç katmanlarında hep aynı gerçeğe temas edilir: Birlikte yaşamak bir seçenek değil, ontolojik bir zorunluluktur ve bugünün çok katmanlı, iç içe geçmiş krizlerine karşı tartışılmaz bir çözüm önerisi sunar.

Komünalizm

Komünal yaşam, tarihin herhangi bir dönemine ait nostaljik bir kalıntı değildir; insan türünün kolektif bilinç dışına kazınmış en eski varoluş örgütlenme kültürü ve düzenidir. Karşılıklı paylaşım, dayanışma, birlikte düşünme ve birlikte var olma, yalnızca etik bir tercih değil, insanın varoluşsal doğasının bir gereğidir. Komünal değerlerin özü, bireyin kendini topluluk içinde eritmesi değil; kolektif varoluş içinde kendi kudretini ve yetilerini çoğaltmasıdır. Paylaşım, maddi olanın devri değil; duyguların, zamanın, bilginin ve etik sorumlulukların ortaklaşmasıdır. Dağ halklarında, köy cemaatlerinde ve çocukların ilk paylaşma deneyimlerinde işleyen yasa şudur: İnsan, insanla tamamlanır.

Ahi Evran’ın kardeşlik ahlakı ve Anadolu ile Mezopotamya topluluklarının etik ve dayanışmacı yapısı, bu evrensel yasayı somutlaştırır. Komünal yaşam, insanlığın modern krizlerden çok önce geliştirdiği en eski korunma ve örgütlenme biçimidir. Bugünün yalnızlaştırıcı dünyasında komünal etiğin özü yeniden hatırlandığında, insani dengeye dönmek mümkündür.

Komünizm ve Marx

Komünizm ve komünalizm, etimolojik yakınlıklarına rağmen farklı zihinsel evrenler açar. Komünizm, bireyi ideolojik bir davanın merkezine yerleştirir; eşitliği devlet ve kurumlar üzerinden kurar. Marx, insanın parçalanmış varoluşsal bütünlüğünü yeniden kurmayı hedefler; yabancılaşmanın aşılması, insanın emeği, doğası ve toplumsal ilişkileri üzerindeki asli öz-yetisini yeniden kazanmasıdır. Komünalizm, bireyi topluluğun ilişkisel dokusuna emanet eder; eşitliği yüz yüze etkileşimin etiğinde, ortak sorumluluğun ritminde ve kadim deneyimlerin süzgecinden geçmiş etik bir bilgelikte kurar. Birey topluluk içinde kendini gerçekleştirir, topluluk ise birey sayesinde zenginleşir. Marx, modern sanayi toplumunun yarattığı sınıfsal yarıkları ve emeğin yabancılaşmasını eleştirirken, komünalizm daha ilksel, etik ve topluluk temelli bir ontolojik düzenin sürekliliğini vurgular. Her ikisi de insanın bir bütün olarak var olma iddiasını taşır; fakat yöntem ve odak farklıdır.

Cevat Düşün yazdı | Komünizm ve komünalizmin ontolojisi: Karl Marx, Murray Bookchin ve Abdullah Öcalan
Cevat Düşün yazdı | Komünizm ve komünalizmin ontolojisi: Karl Marx, Murray Bookchin ve Abdullah Öcalan

Komünalizmin tarihsel örnekleri ve deneyimleri

Komünalizm, ateş çevresindeki ilk topluluklardan, köy odalarının dengbêj anlatılarına, aşiret meclislerinin yüz yüze sorumluluk hukukuna kadar uzanan bir tarihsel pratik olarak var olmuştur. Bugün görülen şiddet üretici aşiretçilikle, etik ve dayanışmacı karakterini koruyan komünal aşiretçilik aynı düzlemde değerlendirilemez.

