Serpil Kemalbay ile söyleşi: Sürgündeki siyasetçiler sürece nasıl bakıyor?

Ruşen Çakır’ın “Sürgündeki siyasetçiler sürece nasıl bakıyor” adlı serisinin yeni konuğu eski HDP Eş Genel Başkanı ve eski milletvekili Serpil Kemalbay oldu. Kemalbay yeniden başlayan çözüm sürecini, sürgündeki siyasetçilerin geri dönüş ihtimalini ve demokratikleşme sorunlarını değerlendirdi.

Ruşen Çakır’a konuk olan eski HDP Eş Genel Başkanı Serpil Kemalbay, yeni çözüm süreci hakkında değerlendirmelerde bulundu. Sürecin başlangıcına dair öncelikle çatışmasızlığın altını çizen Kemalbay, bunun tek başına yeterli olmadığını vurguladı:

“Öncelikle tabii ki çatışmasızlık önemli. Bu başlı başına bir kazanım. Savaşan tarafların bir masaya oturması, konuşmaya başlaması çok kıymetli ama dünya örneklerinden de biliyoruz ki bu tür süreçler çok hızlı sonuçlanmaz. Zamana ihtiyaç var. Yeter ki süreç sağlıklı bir şekilde ilerlesin, Türkiye halklarının birlikte yaşayabilmesi için gerekli koşullar yaratılabilsin.”

Serpil Kemalbay, özellikle Suriye ve bölgesel gelişmelerin süreci doğrudan etkilediğini, ancak asıl sorunun Türkiye içindeki demokratik tablo olduğunu söyledi. Dış dinamiklerle yürüyen müzakerenin, içerideki siyasal atmosferle uyumlu olmadığını vurgulayan Kemalbay, şöyle konuştu:

“Evet, bir masa var, belli ki bir çerçeve çizilmiş, süreye dair öngörüler var. Suriye’de yaşanan gelişmelerin buradaki süreci etkilediğini de görüyoruz. Ancak içerideki demokratik siyaset alanına baktığımızda bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Müzakere ile içerideki demokrasi arasındaki bağ son derece kırılgan, hatta zayıf.”

Serpil Kemalbay ile söyleşi: Sürgündeki Kürt siyasetçiler sürece nasıl bakıyor?
Serpil Kemalbay ile söyleşi: Sürgündeki Kürt siyasetçiler sürece nasıl bakıyor?

“Darbe sarmalı”

Barış sürecinin kalıcı olmasının önündeki en büyük engelin, 2015’ten bu yana süren ve “darbe sarmalı” olarak tanımladığı siyasal iklim olduğunu söyleyen Kemalbay, demokratik taleplerin sürekli bastırıldığını öne sürdü:

“2015’ten bu yana aslında bir darbe dönemi yaşıyoruz. Sürekli darbelerle toplumun demokratik talepleri bastırılıyor, iktidar değişimi engelleniyor. Hukuki anlamda büyük bir keyfiyet var, hukuksuzluk var. Bunlarda şu ana kadar en ufak bir değişim göremiyoruz.”

Serpil Kemalbay, DEM Parti’ye yönelik baskıların azalıyor gibi görünmesine rağmen bu kez muhalefetin diğer aktörlerinin hedef alındığını belirtti:

“Bugün DEM Parti’ye yönelik operasyonlar azalmış gibi görünüyor ama bu kez CHP’ye karşı operasyonlarla bunun ikame edildiğini görüyoruz. Yani demokrasi güçlerine yönelik saldırılar bir biçimde devam ediyor. Bu nedenle barış süreciyle demokratikleşme arasındaki bağda ciddi bir sorun var.”

Sürgündeki siyasetçiler geri dönecek mi?

Sürgündeki siyasetçilerin Türkiye’ye dönüp dönmeyeceği sorusuna ilişkin olarak, Abdullah Öcalan’ın sürgündekilere yönelik “geri dönün” çağrısına değinen Kemalbay, koşullar oluştuğunda dönmeye hazır olduklarını söyledi:

“Elbette ki yüzümüz Türkiye’ye dönük. Koşullar düzeldiği anda hemen döneriz ve hayatımıza orada devam ederiz. Uzakta olsak da siyasetin içindeyiz. Buradan da mücadeleye katkı sunmaya çalışıyoruz.”


