Ekrem İmamoğlu’nun 18 Mart’ta diplomasının iptal edilmesi ve ertesi gün gözaltına alınıp tutuklanması Türkiye siyasetinde önemli tartışmalara yol açtı. AKP seçmenleri sürecin siyasi olduğunu kabul ediyor ancak partiden kopmuyor. Sosyologlar ve siyaset bilimciler, iktidar tabanının istikrar kaygısı, kimlik siyaseti ve muhalefete duyulan güvensizlik nedeniyle AKP’ye bağlı kaldığını belirtiyor.
Haber: Emir Berke Yaşar

18 Mart gecesi Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve ertesi gün gözaltına alınıp birkaç gün içinde tutuklanması, Türkiye siyasetinde önemli bir kırılma yarattı. Süreç, yalnızca İmamoğlu’nun siyasi geleceğini değil, iktidar-muhalefet ilişkilerinin seyrini ve seçmenlerin bu ilişkiyi nasıl okuduğunu da yeniden tartışmaya açtı. Bu gelişmelerin AKP seçmeninde nasıl karşılık bulduğunu, yaşananları hangi çerçevede değerlendirdiklerini ve bunun siyasal tercihlerini etkileyip etkilemediğini AKP’lilere, sosyologlara ve siyaset bilimcilere sorduk.
Serkan 26 yaşında, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu bir avukat. Ailesinin Milli Görüş çizgisinden geldiğini belirten Serkan, AKP’ye oy verdiğini, kendisini ailesi kadar dindar hissetmediğini ancak kimliksel olarak muhafazakâr olarak tanımladığını söyledi. Erdoğan’a oy verme motivasyonunu ise şu sözlerle ifade etti:
“AK Parti 22 yıldır iktidarda. Yıllara yayılan bir yönetim tecrübesi var. Devlet yönetimini ve devlet aygıtlarının nasıl kullanılacağını AK Parti iyi biliyor. Bu nedenle AK Parti istikrar vaat ediyor. Muhalefetin aynı şekilde devleti idare edebileceğinden emin değilim.”
“Hukuk mevzuata uygun ilerlemiyor, ekonomi belirsiz”
Serkan, hukuk ve ekonomi alanında AKP’ye yönelik eleştirileri olduğunu belirtti:
“Hukuk maalesef mevzuata uygun ilerlemiyor. Hukuk, siyasi gerekçelere göre eğilip bükülebiliyor; bazı kişiler ceza maddelerinin çok muğlak şekilde yorumlanmasıyla tutuklanabiliyor. Bu durum AK Parti’nin ortaya çıkış ilkeleriyle bağdaşmıyor.”
Ekonomiye ilişkin değerlendirmesinde ise belirsizliğe dikkat çekti:
“Ekonomide belirsizlik var. Yarınımızı bilemiyoruz. Önce Berat Albayrak bir şeyler denedi, şimdi Mehmet Şimşek bir şeyler deniyor. İktidarın ciddi sıkıntıları var ama buna rağmen muhalefet bana yönetim kabiliyeti açısından güven vermiyor.”

Serkan, Ekrem İmamoğlu’nun yolsuzluk yaptığı iddialarına ilişkin kanaatlerinin net olmadığını, ancak tutuklama sürecinin hukuki olmadığını düşündüğünü ifade etti:
“Ekrem İmamoğlu belki yanlış iş ilişkilerine girmiş, yanlış bir tarz belirlemiş, bazı açıkları olan bir kişi olabilir. Ancak bu durum, soruşturma ve kovuşturma usullerine uygun şekilde yargılanmasının önünde bir engel değil. Bir avukat olarak soruşturma gizliliğinin ve masumiyet karinesinin hiçe sayıldığını, tutuklu yargılama koşulları oluşmadan tutuklama kararı verildiğini düşünüyorum. İmamoğlu dosyasının hukuki değil, siyasi motivasyonlarla yürütüldüğü kanaatindeyim. Belediyedeki problemler nedeniyle belediye başkanının tutuklu yargılanmasını da hukuki açıdan problemli görüyorum. Ayrıca belediyedeki usulsüzlüklerin doğrudan İmamoğlu’na isnat edilmesini de doğru bulmuyorum. Nasıl ki Cumhurbaşkanı yürütmenin başı olarak alt birimlerdeki her sorundan sorumlu tutulmuyorsa, belediyenin alt birimlerindeki bir usulsüzlükten dolayı İmamoğlu’nun doğrudan sorumlu tutulması da bana mantıklı gelmiyor.”
