Ceng Sağnıç ile söyleşi: İran Kürtleri savaşa neden dahil olmuyor?

İSTANBUL (Medyascope) – Ruşen Çakır Ceng Sağnıç ile “İran Kürtleri savaşa neden dahil olmuyor?” sorusunu değerlendirdi. Sağnıç, Kürtlerin savaşa dahil olmamasının temel nedeninin plansız bir askeri girişime sıcak bakmamaları olduğunu vurguladı.

Video özeti

  • Ceng Sağnıç, İran Kürtleri’nin savaşa dahil olmamasının nedenlerini değerlendirdi.
  • Kürtler, plansız askeri girişimlere sıcak bakmadıkları için sahaya inmemekte.
  • Bölgesel aktörlerin İran’ın parçalanmasına karşı temkinli davranmaları, Kürtlerin savaş alanına çıkmamasının sebeplerinden biri.
  • Sağnıç, Kürtlerin ABD ve İsrail ile kısa vadeli bir araç olmak istemediklerini söyledi.
  • Kürtler tamamen dışarıda değil, ancak rollerinin değiştiğini vurguladı.

Ruşen Çakır ile Ceng Sağnıç, İran Kürtleri’nin savaşa dahil olmamasının sebeplerini ele aldı. Sağnıç, Kürtlerin sahaya inmesini engelleyen faktörlerden birinin bölgesel aktörlerin yeni bir parçalanma sürecinden çekinmesi olduğunu söyledi:

“Ortadoğu bir Arap Baharı travmasının atlatmanın eşiğinde. Bu yüzden herhangi bir ayrıştırıcı veya mezhepsel projenin ciddi bir tepki oluşturduğunu görüyoruz. İran’da muhtemel bir Kürt askeri varlığının, İran’ın da parçalanmasının başlangıcı olacağına dair bir fikir oluştu ve bu çok tehlikeli bir fikir olarak değerlendirildi.”

Kürtlerin savaşa dahil olmamasının temel nedeninin plansız bir askeri girişime sıcak bakmamaları olduğunu söyleyen Sağnıç, “Kürtlerin başarılı olabilmesi için ön koşullardan birisi bir acil eylem planı şeklinde değil, ABD ve İsrail yapısal bir strateji içerisinde bulunmalarıydı. Zaten Kürtler de bunu açık şekilde aktardılar. Taleplerinin başında bir garanti almaları veya gelecekteki bir otonomiye ABD’nin destek vereceği sözü değil, İran’la ilgili genel stratejinin içerisinde konumlandırılmaları vardı” dedi.

“İran’ın parçalanmasını istemediler”

Ceng Sağnıç, Kürtlerin sahaya inmemesinin bir diğer sebebinin, İsrail ve ABD gibi büyük güçlerin İran’ın parçalanmasını istememesi olduğunu öne sürdü:

“İsrail dahil İran’ın bölünmesiyle ilgili masaya konmuş hiçbir proje yok. Bölünecek bir İran’ın Orta Doğu’nun tamamında nasıl bir etki yaratacağını öngörmek mümkün değil. İran’daki olası bir bölünmenin Kuzey Afrika’dan Körfez’e kadar zincirleme sonuçlar doğurabileceği düşünülüyor.” 

Kürtlerin temkinli davranmasının kendi tarihsel deneyimlerinden kaynaklandığını da belirten Sağnıç, “Kürtler, ABD ve İsrail ile kısa vadeli bir askeri araç olmak istemediklerini, İran’la ilgili genel stratejinin içerisinde yer almak istediklerini söylediler. Bu garanti verilmeden hareket etmek, Kürtler açısından ciddi bir risk” dedi. 

“Kürtler tamamen dışarıda değil”

Sağnıç, Kürtlerin tamamen devre dışı kalmadığını, ancak rollerinin değiştiğini söyledi:

“Şu an Kürtler konuşulmaları gereken kadar konuşuluyorlar. İran’daki en güçlü askeri ve siyasi aktörlerden biri olarak ama sahada savaşan bir güç olarak değil, İran muhalefetinin bir parçası olarak yer alıyorlar. Bu da Kürtlerin doğrudan askeri aktör olmaktan ziyade siyasi denklemin içinde konumlandığını gösteriyor.”