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Sürgündeki siyasetçilerle çözüm sürecini konuşmaya devam ediyoruz. Bugün konuğumuz bir dönem HDP’de eş genel başkanlık da yapmış olan HDP eski milletvekili Serpil Kemalbay. Serpil Hanım merhaba.

Serpil Kemalbay: Merhaba. İyi yayınlar.

Ruşen Çakır: Sağ olun. Siz Kürt hareketinden değil sol hareketin bileşenlerinden dahil oldunuz HDP’ye diye biliyorum ve Figen Yüksekdağ’ın tutuklanmasının ardındaki süreçte de HDP’de bir dönem eş başkanlık yaptınız. Bir süredir yurt dışında yaşıyorsunuz. Kaç yıldır yaşıyorsunuz yurt dışında?

Serpil Kemalbay: 2 buçuk yıl oldu.

Ruşen Çakır: 2 buçuk yıl. Ben daha eskilerle konuştum. Remzi Bey’inki galiba 30 yıl falan olmuş, Remzi Kartal’ın. Siz daha yenisiniz.

Serpil Kemalbay: Umarım benimki o kadar sürmez diyorum.

Ruşen Çakır: Tam da onu soracağım. Şimdi Abdullah Öcalan geçenlerde Almanya’daki bir toplantıya yolladığı mesajda sürgündekileri geri çağırdı, özellikle siyasetçileri. Çok sayıda milletvekili, belediye başkanı başta olmak üzere çok sayıda bu partilerde siyaset yapmış kişiler yurt dışında, daha çok Avrupa’da ama gözünüz kulağınız Türkiye’de diye biliyorum. Ve şimdi de Türkiye’de bir şeyler yaşanıyor. Beklenti var. “Geri gelin.” diyorlar. Siz düşünüyor musunuz? Çantanızı hazırladınız mı?

Serpil Kemalbay: Elbette ki bizim yüzümüz Türkiye’ye dönük ve çok yakından takip ediyoruz gelişmeleri. Koşullar düzeldiği an hemen biz de oraya geleceğiz ve oradaki yaşamımıza kalan kısmından devam edeceğiz. Ama şunu da söyleyeyim. Biz evet uzaktayız ama aynı zamanda o yaşamın hâlâ içindeyiz. Uzaktan da olsa siyasete katılıyoruz. Buradaki ilerici sendikalarla, siyasetlerle ilişkiler kurmaya çalışıyoruz. Kendi arkadaşlarımızla, içerideki arkadaşlarımızla da sosyal medyanın ve internetin imkanlarını da kullanarak bu çalışmalara katkı yapmaya çalışıyoruz.

Ruşen Çakır: Peki nasıl görüyorsunuz? Bir yılı aşkın bir süre oldu. Bayağı bir şey oldu ama birçok şeyde beklenen şey de olmadı. Siz nasıl bir bilanço çıkarıyorsunuz? 1 Ekim 2024’ü milat olarak alırsak, Devlet Bahçeli’nin DEM Partililerin elini sıkmasını milat olarak alırsak bir yıl 2 ay oldu diyelim, 2,5 ay oldu. Nasıl bir bilanço? İyi mi gidiyor?