Serkan, İmamoğlu’nun tutuklanmasının esas nedeninin siyasi rekabet olduğunu düşündüğünü de söyledi:
“Belirli suçlamalar var ama Ekrem İmamoğlu’nun doğrudan yolsuzluk yapıp yapmadığından emin değilim. Ancak Erdoğan’ın rakibi olması nedeniyle bu dosyaların üzerine gidildiğini düşünüyorum.”
Serkan’ın Türkiye’ye dair en büyük endişesi ise Erdoğan sonrası döneme ilişkin:
“Türkiye, dünya konjonktürüne ayak uydurarak dış politikada güçlü bir çizgi izledi; milli savunma ve askeri alanlarda önemli atılımlar yaptı. Ancak Erdoğan’dan sonra kurumsal bir devlet yapısı olmadığı için Türkiye’nin aynı netlikte yönetilemeyeceğini ve organizasyonel krizler yaşanabileceğini düşünüyorum.”
Serkan, tüm bu eleştirilerine rağmen AKP’den kopmamasının nedenlerini ise şöyle anlattı:
“Muhalefetin devleti kurumsal olarak idare edebileceğini düşünmüyorum. AK Parti’nin 22 yıllık iktidar tecrübesi var ve bu tecrübe devlet aygıtlarını istikrarlı şekilde çalıştırabiliyor. Muhalefetin bu istikrarı sürdürebileceğinden emin değilim.”

“AKP bu ülkede muhafazakârların da söz sahibi olabildiğini hissettiriyor”
Batuhan 28 yaşında. Ailesinin reklam sektöründe faaliyet gösteren şirketinde çalışıyor. Ailesinin uzun süredir AKP’ye oy verdiğini belirten Batuhan, kendisini muhafazakâr olarak tanımlıyor. Siyasi tercihlerinin daha çok kimlik ve yaşam tarzı üzerinden şekillendiğini söylüyor:
“Ben muhafazakâr biriyim ve AK Parti bizi temsil eden bir parti. AK Parti, bizim değerlerimizi, fikir dünyamızı ve yaşam tarzımızı temsil ediyor; bu ülkede muhafazakârların da söz sahibi olabildiğini hissettiriyor.”
Batuhan, AKP’ye oy vermesinde ailesinin ticaretle uğraşmasının da etkili olduğunu ifade etti:
“Biz ticaret yapıyoruz. AK Parti’nin politikaları iş yapan insanlara daha yakın geliyor. İşini büyütmek isteyen biri olarak kendimi daha rahat hissediyorum. AK Parti’nin politikalarını ticareti geliştirmeye ve büyümeye yönelik kalkınmacı politikalar olarak görüyorum.”
Batuhan, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına ilişkin değerlendirmesini ise şöyle yaptı:
“İstiklal Mahkemeleri’nden bu yana siyasetçilerin tutuklanmasının siyasi olduğunu düşünüyorum. Ancak bir davanın siyasi saiklerle başlaması, içinin mutlaka boş olduğu anlamına gelmez. Belediye ciddi para trafiğinin olduğu bir kurumdur ve bu tür yapılarda usulsüzlükler olabilir.
Ancak ‘kent uzlaşısı’ ve ‘casusluk’ soruşturmaları bana pek inandırıcı gelmiyor. İktidar yeni bir çözüm süreci yürütürken, İmamoğlu’nun HDP ile ittifak yaptığı için yargılanması bana da gerçekçi gelmiyor.”