Video deşifresi

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Merhaba, iyi günler. İran Savaşı’nda bir ayı geride bıraktık ve ilk günlerden itibaren, İran’da Kürtlerin savaşa dahil olacağı yolunda çok güçlü haberler, yorumlar yapıldı, fakat sonra bunlar durdu. Zaten Kürtleri şu âna kadar hiçbir şekilde savaşta görmedik. Savaşın bir parçası olarak sahada değiller en azından. Ne oldu? Neler oluyor, neler olabilir? Bu konuları, İsrail’in en önde gelen düşünce kuruluşlarından Jerusalem Center (Kudüs Merkezi) Washington Direktörü Cenk Sağnıç’la konuşuyoruz. Cenk merhaba. 

Cenk Sağnıç: Merhaba. 

Seninle savaşın öncesinde bir yayın yapmıştık. Özellikle Türkiye’deki süreci konuşmuştuk. İzleyicilerimiz o yayından çok memnun kalmıştı; sen de yorumları görmüşsündür. Şimdi bir ayı geçirdik ve başlarken söylediğim gibi, savaş başlar başlamaz gözler Kürtlere çevrildi. Ama şimdi Kürtler pek konuşulmuyor. O yapılan haberler, yani CIA’nin Kürtleri silahlandırdığı ve onların karadan bir cephe açacağı haberleri yalan mıydı? Yoksa doğruydu ama sonradan vaz mı geçildi? 

Sağnıç: Aslında Kürtler konuşulmaları gerektiği kadar konuşulmaya başladılar. Savaşın başındaki ilk birkaç gün içerisinde, özellikle analistlerin İran’la ilgili beklentileri bir anda yanlışlanmaya başlayınca, ABD Başkanlık Sarayı’nda Kürtler, acil önlem paketi şeklinde konuşulmaya başladılar. Ama Kürtlerin başarılı olabilmesi için ön koşullardan birisi, bir acil eylem planı şeklinde işletmelerinin dışında, Amerikalılarla ve İsraillilerle yapısal bir strateji içerisinde bulunmalarıydı. Zaten Kürtler de Amerikalılara ve İsraillilere de bunu aktardılar. Yani taleplerinin başında bir garanti almaları veya gelecekteki bir otonomiye ABD’nin bir destek vereceği sözü vermesinden ziyade, İran’la ilgili genel stratejinin içerisinde Kürtlerin bir şekilde konumlandırılmasıydı. Maalesef savaşın ilk üç gününde veya ilk bir haftasında yaşananlar, bu durumu biraz örselemişti. Fakat bu değişmiş oldu. Şu an Kürtler konuşulmaları gereken kadar konuşuluyorlar. İran’daki en güçlü askerî ve siyasî aktörlerden biri olarak, ama İran muhalefetinin bir parçası olarak konuşulmaya başladılar. Nitekim, İran rejiminin devrilmesinin de beklenenden uzun süreceğini göz önüne aldığınız zaman, bu, Kürtler açısından da Kürtlerin ortakları açısından da, yani ABD ve İsrail açısından da daha faydalıdır diyebiliriz. 

Peki burada Kürtlerin devreye sokulması konusunda Ankara’nın devreye girdiği, hatta Hakan Fidan’ın Amerikan Dışişleri Bakanıyla doğrudan bunu konuştuğu ve o projenin durdurulmasında bunun hayli etkili, hatta belirleyici olduğu yolunda birtakım haberler de çıktı. Bu, senin bilgilerine göre ne derece gerçeği yansıtıyor? 

Sağnıç: İlk kısım doğru. İkinci kısım yanlış. Hakan Fidan ve Türkiye Cumhuriyeti, bu konuyla ilgili olarak bu kadar hızlı değişkenlerin işletilmesiyle ilgili ABD’den bir karar çıkması durumunda ekleneceklerini ifade eden girişimlerde bulundular. Buna Suudi Arabistan, Türkiye ve Körfez’deki bazı ülkeler de dahil. Bu girişimlerden hangisinin belirleyici olduğu, hangi medyanın bu konuyla ilgili haber yaptığına göre değişiyor. Türkiye tarafının, yani Trump’ın, Türkiye üzerindeki projesinin veya Türkiye’nin, Ortadoğu’da ABD’nin ittifaklarından biri olarak kalması gerekliliği, projesinin selameti için, bunun etkileyici olduğunu söylemek mümkün. Ama sağlamasını yaptığınız zaman, ABD, Türkiye’nin çok daha sert şekilde muhalefetini ilettiği veya karşı çıktığı siyaseti gerçekleştirmiş olduğu, burada belirleyici olanın Türkiye’nin kaygıları olmadığını söylemek gerek. Belirleyicilerden birisi Türkiye’nin kaygılarıydı. 