Serpil Kemalbay: Öncelikle tabii ki çatışmasızlık önemli, önemli bir kazanım. Çatışmasızlık sürecinin devam etmesi, bir masaya oturulması ve burada işte savaşan tarafların birbiriyle konuşmaya başlaması önemli. Ama şunun biz dünya örneklerinden de farkındayız. Çok hızlı sonuçlanabilecek bir süreç değil, olmayabilir. Evet belli bir zamana ihtiyaç var. Yeter ki aslında bazı şeyler sağlıklı bir şekilde ilerleyebilsin. Süreç sağlıklı olarak ilerleyebilsin. Öyle söyleyeyim. Türkiye halklarının birlikte yaşayabilmesi için gerekli olan koşullar yaratılabilsin. Bu imkanların inşa edilebilmesi için ciddi, sorumlu adımlar atılabilsin. Bu açıdan baktığımız zaman evet bir masa var. O masanın başında iki taraf konuşuyor. Savaşan taraflar konuşuyor. Belli ki bir çerçeve var. Bir süreyi görebiliyorlar. Bazı öngördükleri şeyler var bu sürece dair. Özellikle dış dinamiklerle ilgili olarak, Suriye’de bölgesel gelişmelerle ilgili olarak bazı adımlar da atılıyor. Fakat bu savaşın, savaşan tarafların bu kısmı burada dururken içeride demokratik siyaset alanına baktığımız zaman bambaşka bir tablo var. Yani ikisi birbiriyle etkili. Birbirinden etkileniyorlar. Örneğin Suriye’de ufak bir gelişme olduğunda onun bir miktar buradaki çözüm sürecini etkilediğini görebiliyoruz. Tıkanmaları bir miktar da olsa aşan adımları görebiliyoruz. Ama genel olarak yürütülen müzakereyle içerideki demokrasinin bağının ya da demokratikleşme sürecinin bağının son derece kırılgan, zayıf olduğunu görüyoruz. O açıdan bakınca bu işin devam etmesinin hepimiz için faydası var. Bu görüşmelerin devam etmesinin hepimiz için faydası var. Türkiye halklarının burada büyük kazancı var. Çünkü savaşa kaynakların aktarılmaması, insanların ölmemesi, çatışmanın durması çok önemli. Ama aynı zamanda bunun kalıcı bir barışa evrilmesi ancak demokratik bir toplumun inşa edilmesiyle mümkün. Herkesin hakkının verildiği, eşit hakların olduğu, kimsenin kimseyi ezmediği, sömürmediği bir ortamın yaratılmasıyla bunun mümkün olabileceği, bu noktaya gelebilmek için daha çok mesafe olduğunu görebiliyoruz. Yani bu kısım, demokratikleşme kısmı tamamen şu anda tıkalı. Çünkü neden Ruşen Bey? Yani neden biraz burada olumsuz konuşuyorum? Biz 2015’ten bu yana aslında bir darbe dönemi yaşıyoruz. Bunu sık sık da ifade ettik. Darbe sarmalı olarak ben daha çok görüyorum. Yani sürekli olarak darbelerle toplumun demokratik talepleri bastırılıyor ve mevcut iktidara mahkum edilmeye çalışılıyor. Buna karşı güçlü bir mücadele var. O mücadele darbelerle susturulmaya çalışılıyor. İktidarı terk etmeme arzusuyla büyük bir, hukuki anlamda bakarsak, keyfiyet var. Hukuksuzluk var. Bütün bunlar devam ediyor. Yani bunlarda en ufak bir değişim biz şu anda göremiyoruz. Yani şu anda DEM Parti’ye karşı yapılan operasyonlarda bir azalma varmış gibi görünüyor ama bakıyoruz CHP’ye karşı operasyonlarla bunun yeri ikame edilmiş durumda. Demokrasi güçlerine yönelik saldırı bir şekilde devam ediyor. Dolayısıyla bu bağda, yani demokrasiyle adı farklı farklı konan bu barış süreci arasındaki bağda ciddi bir sorun var. O açıdan zaman istiyor.

Ruşen Çakır: Peki, şunu sorabilir miyim? Siz Ardahanlısınız ama Kürt değilsiniz. Başta da söylediğim gibi bir bileşen olarak dahil oldunuz bu süreçlere HDP’de de. Arada tabii çok ortak nokta var ama tartışmalı noktalar da var. Açıkçası şunu merak ediyorum: Bu süreci bu hareketin içerisinde yer alan Kürtlerle Kürt olmayanlar aynı şekilde mi değerlendiriyor? Mesela Öcalan’ın en son dile getirdiği Marksizme yönelik eleştiriler Türkiye’deki sosyalist yolda bayağı bir rahatsızlık yarattı. Yani işin bir Kürt sorunu boyutu var, bir de sizin de demin bahsettiğiniz gibi daha demokratikleşme üzerinden bakma boyutu var. Sol sosyalist hareketler bunu daha fazla gözetiyor olabilir. Burada bir uyum var mı yoksa aranızda tartışıyor musunuz?