Komünalizm, bireyin topluluğu, topluluğun bireyi taşıdığı ahlaki süreklilik düzeni ve varoluşsal kimliğidir. Lao-Tzu’nun “Büyük düzen, küçük olanı yönetmez; küçük olan büyük düzeni doğurur” anlayışı burada anlam kazanır. Dünyanın dört bir yanından yaşanmış çok sayıda deneyimler vardır. Ben Mezopotamya,Anadolu ve İslamiyetin ilk dönemlerini örnek olarak sunmayı tercih ediyorum

Çatalhöyük dönemi ve komünal düzen (M.Ö. 7400–6200)

Dünyanın bilinen en eski kent yerleşimlerinden biri olan Çatalhöyük’te özel mülkiyet neredeyse yoktur; evler bitişik, sokak yoktur, çatılardan dolaşılır. Kolektif üretim, ortak ritüeller ve eşitlikçi toplumsal roller baskındır. Bir proto-komünal kenttir.

Med aşiret konfederasyonu ve komünal düzen

Tarihsel kaynaklar, Med aşiret konfederasyonunun merkezinde yalnızca askerî ya da siyasi bir birlikteliğin değil, aynı zamanda güçlü bir komünal yaşam pratiğinin bulunduğunu gösterir. Med toplulukları, birbirine gevşek bağlarla bağlı aşiretlerden oluşsa da, ortak karar alma, karşılıklı dayanışma ve kolektif sorumluluk ilkeleri üzerinden işleyen bir siyasal-kültürel model geliştirmişlerdir. Bu yapı, ne tam anlamıyla merkezi bir devlet aygıtına dayanır, ne de dağınık bir kabile düzenidir; aksine, modern komünalizm tartışmalarına ilham verebilecek ölçüde, yerel özerkliği ve üst düzeyde ortaklaşmayı aynı potada eritmiştir. Med konfederasyonunun toplumsal örgütlenmesi, bugün komünalizmin savunduğu “yerinden yönetim, dayanışma etiği ve kolektif yaşamın ontolojik gerekliliği” gibi ilkelerin kadim bir tarihsel izdüşümü olarak okunabilir.

Komagene dönemi ve komünal düzen

Komagene dönemi, farklı kültürlerin bir araya geldiği sınır coğrafyasında kurulmasına rağmen, toplumsal yapısında komünal dayanışma ve kolektif kimlik öğelerini belirgin biçimde barındırır. Krallığın kültürel sentez yaklaşımı—Yunan, Pers ve yerel Anadolu geleneklerini bilinçli olarak harmanlaması—topluluklar arası uyumu güçlendiren bir ortak yaşam etiği üretmiştir. Köy temelli üretim, ortak tapınak ritüelleri, karşılıklı ekonomik destek mekanizmaları ve toplumun farklı unsurlarını bir arada tutan ritüel–siyasi birliktelik fikri, Kommagene’yi yalnızca bir krallık değil, aynı zamanda çok kültürlü bir komünal örgütlenme modeli hâline getirmiştir. Bu nedenle Kommagene, tarihsel bir devlet yapısı olmanın ötesinde, toplumsal barışın ve ortak yaşama kültürünün erken örneğini sergileyen özgün bir komünal deneyim olarak okunabilir.

Cevat Düşün yazdı | Komünizm ve komünalizmin ontolojisi: Karl Marx, Murray Bookchin ve Abdullah Öcalan
Cevat Düşün yazdı | Komünizm ve komünalizmin ontolojisi: Karl Marx, Murray Bookchin ve Abdullah Öcalan

İslam ve Komünalizm

“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” – Hz. Muhammed

İslam’ın ilk döneminde şekillenen toplumsal düzen, Murray Bookchin’in komünalizm anlayışıyla şaşırtıcı ölçüde paralellik taşır: eşitlikçi dayanışma, adalet odaklı örgütlenme, sınıfsal ayrımları reddeden paylaşım kültürü, şeffaf meclis yapıları ve ortak sorumluluk ilkesi.

Her ne kadar ilk halifeden itibaren Emevî döneminde bu çizgi daha katı bir siyasal yapıya dönüşmüş olsa da, Muhammedî sosyal ve kültürel İslam ahlakı hâlâ komünalizmin etik ruhuna yakın bir örnek sunar. Bugün siyasal ve ticari İslam eleştirilirken, sosyal ve kültürel Muhammedî İslam’ın saygınlığını koruması bu etik mirastan kaynaklanır.

Belki de bugün yeniden sorulması gereken en sade ama en derin soru şudur: İnsan, birlikte olmadan kim olabilir?