Peki bu belirleyiciler nelerdi? Yani neden birçok devlet Kürtlerin bu savaşa girmesiyle ilgili kaygılar beslediklerini ABD’ye ilettiler? Bu aslında biraz Ortadoğu’da ve Kürt meselesi konuşurken, özellikle Kürtlerin de gözden kaçırdığı bir durum. Kürtler derken, bunu hem Türkiye’deki hem İran’daki hem diğer ülkelerdeki Kürtleri de katıyorum. Kürdistan Bölgesel Yönetimi dahil olmak üzere. Dünya, özellikle Ortadoğu, bir Avrupa Baharı travmasını atlatmanın eşiğinde veya bu travmayla ilgili çok ciddi bir sorunlar göbeği içerisinde yaşıyor. Bunun en başında Körfez ülkeleri geliyor, Türkiye geliyor. Arap Baharı bir travma olarak bütün dünyada ciddi bir sorun olarak herkesin önünde. Bununla beraber, yine son 20 yılda iletişim teknolojisindeki gelişmeler, devletlerin henüz hızlı bir şekilde adapte olabildikleri, kendi yapısal varlıklarını sosyal medya ve benzeri iletişim teknolojilerine evirebildikleri bir dönem değil. Bu yüzden devletlerin güçlerini yeniden kazandıkları bir dönemden geçiyoruz. Bununla ilgili birkaç önemli makale ve kitap da çıktı zaten. Özellikle Ortadoğu’da, egemen, birbirlerini tanıyan devletlerin, Arap Baharı ve bu iletişim teknolojilerini kaybettikleri güçlerini geri almaya veya almaya çalıştıkları bir dönemden geçerken, herhangi bir ayrıştırıcı, etnik veya mezhepsel projenin ciddi şekilde bir tepki oluşturduğunu görüyoruz. Bu tepkiyi önce Suriye’de gördük. Suriye’de, Türkiye’ye dahi Kürtlerle ilgili ilişkilerinde veya Kürtler ve HTŞ arasında devam eden savaşta olumlu bir rol oynamaya başladığı zamanlarda, Suudi Arabistan’dan bu konuda çok sert bir muhalefet görmüştük ve bir süre savaşın devam etmesinde önemli rolü, Suudi Arabistan üstlendi. Türkiye arabuluculuk yapıyordu ve zaten daha sonra o süre esnasında Türkiye’nin Kamışlı’ya bir heyet gönderdiği ortaya çıktı. 

Aynı şekilde İran konusunda da, bir medya beceriksizliğinden dolayı, İran’da muhtemel bir Kürt askerî varlığının, Ortadoğu’da yeni bir etnik parçalanma projesinin bir parçası olduğu veya başlangıcı olduğuna dair bir fikir oluştu. Bu çok tehlikeli bir fikir. Bu fikrin karşısında durabilecek çok güçlü fikirler var. Bu fikirlerin başında da, egemen devletlerin, egemenliklerinin bir kısmını farklı ideolojilere kaybetmiş olmalarının, dünyada küresel bir krize yol açtığı fikri. Bu fikrin merkezi Washington. ABD böyle bakıyor dünyaya. ABD’nin, Trump’ın dünyasında, ABD’deki bütün sorunlar, zaten ABD’deki federal hükümetin, devlet fikrinin zayıflamasından ileri geliyor. ABD’nin, Trump hükümetinin perspektifinden, Avrupa’daki bütün sorunlar, NATO’ya katkı sunamayışı veya güçsüzleşmesi, yine Avrupa’daki merkezi devletin, yeni ortaya çıkan sol ideolojilere çok fazla alan kaybetmiş olmasından ve gücünü kaybetmesinden geldiğine inanıyor. 