Batuhan, İmamoğlu’nun tutuklanmasının iktidar için olumsuz etkileri olabileceğini de belirtti:
“İmamoğlu’nun alıştığımız CHP’li siyasetçilerin dışında birisi olduğunu düşünüyorum. Dindarlarla ve Kürtlerle diyaloga geçebilen birisi olarak, alıştığımız CHP’li profilinden sıyrılıyor. Bu nedenle iktidarı zorlayan bir siyasetçiydi. İmamoğlu’nun tutuklanması bir mağduriyete dönüşürse, İmamoğlu geniş kesimleri arkasına alarak bu durumu terse çevirebilir. Siyaseten hiçbir şeyin garantisi yok.”
Batuhan, en büyük endişesinin Türkiye’nin İsrail ile bir savaşa girmesi olduğunu belirtti:
“Türkiye’de sıkıntılar olmasına rağmen rayında bir işleyiş var. Türkiye ekonomide büyüyor, savunma sanayi alanında gelişiyor, dış politikada atılımlar yapıyor. Erdoğan’ın belirli bir vizyonu var; tüm bu gidişatı bir savaş ihtimali bozabilir. İsrail’in Filistin’de yaptıkları ortada. Türkiye’ye de saldırmayacağı garanti değil. İsrail ile savaşa girme ihtimalimizi uzak görmüyorum.”
“Hayalimdeki Türkiye’ye uyumlu bulduğum için Erdoğan’a oy veriyorum”
Hamit 30 yaşında, Erzincanlı. İstanbul’da yaşıyor. Bir firmada strateji departmanında çalışıyor. Baba tarafının Erdoğan’dan önce Demirel ve Özal’a oy verdiğini, anne tarafının ise Milli Görüşçü olduğunu belirtti. Hamit, Erdoğan’a oy verme motivasyonunun siyasi cepheleşme olduğunu söylüyor:
“Genel olarak dünyaya bakışım ailem gibi benim de sağ/muhafazakâr. Türkiye’de iki kutup var. Bir tarafta sağ-muhafazakâr ekol, diğer tarafta ise sol-seküler mahalle. Dönem dönem dinamikler değişse de Türkiye’de siyasi mücadele bu iki tarafın mücadelesi. Ben de kendimi sağ-muhafazakâr cepheye daha yakın gördüğüm ve Erdoğan’ı kafamdaki Türkiye tasavvuruna daha uyumlu bulduğum için Erdoğan’a oy veriyorum.”
Peki Hamit’e göre İmamoğlu davası siyasi mi? İşte cevabı:
“Türkiye’deki büyük davaları siyasi bağlamdan ayrı düşünmek imkânsız. Bu yüzden kabul etmek gerekir ki bu siyasi bir dava. Ancak isnat edilen suçların büyük çoğunluğunun doğru olduğunu düşünüyorum. Lakin İmamoğlu’nun tutuklanmasının sebebinin cürüm işlemiş olması olduğunu sanmıyorum. Eğer İmamoğlu iktidar için bir tehdit olmasaydı ya da davalar siyasi operasyonlar olmasaydı, yolsuzluk ve diploma davası İmamoğlu Beylikdüzü Belediye Başkanı’yken de yapılabilirdi.”
Hamit sözlerini şöyle sürdürdü:
“Eğer Türkiye genelindeki bütün siyasi yolsuzluklar ortaya çıkarılacaksa, o zaman İmamoğlu’na yapılan suçlamalar bir samimiyet ve inandırıcılık kazanabilir. AK Parti belediyelerinde de bir sürü yolsuzluk dönüyor; ama AK Parti belediyelerine dokunulmayıp İmamoğlu’nun tutuklanması, operasyonlara dair samimiyeti azaltıyor.”
Konuştuğumuz Hamit, Türkiye’nin gidişatına dair en büyük kaygısının enflasyon, YPG ve İsrail meselesi olduğunu belirtti:
“Türkiye’nin girdiği yolu doğru buluyorum; ancak yolun başında olduğumuz için sancılar var. Mehmet Şimşek gelmeden önce çok büyük bir enflasyon sancısı vardı, hâlâ da tam çözülebilmiş değil; ancak zamanla enflasyon ortamına alıştık. Öte yandan İsrail’in yayılmacılığı bir problem. Yakın gelecekte olmasa da İsrail ile savaşabileceğimizi düşünüyorum. Sınırımızda Amerika ve İsrail’in kontrolünde YPG gibi bir terör örgütünün olması ise büyük bir problem. Eğer YPG silah bırakmayacaksa, Öcalan sürecinin de bir manası yok.”