Serpil Kemalbay: Öncelikle sol sosyalist hareket dediğimiz zaman çok geniş bir yelpazeden bahsediyoruz. Ben Doktor Hikmet Kıvılcımlı geleneğinden gelen bir yapıdan geliyorum ve başından beri Kürt Özgürlük Hareketi’nin taleplerini saygıyla karşılayan ve bu taleplerin özellikle ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı da başta olmak üzere bunlara dair son derece enternasyonalist, dayanışmacı bir yaklaşım sergileyen bir hareketten geliyorum. Aynı zamanda Kürt sorununun demokratik çözümünü sadece Kürtlerin sorunu olarak görmeyen yani Türkiye halklarının sorunu olarak gören, Türkiye’deki ezme ezilme ilişkisinin temelinde yatan bir mesele olarak gören bir hareketten geliyoruz. O açıdan baktığımız zaman HDP’nin, DEM’in bileşeni olan partiler, biraz yaklaşım olarak enternasyonalist bir yaklaşım sergileyen, sosyalist duruş sergileyen partiler ve siyasi yapılar. O açıdan da olsa tabii ki DEM Parti içerisinde görüş ayrılıklarımız oluyor. Tartışmalarımız oluyor. Öncelik farklarımız oluyor. Önceliklerimiz farklı olabiliyor. Bu açıdan tartışma içerisinde olabiliyoruz. Ancak bu son Marksizme dair tartışmalar, bir katkı olarak da değerlendirilebilir. Yani Türkiye Sosyalist Hareketi uzun bir dönemdir bir tıkanma yaşıyor ve kendi içerisinde de çok fazla polemikçi tarzda tartışmaların yürütüldüğü bir dönem uzun bir süredir yaşamıyoruz. Biraz o polemikleri ateşlemesi açısından da umarım sol içerisindeki canlılığa hizmet eder bu süreç. Onun dışındaki daha yıkıcı, daha olumsuz anlamdaki üsttenci bakarak yapılan tartışmaları elbette ki biz çok doğru bulmuyoruz. Yani bizim bu Marksizm anlayışıyla, Öcalan’ın tezlerindeki Marksizm anlayışıyla elbette ki farklılıklarımız var. Elbette ki oradaki tezleri anlamaya, değerlendirmeye çalışırken 50 yıllık Kürt hareketinin deneyimleriyle birlikte ele almak gerektiğini de düşünüyoruz. Bu topraklarda özgün bir okumalar yapma çabası kıymetlidir. Çok yapılan bir şey de değildir. Genellikle sosyalist hareket içerisinde daha çok dışarıdaki sosyalist hareketlerin buraya tercüme edilmesi şeklinde gelişmişti yani 80’lerde, 70’lerde, 60’lardaki sola baktığımız zaman. Bu anlamda Doktor Hikmet Kıvılcımlı bir özgünlük yaratmıştır ve bu topraklardan, bu coğrafyadan sosyalizme katkı, Marksizme katkı nasıl yapabilirim kaygısı güderek tezler geliştirmiştir. Tarih tezi bunun örneklerindendir ve o dönemde anlaşılmamış, “Nasıl olabilir, nasıl Marksizm’e katkı yapılabilir” eleştirileri Doktor’a da getirilmiştir, Kıvılcımlı’ya da getirilmiştir. O anlamda Sayın Öcalan’ın yaptığı değerlendirmeler, manifesto olarak dolaşıma çıkan içerik bu şekilde değerlendirilmeli. Yani bir özgünlük çabası, 50 yıllık tarih ve pratikle birlikte ve barış süreciyle birlikte ele alınması gereken bir şeydir. Bir çabadır, değerlidir. Ama buna bizim elbette ki eleştirilerimiz de olacak. Çünkü sosyalizm anlayışımız farklıdır. Yani orada iddia edilen ortaya konan sosyalizm anlayışıyla örneğin Sosyalist Dayanışma Platformu’nun sosyalizm anlayışı birebir aynı değil ve eleştirilerimiz var. Özellikle sınıfsal anlamda üretim ilişkileri anlamındaki eksiklikleriyle birlikte değerlendirdiğimiz zaman burada bizim de eleştirilerimiz vardır. Bu doğal ve normal bir şey. 