Aynı şekilde Trump hükümeti, Ortadoğu’da da güçlü liderlerin egemenliğindeki güçlü devletlerin yeniden tesis edilmesinin, Ortadoğu’daki sorunların çözümünde ABD’nin liderlik rolü oynayabileceğinin tek yolu olduğunu düşünüyor. Böyle bir dönemde, Kürt tarafının, İran Kürtlerinin, Irak’taki kamplarından çıkıp, İran’ı bir bakıma ‘’işgal edip’’ bazı şehirlere el koyacakları ve böylelikle İran’da da Irak benzeri bir özerk yönetimin önünün açılacağı iddiasının basında çıkması, çok ciddi bir korku oluşturdu ve Kürtlerin de bu korkuları giderecek vakitleri yoktu işin açıkçası. Aksine bu korkuların giderilmesi için çok çaba harcadılar, ama birkaç gün içerisinde olacak bir şey değildi. Bu yüzden de masadan kalktı. Ama masadan kalkan başka şeyler de var. Yani sadece Kürt koalisyonunun askerî olarak İran’a girmesinden ziyade, İran’daki rejimin değişmesinin dinamikleriyle ilgili değişen bir algı var. Bu algının değişmesiyle beraber, Kürtlerin rolünün ne olacağı veya Kürtlerin ifa edecekleri bir rolün ne kadar uzun bir süre desteklenmek mecburiyetinde kalacağı, daha başka bir ifadeyle söylersek, Kürtlerin kendi kendine yetebilecekleri bir yapı kurup kuramayacakları, Tahran’daki rejim değişmezse, ABD ve İsrail ittifakının, Batı İran’daki Kürtlere ne kadar süre hamilik yapmak zorunda kalacağı gibi soru işaretleri de ortaya çıktı. Bunlar tamamen Tahran’daki durumla ilgili şeyler. 

Bu söylediklerin çok önemli. O zaman büyük ülkeler, özellikle Arap Baharı travmasından dolayı İran’ın bölünmesini de pek arzulamıyorlar.  

Sağnıç: Kesinlikle. İsrail dahil, İran’ın bölünmesiyle ilgili masaya konmuş hiçbir proje yok. Bununla ilgili sadece medyada bazı iddialar var. İsrail dahil, ki bu konularda en esnek olacak olan İsrail’dir. Ortadoğu’daki egemen devletler sisteminin tam olarak bir yapısal parçası olamadığı için, yapının tamamıyla değişmesinden bir rahatsızlık duymamasına rağmen, hiçbir şekilde İran’ın bölünmesiyle ilgili bir proje ortada yok. Bölünecek bir İran’ın kontrol edilebileceği analizi, sadece İran’a bakarak yapılabilir bir şey değil. İran’daki olası bir bölünmenin, Ortadoğu’nun tamamında, Kuzey Afrika’nın tamamında nasıl bir şeyi tetikleyebileceğini öngörmek de mümkün değil. Hatırlarsınız Tunus’ta bir işportacı kendini yaktı. Yahya Sinvar 7 Ekim 2023’te bir karar verdi ve dünyanın temellerini baştan değiştirdi. ‘’İran gibi bir devlette bu kadar büyük bir toplumsal kırılma yaşanırsa, bunun sonucunda Doğu vilayetindeki Şiilerin durumu ne olur? Veya Bahreyn’deki ayrılıkçı hareketin durumu ne olur? Veyahut Irak’taki 200 bin yedek İran askerinin, Haşdi Şabi’nin durumu ne olur?’’ gibi soruların cevaplarının çok net bir şekilde verilebilmesi gerekiyor. Hem İran halkına hem İran’ın dostlarına, rejimin değişmesi durumunda da bunlara ne olacağının bir cevabı verilemediği için, rejim de değişmiyor zaten. 

