Sosyal medyada ruh sağlığı ile ilgili üretilen içeriklerin sayısı her geçen gün artıyor. Kaygı, depresyon, travma ve kişilik özellikleri üzerine paylaşılan bu içeriklerin önemli bir bölümü bilimsel temelden yoksun ve uzman olmayan kişilerce hazırlanıyor. Kullanıcıyı kendini tanıma vaadiyle ekrana çeken bu paylaşımlar, çoğu zaman bireyleri kendilerinde sorun aramaya itiyor; yanlış tanımlamalarla etiketliyor ve hatalı yönlendirmelere kapı aralıyor. Bu dijital ortamda duygular, algoritmaların beslediği bir etkileşim ekonomisinin hammaddesi hâline geliyor.
Haber: İlayda Önemli

Sosyal medyada ruh hâlleri artık saniyeler içinde tanımlanıyor, etiketleniyor ve tüketiliyor. Psikolojik tahliller içeren yönlendirici içerikler, bir yandan ruh sağlığına dair konuşmayı yaygınlaştırırken, diğer yandan duyguları algoritmaların dolaşımına sokarak birer nesneye dönüştürüyor. Kimi zaman muğlak unvanlara sahip kişiler, kimi zaman da bizzat psikolog ve psikiyatristler tarafından yapılan bu paylaşımlar; mahremiyet, sınırlar ve profesyonel otorite üzerine kurulu psikoloji alanı açısından dikkat çekici bir dönüşüme işaret ediyor.
Klinik Psikolog Dr. Melis Demircioğlu, bu içeriklerin psikolojik kavramların kamusal alana taşınması, insanların yaşadıkları deneyimleri adlandırabilmesi ve yalnız olmadıklarını fark edebilmesi açısından olumlu bir etkiye sahip olduğunu belirtti. Öte yandan Demircioğlu, klinik bağlamda anlam kazanan kavramların bağlamından koparılarak birer etiket hâline getirildiği bazı içeriklerin bireyleri yanlış yönlendirebileceğine vurgu yaptı.
Demircioğlu, bu tür içeriklerin bireylerde yaşadıkları zorlukları adlandırmaya yönelik bir ilk farkındalık hissi uyandırsa da klinik açıdan önemli sınırlılıklar içerdiğini; bu nedenle öz-teşhisin çoğu zaman tanı sürecini hızlandırmaktan ziyade karmaşıklaştırıcı bir etki yaratabildiğini ifade etti.
“Sıradan duygusal iniş çıkışlar dahi bir ‘bozukluk’ semptomu gibi yansıtılıyor”
Sosyal medyada üretilen terapi söyleminin, özellikle genç kullanıcılar arasında, olağan duygusal dalgalanmaların bile tedavi edilmesi gereken durumlar gibi algılanmasına sebep olabildiğine dikkat çeken Demircioğlu, şöyle konuştu:
“Gündelik hayatta insanlar sorunlarla yalnızca terapi yoluyla baş etmezler. Sosyal destek ağları, problem çözme becerileri, duygu düzenleme kapasitesi, anlam üretme biçimleri ve gündelik yaşam ritmi kurabilme becerisi psikolojik dayanıklılığın temel bileşenleridir. Klinik müdahale, bu alanların çöktüğü, işlevselliğin belirgin biçimde bozulduğu ya da kişinin kendi kaynaklarına erişemediği durumlarda devreye girer. Ancak sosyal medyada üretilen terapi söylemi bu ayrımı çoğu zaman görünmez kılıyor. Kısa ve genelleyici içeriklerde, zorlanma ile psikopatoloji arasındaki eşik silikleşebiliyor. Bu da bireylerin ‘bununla tek başıma baş edemem’ ya da ‘normal bir zorluk yaşıyor olamam’ gibi sonuçlara varmasına yol açabiliyor.”
Demircioğlu, bu içeriklerin denetiminde yalnızca içerik üreticilerinin değil, platformların ve algoritmaların da sorumluluk alması gerektiğini belirterek, kullanıcılarda ruh sağlığı okuryazarlığına yönelik farkındalık ihtiyacına vurgu yaptı.