Hamit, Erdoğan’a oy verme motivasyonunu ise şu sözlerle açıkladı:
“Seçim olsa tekrar Erdoğan’a oy veririm. Nedeni Türkiye’nin istikametiyle alakalı. Muhalefetin Türkiye hayali ile benim Türkiye hayalim arasında çok büyük fark var. Muhalefetle aynı ülkeyi düşlemiyoruz; bu da benim gibi pek çok kişiyi hâlâ Erdoğan saflarında tutmaya devam ediyor.”
Edgar Şar: “İmamoğlu’nun tutuklanması cumhuriyet tarihinin en otoriter anlarından”
Siyaset bilimci Edgar Şar’a göre İmamoğlu’nun tutuklanması otoriterliğin uç noktası:
“İmamoğlu’nun tutuklanması, sadece bir İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın değil, fiilen ana muhalefetin lider konumundaki bir ismin siyaset dışına itilmesi anlamına geliyor. Cumhurbaşkanı adayı olan bir ismin bu şekilde alıkonulması ve seçim dışına çıkarılması, Türkiye’de otoriterleşmenin geldiği en uç noktayı temsil ediyor.”

Edgar Şar, toplumun 19 Mart sürecinin siyasi nedenlerle yapıldığını düşündüğünü, ancak mağduriyetin oy toplamak için yeterli olmayacağını söyledi:
“AKP seçmeni dâhil toplum, bu sürecin siyasi olduğunu biliyor. Ancak AKP seçmeninin süreci siyasi görmesi, muhalefetin istediği yönde bir siyasal davranışa otomatik olarak dönüşmüyor.
İnsanlar ‘Tamam, bunu biliyoruz, peki siz ne yapacaksınız?’ diye soruyor. Son yedi-sekiz yıldır AKP seçmeni büyük ölçüde memnuniyetsizlikle oy veriyor. Bu, iktidarın her şeyinden memnun oldukları anlamına gelmiyor; daha iyi bir alternatif göremedikleri için oy veriyorlar.
Ekrem İmamoğlu’nun yaşadığı mağduriyet, muhalefetin tek başına iktidar havzasından oy devşirmesi için yeterli değil. Muhalefet, parti programını anlatarak, halkla bire bir ilişki kurarak ve vaatleri üzerinden topluma bir şeyler sunarak oy devşirebilir. Bunu yapabilirse AK Parti seçmeni dinler; o mağduriyet o zaman bir karşılığa dönüşür ama otomatikman dönüşmez.”
Feyza Akınerdem: “Eleştiri, iktidarın kendisine değil, uygulayıcı kadrolara yönelir”
Sosyolog Feyza Akınerdem, iktidar seçmenlerinin hukuka ve ekonomiye dair şikâyetleri olmasına rağmen iktidardan kopmama nedenlerini şöyle yorumladı:
“AK Parti seçmeni, büyük ölçüde siyasi aidiyeti güçlü ve süreklilik arz eden bir seçmen grubunu ifade ediyor. Bu seçmen, gündelik hayatında yaşadığı ekonomik ya da hukuki sorunlardan mevcut iktidar aktörlerini sorumlu tutabilir; ancak bu eleştiriler çoğu zaman siyasal aidiyetin sorgulanmasına yol açmaz. Eleştiri, iktidarın kendisine değil, uygulayıcı kadrolara ya da ‘bozulan işleyişe’ yönelir.
Saha araştırmalarında sıkça karşılaştığımız bir durum, yaşanan olumsuzlukların AK Parti’ye değil, siyasetin genel doğasına atfedilmesidir. Siyasetin kirli bir alan olduğu, bu alana giren aktörlerin kaçınılmaz biçimde yıprandığı ve sorunların büyüklüğünün tek bir iktidarın çözme kapasitesini aştığı yönünde bir çerçeve kurulmaktadır.”