Savaştan hemen önce, önde gelen Kürt grupları bir cephe kurmuşlardı. İmzalar atıldı ve hemen ardından savaş da patlak verince, bunun, ona bir ön hazırlık olduğu anlaşıldı. Rastlantı değildir herhalde. Evet, şu anda beş örgütün yöneticisinin birlikte fotoğrafını da görüyoruz. Hatta daha sonra bir örgüt daha katıldı. Ama en son geçtiğimiz hafta içerisinde, Londra’da düzenlenecek bir konferansa PKK çizgisindeki PJAK’ın çağrılmadığı, PJAK’ın bu şeyden ayrıldığı ya da sen daha iyi biliyorsun, koalisyonun ya da cephenin dağıldığı haberi geldi. Ama en son PJAK’ın yine son anda konferansa dahil edildiği söylendi. Şimdi bu koalisyon ya da bu cephe sürüyor mu? Bu cephe içerisinde PJAK, yani Öcalan çizgisindeki örgüt, bir anlamda diğer Kürt örgütleri tarafından istenmeyen bir yapı hâline mi geldi?

Sağnıç: Evet ve hayır. Evet, koalisyon devam ediyor ve ben yakın zamanda şimdiye kadar parçalanacağıyla ilgili herhangi bir şey okumadım. Parçalanmasıyla ilgili şu an bir gerekçe de görmüyorum açıkçası. Parçalanırsa, böyle bir karar verilirse, Kürtlerin İran’daki geleceği ile ilgili çok ciddi bir sıkıntıya girilmiş olur. İran’daki topografyanın ve demografinin Suriye’dekine benzer iki çizgi Kürt hareketinin birbiriyle karşılaşmasını veya dalaşmasını kaldırabilecek bir topografya olmadığını hatırlamak gerekiyor. Burada eğer dışlanan taraf PJAK olursa, bu, çok ciddi bir sorun demek veya PJAK’ın diğerlerini dışlaması da aynı şekilde PJAK’ın meşruiyetiyle ilgili yaşadığı sorunlardan dolayı ciddi bir çetrefil hâline gelmesi demek. Burada asıl belirleyici olan, Kürt tarafının, Kürt koalisyonunun veya Kürt koalisyonunun bileşenlerinin, İran’daki diğer muhalefetle, yani Londra’daki bu toplantıyı organize eden muhalefetle olan ilişkileri. Bu ilişkiler ise çok inişli çıkışlı ilişkiler. İşin açıkçası, muhalefet ve Kürtler arasındaki ilişkilere bakıldığında, İran rejiminin, 47 yıllık muhalefeti dışarıda tut ve ez politikasının ne kadar başarılı olduğunu görmek mümkün. Çünkü bugün İran’da rejim değişmiyorsa, zaten İran halkının da rejimin değişmesi durumunda gelecek bir alternatifin olmadığını görmesinden geliyor. Biz bunu dışarıdan konuşurken, özellikle sürekli İran’a dışarıdan müdahale eden devletlerin bir alternatif göremediklerinden bahsediyoruz, ama İran’daki halkın da bir alternatif göremediğini, İran’daki halkın da Tahran’da rejim değiştikten sonra, kimin İran’ı yöneteceği ile ilgili veya bu yönetici elitin veya yönetici kadronun İran’ın ne kadarına hâkim olacağı ve kaosu ne kadar engelleyebileceği ile ilgili bir fikri olduğunu düşünmüyorum, İran’da olmasam dahi.

Bu aslında İran’ın uzun yıllardır konuştuğumuz, muhalefeti, İran’a yönelik bütün tehditleri İran’ın sınırlarının ötesinde karşılamak gerekir’’ tezinin çalıştığını, işe yaradığını gösteriyor. II. Dünya Savaşı’ndan beri yapılmış en büyük hava operasyonunda dahi rejimin felç olmasına rağmen yıkılmamasının arkasında, bugüne kadar çok ciddi ve ayrıntılı bir şekilde rejim muhaliflerinin sınır dışına itildiği ve İran’a yönelik bütün tehditlerin sınırların ötesinde karşılanmasının başarılı olduğunu görüyoruz. Bu başarılardan birisi de İran’ın diasporadaki muhalefetinin, İran’ın yereldeki siyasi dinamiklerinden çok kopuk olmasıdır. Akıl almaz bir kopukluktan bahsediyoruz. Kürt muhalefetinin, özellikle coğrafyadan ve Irak Kürdistanı’na olan erişimlerinden dolayı, kendi toplumları, tabii ki Kürt etnik milliyetçiliğinin kendi içeriğinden de ötürü, İran Kürdistanı’ndan çok daha fazla haberdar olduklarını ve bu ilişkinin devam ettiğini görüyoruz. Fakat ister Mücahidîn-i Halk olsun, ister Cumhuriyetçiler olsun veya Pehlevistler olsun, İran muhalefetinin, İran toplumundan, İran’ın toplumsal ve siyasi dinamiklerinden aşırı derecede kopuk olduğunu görüyoruz. Bu kopukluk Kürtlerin tek başına aşabilecekleri bir şey değil. Ben Londra’daki sorunun da aslında buradan kaynaklandığını, Kürtlerle ilgili konuşulan her şeyin, İran muhalefetinin içerisinde hemen bir çatlağa dönüştüğünü mülahaza ediyoruz. 