Ruşen Çakır: Peki şunu sorabilir miyim? Başta belki sormam gereken bir soruyu şimdi sorayım. Devlet Bahçeli’nin bu işi başlatmış olması; yani şimdi Kürtler için ayrı sorun, solcular sosyalistler için ayrı sorun. Sorun dediğim yani bir sürpriz olması anlamında. Bir süre hatta insanlar bunun bir şekilde, nasıl diyelim, geçici bir şey olabileceğini düşündü. Ama bakıyoruz, mesela en son DEM Parti’nin Öcalan’a özgürlük mitingi sorulduğu zaman “Ne var bunda? Yapsınlar.” diye bir cevap verdi mesela Devlet Bahçeli; hiç de öyle ortalığı şeye çevirmiyor. Nasıl yorumluyorsunuz bunu? Bunu sorarken sizi ve çevrenizi de kastediyorum. Herhalde aranızda bayağı konuşuyorsunuzdur bunu. Burada bir şey mi var? Ne diyorsunuz?

Serpil Kemalbay: Yani çatışan tarafların konuşmasından doğal bir şey yok. Burada da en sert olanların, en keskin olanların adım atması gerekiyor. O açıdan tabii ki Bahçeli’nin ilk açıklaması herkeste şok etkisi yaratmıştı. Hatırlayın. Yani hepimiz anlamaya çalışmıştık ve büyük, farklı bir yaklaşımdı. Artık biraz bu açıklamaların tutarlılığına ve bu sürece ne kadar hizmet ettiğine de bakmak gerekiyor. Ne kadar yol almaya yaradığına da bakmak gerekiyor. Örneğin hatırlayın, komisyonun İmralı’ya gitmesi konusunda örneğin Bahçeli’nin tutumu orada bir tıkanıklığı aşma açısından bir rol üstlenmişti. Bu tür roller üstlenebilirse bu açıklamaların sürecin devamı açısından katkı yapacağını düşünüyoruz. Ama onun dışında bunu tartışmaya çok fazla gerek duymuyoruz. Çünkü sonuç olarak birilerinin adım atması gerekiyor ve Bahçeli’nin adım atması da gerçekten en doğru kişi. Çünkü ancak bu şekilde çözülebilir, çatışma süreci ancak bu şekilde yol alabilir.

Ruşen Çakır: Şunu sormak istiyorum. Siz şimdi hem Kürt hareketi ile iç içe olan birisiniz ama aynı zamanda Kürt değilsiniz. Ve şu anda şöyle de bir soru var; hani çok basitleştirerek söylüyorum. Kürtlerin beklentileri, Türklerin kaygıları gibi bir şey var ve bunun dengesi. Özellikle Türklerin kaygıları kısmında Kürt hareketi yeterince bir şey yapıyor mu toplumsal ya da bir halkla ilişkiler çalışması, onlara yönelik mesajlar? Hani bu bir kardeşlik projesi olarak… Şimdi benim bildiğim Selahattin Demirtaş’ın cezaevinden yaptığı birtakım açıklamalar, hani vardı ya “Anıtkabir’de buluşuyorlar Hakkari ve Edirne’den gençler” falan gibi. Onun dışında ben açıkçası çok fazla bir şeye tanık olmadım. Ben mi çok müşkülpesentim?