Akınerdem şöyle devam etti:
“Hukuk, ekonomi, sağlık ve eğitim alanlarında ciddi bir güven kaybı yaşanmasına rağmen, güvenlik başlığında seçmenin henüz net bir kopuş sergilemediğini görüyoruz. Bunun temel nedeni, güvenlik alanının doğrudan merkezi devlet kapasitesiyle özdeşleştirilmesidir. Muhalefet bu alanda daha çok söylem üretirken, sosyal ve ekonomik başlıklarda icracı programlar geliştirebilmektedir. Eğer seçmen, yeni bir iktidarın hem iç politikada hem de küresel güvenlik mimarisinde daha istikrarlı ve öngörülebilir bir yönelim sunabileceğine ikna olursa, bu kırılma eşiği hızla aşılabilir.”
Hukukun siyasallaşmasının seçmen davranışı üzerindeki etkisine de dikkat çeken Akınerdem, bu durumun her zaman iktidar aleyhine işlemediğini ifade etti:
“Hukukun siyasal alana çekilmesi, her zaman seçmen davranışında negatif bir etki yaratmaz. Aksine, hukuk siyasal bir mücadele aracına dönüştüğünde, seçmen kendisini bir davanın tarafı gibi konumlandırabilir. Bu durum, özellikle güçlü siyasi aidiyetlere sahip çekirdek seçmende kimliksel kapanmayı ve safların sıkılaşmasını beraberinde getirir.
Nitekim anketler, 19 Mart’tan bu yana AK Parti ve CHP’nin belirli oy oranlarında kitlendiğini gösteriyor. AK Parti’deki oy kaybı da CHP’deki oy artışı da bir doygunluk noktasına ulaşmış durumda. Bu tablo, siyasal rekabetin artık çekirdekler arasında değil; kararsızlar, diğer partilere yönelenler ve geçici kopuş yaşayan seçmenler üzerinde şekillendiğini gösteriyor.”
Akınerdem, iktidarın kimlik siyaseti üzerinden ayakta kaldığını ifade etti:
“AK Parti’den kopuşun temel nedenleri arasında uzun süreli ekonomik güvencesizlik, sosyal hareketlilik kanallarının tıkanması ve devlet kapasitesine duyulan güvenin aşınması öne çıkıyor. Buna karşılık, AK Parti bloğunda kalmayı sağlayan temel unsur hâlâ güçlü bir kimlik siyaseti, iktidar değişiminin yaratacağı belirsizlik korkusu ve Erdoğan’la kurulan sembolik bağ.”
Özpek: “Duygusal değil, istikrara dayalı bir bağ”
Siyaset bilimci Burak Bilgehan Özpek, AKP ile seçmeni arasındaki ilişkinin duygusal bir bağlılıktan çok, istikrar ve gündelik hayatın yönetimi üzerinden kurulduğunu söylüyor:
“AKP seçmeni, AKP ile istikrar ve düzen ilişkisi kuruyor. Seçmen, daha rahat ulaşabildiği, kendi sosyal ve ekonomik ağlarına daha yakın bulduğu partiyi tercih ediyor. AKP’ye verilen destek, duygusal bir bağımlılıktan ziyade hizmet siyaseti ve gündelik problemlerin AKP üzerinden çözülebileceği düşüncesinden besleniyor.”

Özpek’e göre, İmamoğlu’nun yaşadığı mağduriyet muhalefet açısından tek başına yeterli bir siyasal zemin oluşturmuyor. CHP’nin bu süreci nasıl yöneteceği belirleyici olacak:
“İmamoğlu’nun mağduriyeti, seçmenden oy almak için tek başına yetmez. Bu mağduriyetin sonucunda nasıl bir iktidar hedeflendiğini, hangi kadrolarla ve hangi programlarla ülkenin yönetileceğini söylemek gerekiyor. Aksi hâlde CHP, sadece mağduriyetten beslenen bir parti konumuna sıkışabilir. İmamoğlu’nun yaşadığı süreç, CHP’nin ülke yönetimine dair politikalarını gölgeleyebilir.”