 “İnsan, ancak birlikteyken insandır.” – Aristoteles

“Topluluk olmadan insan, insan olmadan da topluluk olmaz.” – Hegel

Komünalizm, milyonlarca yıllık evrimin insan türüne bıraktığı en güçlü birikimlerden biridir. Bu miras, siyasal amaçlarla araçsallaştırılır ve etik ruhundan koparılırsa, insanlık en temel savunma mekanizmalarından birini kaybeder. Oysa doğru yorumlandığında, komünalizm toplumsal dayanışmayı, ekolojik dengeyi ve kültürel kapsayıcılığı bir arada taşıyan eşsiz bir özgürleşme modeline dönüştürmek mümkün ve kapitalist modernite zulmüne karşı korunma sığınağına dönüştürebiliriz. Tarihsel bilgelik ile modern dünyanın arayışları birleşir; insanlık ontolojik köklerine dönerek yalnızca kadim evini hatırlamakla kalmaz, toplumsal dayanışmayı, etik sorumluluğu ve ekolojik dengeyi yeniden kurma imkânı bulur(uz).

Cevat Düşün yazdı | Komünizm ve komünalizmin ontolojisi: Karl Marx, Murray Bookchin ve Abdullah Öcalan
Cevat Düşün yazdı | Komünizm ve komünalizmin ontolojisi: Karl Marx, Murray Bookchin ve Abdullah Öcalan

Sonuç olarak, Murray Bookchin’in komünalizmi bize yalnızca siyasal bir model önermekle kalmaz; insanın kendisiyle, toplumla ve doğayla kurduğu ilişkinin ahlaki ve ontolojik temellerini yeniden düşünmeye çağırır. Hiyerarşinin doğal olmadığını, bunun tarihsel şartlarda üretilmiş bir yanılsama olduğunu hatırlatırken; özgürlüğün ancak kolektif akıl, dayanışma etiği ve yerel öz-yönetimle mümkün olabileceğini gösterir. Ekolojik yıkımın, toplumsal tahakkümün bir yansıması olduğuna işaret ederek, doğayı kurtarmanın insanı; insanı özgürleştirmenin ise doğayı iyileştirdiği diyalektik bir bütünlük kurar. Bookchin’in komünalizmi, modern dünyanın çok katmanlı krizleri içinde, insanlığın kadim birikimiyle yeniden temas kuran ve özgürlüğü yalnızca bir siyasal talep değil, bir ahlaki görev olarak tanımlayan derin bir çağrıdır. Bugün içinde yaşadığımız karmaşada, komünalizm, geleceğe ertelenmiş ideal bir ütopya değil; insanlığın kendi potansiyeline duyduğu inancı hatırlatan, şimdi ve burada kurulmaya başlaması gereken bir özgürlük ufkudur.

Son günlerde yeniden alevlenen Öcalan–Marx tartışmalarına, meseleyi gereksiz keskinliklere hapsetmeden katkı sunma niyetiyle dahil olmak istedim.Öcalan’ın Marx’a yönelik değerlendirmelerinin çoğu zaman “negatif eleştiri” şeklinde sunulmasını yersiz buluyorum. Aksine, onun Marx’ı yorumlama biçiminin, düşünceyi donuk bir dogmaya dönüştürmemek ve Marx’ın zihinsel mirasını güncel toplumsal koşullarla ilişkilendirerek canlı tutmak yönünde bir çaba içinde olduğu kanaatindeyim.

Öcalan’ın, Murray Bookchin’den aldığı ekolojik ve komünalist perspektifi, Anadolu–Mezopotamya hattındaki tarihsel komünal pratiklerle — Ahi Evran geleneği dâhil — yeniden düşünmeye çalıştığı görülüyor. Bir bakıma, Batı’nın devrimci modernizminin komünizm külliyatı ile doğunun kadim komünal yaşam tecrübesini buluşturma arayışı taşıdığı söylenebilir. Elbette bir ekonomist değilim; tartışmayı teknik ve makro-ekonomik düzeye taşımak istemedim. Bu nedenle ekonomik modelleri bilinçli biçimde yazımda geri planda tuttum. Benim asıl odaklandığım yer, meselenin ontolojik zemini, tarihsel bağlamı ve etik bütünlüğü…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.