Serpil Kemalbay: Ruşen Bey, siz de sol tandanstansınız. Yani sol bir geçmişiniz var. Hâlâ da herhalde sol düşüncelerinizi devam ettiriyorsunuz. Yani Türkiye’de bu kaygıların daha çok tepeden kışkırtıldığını, tepeden oluşturulduğunu birçok kez görmüşüzdür, tanık olmuşuzdur. Yani evet bir bölünme korkusu, kaygısıyla bu toplum hep motive edildi ve bu işte doğuyla batı arasında, Kürtlerle Türkler arasında böyle makaslar oluşturuldu. Ama burada halklara baktığınız zaman aslında birbirlerine karşı her zaman oldukça sıcak olduğunu görüyoruz. Ne zaman yukarıdan ayrıştırıcı bir dil kullanılsa ya da bir politika geliştirilse o zaman uzaklaşma oluyor. Politika yukarıdan tepeden işte yaklaştırdığı zaman da yaklaştığını görüyoruz. O anlamda baktığım zaman kaygıları gidermek, evet, tabii ki Kürt hareketi de DEM Parti de buna daha çok hizmet eden şeyler yapsın. Hani sizin bu soruyu bana sormanızın, bize sormanızın anlamını da biliyorum. Hani siz onlara da belki benzer sorular soracaksınız. Ama ben burada şuna dikkat çekmek istiyorum; yani belki bizim bu sürecin ileriye taşınabilmesi için biraz daha bu kaygıların yersizliğine vurgu yapmamız gerekiyor. Yani bir kere kendimiz için istediğimiz şeyi Kürtler için de isteyebiliyor muyuz? İstedik mi? İstemeli miyiz? Bunu bir düşünmemiz gerekiyor. Baktığımız zaman, yani Türkler kısmına baktığımız zaman, ben kendimi çok fazla bu kimlikler üzerinden de ifade etmek istemiyorum ama ne kadar kendimizi Kürtlerin yerine koyduk ve düşündük? Bir Diyarbakır’a uçtuğunuzda siz de fark etmişsinizdir; Kürtçe duyuru, anons yapılmıyor. İngilizce yapılıyor, Türkçe yapılıyor. Kürtçe yapılmıyor. Yani çok basit şeylerde bile bu ayrımı görüyorsunuz ve buna hiç itiraz etmiyorsanız, hiç bundan rahatsız olmuyorsanız, ‘‘Ya bunda ne var, bu niye değişmiyor?’’ demiyorsanız o zaman bu kaygılar biraz sorgulanmalı diye düşünüyorum. Ben biraz işin bu yönüne daha çok dikkat çekmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü biz aslında HDP olarak da DEM olarak da yani başından beri hep kapsayıcı bir dil kullandık. Herkes için istedik demokrasiyi. Sadece kendimiz için istemedik. O yüzden de zaten birlikteyiz DEM Parti içerisinde. Yani Bileşenler Partisi derken sadece sosyalistler yok. Başka kesimler; Alevi toplumu, Ermeni temsilciler, Romanlar, kadınlar, LGBTİ+’lar, birçok kesim, mütedeyyin kesimlerden insanlar; yani herkesi kapsamaya çalışan, aslında ‘‘hep birlikte yaşayabiliriz, bunun için kaygılanacak bir şey yok’’ denen bir partiden bahsediyoruz. Yıllardır bunu anlatan bir partiden bahsediyoruz. Biz zaten yıllardır bunu anlatıyoruz. Yani ben de yetiştiğim ortamdan da bir şey aktarmak istiyorum. Yani ilk politikleştiğim zaman ailem beni hemen “Sen PKK’lı mı oldun?” diye eleştirmişti. Yani sosyalist harekete örgütlendiğin zaman hemen o haneye yazılıyordu. Yani Türkiye sosyalistlerinin de bu şekilde algılanma yönü vardı ve o zaman dediler ki “Onlar bize silah uzatıyor, biz onlara çiçek mi uzatalım?” Yani ben “Ben öyle bir yapı içerisinde değilim. Ama onların haklarını da tanımalıyız biz Türkiyeliler olarak, Türkler olarak, Kürt halkının haklarını tanımalıyız.” dediğim zaman işte “Onlar bize silah uzatıyor, biz onlara çiçek mi uzatalım?” demişlerdi. Ama bugün kendini, örgütünü fesheden, silahlarını yakan ve “Demokratik siyaset yapmak istiyorum, demokratik bir toplum inşa edilsin, ben burada siyaset yapmak istiyorum.” diyen bir hareket var. Ve bu hareketin biz bu sesine kulak vermeliyiz ve bunu öne çıkartmalıyız. Kaygılarımızı bir kenara bırakmalıyız. Kaldı ki ben bir sosyalist olarak Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hakkının da hak olduğunu düşünüyorum. Yani bunun da kaygılanacak bir şey olmadığını düşünüyorum. Üstelik Kürt halkı, Kürt özgürlük hareketi, Kürt siyasi hareketi böyle talepler de ortaya koymuyor. Koysa bile bu şekilde de birlikte yaşayabiliriz. Yani ayrılıkta da beraberlikte de birlikte yaşayabiliriz. Yani dünyada birçok yapı var. Birçok devlet var. Birçok özerk yapı var. Yani bizim buralara karşı biraz kafamızı açmamız lazım. Biraz gözümüzü açıp etrafta neler oluyor, dünyada neler oluyor, başka ülkeler sorunlarını nasıl çözüyor, bunlara bakmamız lazım. İnanın bunu bile araştıran, okuyan, bakan insanlar değil bu kaygıları ifade eden insanlar. Bunu yapmamız lazım.