“Bu içerikler, influencer kültürünün yarattığı yeni düzenin birer sonucu”
Türkiye’de influencer endüstrisinin eleştirel ekonomi politiği üzerine çalışan, Galatasaray Üniversitesi Medya ve İletişim Çalışmaları doktora programı öğrencisi Burçin Sarı ise, bugün sosyal medyada karşımıza çıkan ruh sağlığı içeriklerinin önemli bir bölümünün, psikolojinin bir meslek alanı olarak platform ekonomisinin mantığına eklemlenmesinin bir sonucu olarak okunması gerektiğini ifade etti.
Sarı, “Influencer kültürü artık yaratıcı endüstrilerin sınırlarını aşarak, psikoloji gibi köklü meslek alanlarına da sızmış durumda. Bu sızıntı, meslekleri temelden bir dönüşüme zorluyor. Bu yeni düzende mesleki itibar ve başarıyı belirleyen mekanizmalar da değişiyor. Profesyonel tanınma ve etki alanı algoritmalar tarafından belirleniyor. Bu nedenle içerik üretmek ve algoritmaları okumak, psikologlar için artık okulda öğretilmeyen ancak sahada zorunlu hâle gelen yeni bir mesleki beceri setine dönüşüyor” diyerek dijitalleşmenin bu dönüşüme etkisine dikkat çekti.
“Duygular, görünürlük elde etmek için birer araca dönüştü”
Sosyal medyada acı ve kırılganlık anlatılarının yaygınlaşmasını, duyguların platform kapitalizmi içinde değere çevrilebilir hâle gelmesi olarak yorumlayan Sarı, algoritmaların bu tür anlatıları ödüllendirdiğini söyledi:
“Instagram gibi platformlar, duygusal yoğunluğu yüksek ve kişisel deneyime dayanan anlatıları algoritmik olarak öne çıkarırken, bu anlatılar giderek paketlenebilir ve dolaşıma sokulabilir içerik formatlarına dönüşür. Böylece yaşantısal deneyimler, kendiliğinden ifade edilen duygular olmaktan çıkarak; algoritmalar tarafından okunabilir, ölçülebilir ve görünürlük üretmek üzere optimize edilebilir bir kaynağa evrilir. Psikologların sosyal medya pratiklerinde de görüldüğü üzere, kırılganlık anlatıları etkileşimi artırır, takipçiyle duygusal bağ kurar ve bu sayede profesyonel tanınırlık ile ekonomik getiriler arasında doğrudan bir ilişki tesis eder.”
Sarı, duyguların işlevsel birer etkileşim aracına dönüşmesinin, performatif bir iyilik hâli anlayışı geliştirdiğini de ifade etti. Bu performatif sürecin bir sonucu olarak, iyileşmenin sürekli sergilenmesi, kanıtlanması ve oynanması gereken bir başarı hikâyesine dönüştüğünü belirten Sarı, bu yeni retoriğin en büyük riskinin iyilik hâlini toplumsal ve yapısal koşullardan koparıp tamamen bireysel bir tüketim sorumluluğuna indirgemek olduğunu vurguladı.
Sosyal medyada ruh sağlığı üzerine üretilen içeriklerle sıklıkla karşılaştığını belirten beş sosyal medya kullanıcısı da bu tür içeriklere ilişkin düşüncelerini paylaştı.

“Gördüğüm içerikler, kendimde sorun aramaya yönlendiriyor”
Sosyal medyada sık sık psikolojik içeriklerle karşılaştığını söyleyen 22 yaşındaki üniversite öğrencisi bir genç, bu durumun onu kendinde sorun bulmaya daha meyilli hâle getirdiğini ifade etti. İçeriklerde yer alan semptomları kendinde aradığını ve üzerine düşündüğünü belirten genç, şöyle konuştu:
“Sosyal medyada yer alan birçok videoda çok konuşma, bir şeyleri sık sık unutma, dikkat dağınıklığı vb. durumlar doğrudan ADHD (dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu) ile bağdaştırılıyor. Ben de acaba bende de ADHD var mı diye düşünmeye başladım. Aynı içerikler, ‘çocukluk travmam olduğu için mi böyleyim?’ şeklinde düşünmeme de yol açıyor. Tüm bunlar bende kafa karışıklığı yaratıyor.”
Psikoloji bölümü öğrencisi bir genç ise okuduğu bölüm nedeniyle psikoloji, travma, anksiyete ve terapi temalı içeriklerle ortalama bir kullanıcıya kıyasla daha sık karşılaştığını belirtti. Bu içeriklerin zaman zaman kafa karıştırıcı olabildiğini ifade eden genç, psikoloji öğrencisi olmasına rağmen bu tür paylaşımların kendisiyle ilgili yanlış ya da hatalı tespitlerde bulunmasına yol açabildiğini söyledi. Bir dönem kendine “hiper bağımsızlık” tanısı koyduğunu, geriye dönüp baktığında bunun yanıltıcı bir öz-teşhis olduğunu fark ettiğini dile getirdi.
19 yaşındaki üniversite öğrencisi bir başka genç de sosyal medyada gördüğü içeriklerden etkilenerek zaman zaman depresyonda olduğunu düşündüğünü ifade etti. Bu tür içeriklerin kendisinde kafa karışıklığına neden olduğunu, ancak bazı durumlarda yaşadıklarını anlamlandırmasına da yardımcı olduğunu söyledi.
“Terapi geçmişim, bu tarz içeriklere mesafeli yaklaşmamı sağlıyor”
Terapi geçmişi olan 44 yaşındaki bir başka sosyal medya kullanıcısı ise şunları söyledi:
“Çok fazla psikoloji içeriği var ve çoğu bilimsel değil, takipçi odaklı. Günden güne de çoğalıyor gibi geliyor. Bir şeyin sorun olup olmadığının, kısa bir içerikle çerçevelenmiş, başlıklandırılmış, hatta tanı konularak genellenmiş yorumlardan anlaşılacağını düşünmüyorum. Terapi geçmişine sahip olmam, bu tür içeriklere mesafeli yaklaşmamı sağlıyor.”
Terapi desteği alan 20 yaşındaki bir diğer üniversite öğrencisi de sosyal medyada karşısına sık sık psikolojik sorunlara dair videolar çıktığını söyledi. Bu içerikleri genellikle gözlemlemekle yetindiğini ve etkilenmediğini ifade etti. Zaman zaman kendisiyle özdeşleştirdiği unsurlarla karşılaşsa da bunların profesyonel bir karşılığı olmadığını düşündüğü için söz konusu içeriklere itibar etmediğini belirtti.