Özpek, CHP’nin iktidar seçmenine ulaşmasının ise güven duygusu üzerinden mümkün olduğunu vurguladı:
“CHP’nin iktidardan oy alabilmesi için iktidar seçmeniyle güven ilişkisi kurması gerekiyor. Ülkeyi yönetme kapasitesine sahip olduğunu topluma doğru bir şekilde anlatmalı ve bunu seçmeni ikna edecek bir dille yapmalı. Muhalefet bu güveni kuramazsa, AKP seçmeni yeniden AKP’ye geri dönebilir.”
Emre Erdoğan: “AKP seçmeni faturayı Erdoğan’ın çevresine kesiyor”
Prof. Dr. Emre Erdoğan, seçmenin faturayı Erdoğan’a kesmediğini söyledi, “Seçmen, yolsuzlukları, kibri ve ekonomik krizi parti kadrolarına ya da ‘yanlış danışmanlara’ yüklüyor; Erdoğan’ı ise bu tablonun dışında tutuyor. Onu, etrafı kuşatılmış ama tek başına millet için mücadele eden bir figür olarak konumlandırıyor. Böylece öfkesini boşaltıyor ama lidere sadakatini koruyor” dedi.
Erdoğan sözlerine şöyle devam etti:
“Pazardaki yangın görülüyor; ancak sebep olarak hükümetin beceriksizliği değil, küresel güçler, stokçular ya da zincir marketler işaret ediliyor. Bu anlatı, iktidarı krizin faili olmaktan çıkarıp krizle mücadele eden bir mağdur konumuna yerleştiriyor.
Üçüncü ve en güçlü unsur ise negatif partizanlık. Seçmeni AKP’de tutan şey partiye duyulan sevgi değil, muhalefete duyulan korku. ‘Eski Türkiye’ deneyimleri —başörtüsü yasağı, inanç baskısı— hâlâ çok canlı. Bu nedenle muhalefetin iktidara gelmesi, siyasi değil varoluşsal bir tehdit olarak algılanıyor.”

Emre Erdoğan, AKP seçmeninin neden AKP’den kopmadığını şöyle değerlendirdi:
“Seçmeni AKP’de tutan faktörlerin başında patronaj ve sosyal yardımlar geliyor. Özellikle yoksul kentli seçmen için parti, somut bir hayatta kalma mekanizması. ‘AKP giderse yardımlar kesilir’ korkusu son derece rasyonel bir bağ kuruyor. İkinci unsur kimlik savunması. İktidar medyasının kurduğu anlatıda seçmen, yaşam tarzının ve değerlerinin sürekli tehdit altında olduğuna inanıyor. Partiden kopmak, bu kimliği savunmasız bırakmak anlamına geliyor. Üçüncüsü ise ahlaki üstünlük hissi. ‘Yerli ve milli’ konumlanma, muhalefeti gayrimeşru bir yerde konumlandırıyor.”
Emre Erdoğan, iktidar seçmeninin siyaseti bir savaş olarak görmesi nedeniyle İmamoğlu davasının hukuksuzluğuna kayıtsız kalabildiğini belirtti:
“İktidar seçmeni, siyaseti bir savaş olarak gördüğü için güçlü bir rakibin saf dışı bırakılması hukuki olmasa bile ‘stratejik’ olarak meşru kabul edilebiliyor. Seçmen, ‘Onlar kazanırsa bize daha kötüsünü yaparlar’ düşüncesiyle bu durumu rasyonelleştiriyor.
Diğer unsur ise politik hoşgörüsüzlük. Araştırmalar, seçmenlerin önemli bir bölümünün kendilerine uzak gördükleri grupların siyasi haklarının kısıtlanmasını sorun etmediğini gösteriyor. ‘Bizden olmayan’a yapılan haksızlık, vicdani bir kırılma yaratmıyor.”