Ruşen Çakır: Son olarak şunu sormak istiyorum Serpil Hanım. Umutlu musunuz? Sizi en çok ne kaygılandırıyor? Bu sürecin gidişatı konusunda en büyük risk olarak ne görüyorsunuz?

Serpil Kemalbay: Che Guevara’nın bir sözü var: “Gerçekçi ol, imkansızı iste.” diye. İmkansız gibi görünüyor. Ama gerçekçi olursak da bu sorunlarımızı çözmemiz gerekiyor. Çözeceğiz yani. Çözmek zorundayız ve bunu birlikte yapmalıyız. Ve burada Türkiye halklarına çok sorumluluk düşüyor. Türkiye sosyalistlerine çok sorumluluk düşüyor. Özellikle Türkiye Sosyalist Hareketi’nin üzerindeki sorumluluk, kadın hareketi üzerindeki sorumluluk, daha çok demokrasi güçlerini bir arada tutma sorumluluğu. Bizim bir taraftan mücadeleyi, örgütlenmeyi, talepleri yükseltmemiz gerekiyor; bir taraftan da tüm demokrasi güçlerini, CHP, DEM Parti, bir arada tutmamız gerekiyor. Hepsini birlikte tutmamız gerekiyor ve genişletmemiz gerekiyor. O anlamıyla evet, imkansız gibi görünüyor ama umutluyum. En çok beni kaygılandıran şey keyfiyet. Keyfiyet. Yani biz 2015’te ilk karşılaştığımızda keyfiyetle, yani hukuksuzlukla, bu konuyu çözemedik. Yani bu konuyla baş edemedik. 10 yıldır keyfiyet devam ediyor. Şu anda da son sürat devam ediyor. Bize karşı da işte sevgili Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ’a karşı da. 18 arkadaşımızın şu anda Kobani davasından dolayı, Kobani AİHM’de mahkum edilmesine rağmen yani AİHM’de artık siyasi olduğu kanıtlanmasına rağmen tahliyeleri yapılmış değil. Aklanmalarına rağmen anayasaya uyulmuyor. Şimdi bu anayasaya uyulmaması, bu keyfiyet en büyük korkum. Çünkü siz neyle barışı güvence altına alacaksınız? Neyle hukuku güvence altına alacaksınız? Neyle kazanımları güvence altına alacaksınız? Dolayısıyla bu konu üzerinde daha çok durmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Serpil Hanım. Sağ olun yayınımıza katıldığınız için.

Serpil Kemalbay: Ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Evet, HDP eski eş genel başkanı Serpil Kemalbay’la konuştuk. Süreci nasıl gördüğünü, Türkiye’ye dönmeyi düşünüp düşünmediğini hepsini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.