Savaştan birkaç ay önce Rıza Pehlevi ile Kürtler arasında yapılan bir görüşme var. Görüşmede konuşulan şeylerin başında ortak bir zeminin oluşturulması varken, 24 saat sonra Pehlevi’nin yaptığı açıklama tamamıyla Kürt karşıtı bir açıklama oldu. Kürtlerin inandığı şey, Pehlevi’nin bu görüşmeyi dahi konuşmasının muhalefet içinde bir çatlak yarattığı ve muhalefetin bu çatlağı yönetemediğini de görüyoruz. Şöyle düşünün: Dünyada esir alındığını iddia eden bir diaspora var. ‘’Biz 1979 yılında bir grup İslamcı tarafından esir alındık. Velâyet-i Fakih adı altında bir ideoloji altında hapislerdeyiz. Her gün idam ediliyoruz. Sokağa çıktığımızda binlerce insanımız öldürülüyor. Ama en büyük sorunumuz Kürtler.’’ Bu akla uymuyor. Beş maddelik bir muhalefet açıklaması yapılıyor. Dördüncü madde Kürtler. Bu, İran muhalefetini destekleyenlerin de artık duymak istemediği şeyler, anlam da veremiyorlar. Bir toplum bu kadar büyük bir eziyet ve zulüm altındaysa, toprak bütünlüğünün daha ikincil olması gerekir kafalarında. Ama İran’ı yeniden yöneteceğini, en azından geçici bir hükümetle yöneteceğini söyleyen Rıza Pehlevi’nin İran’la ilgili ilan ettiği gelecek projelerinin başında, Batı İran’a yani Kürdistan bölgesine asker göndermek var. Bunların sadece Kürtleri korkuttuğu düşünüldüğü zaman, olaya dar bir pencereden bakmış oluruz. Bu, bütün İran muhalefetini sıkıntıya sokuyor. Ben Kürtler ve İran muhalefeti arasındaki kavganın, ekseriyette Londra’daki duruma da tezahür ettiğini ve bunun kurbanının PJAK olduğunu varsayıyorum. Burada da muhtemelen PJAK’ın dışlanması için bir Türkiye kartı kullanılmıştır. Yani ‘’PJAK’ın olması, Türkiye ile ilişkilerimizde ciddi bir sıkıntı yaratır’’ tarzında bir şey. Fakat sorunun çözülmesinin anahtarı yine Kürt koalisyonunun içerisinde. Kürt koalisyonu PJAK’ı bir gerçeklik olarak kabul ediyor ve bugüne kadar gördüğüm kadarıyla bu koalisyonu bozmak gibi bir niyetleri yok. 

Bu demin söylediğin Şahlık bekleyen Amerika’daki buarkadaşın bir açıklaması da gözüme çarpmıştı. Anlatıyor anlatıyor, bir yerde Kürtlere laf çakıyor.

Sağnıç: Evet, böyle bir beklenti var. Kendi tabanında, 1978’in politikasının devamı, çünkü 1978’deki en büyük sorunları Kürtler. 1978-79 yılında bu diaspora ülkeden çıkarıldığı zaman bir zaman kapsülü içerisinde çıkarıldı ve hâlâ o yıllarda yaşıyorlar. Açık söyleyeyim, Pehlevi’nin ekibiyle DC’de çok sık görüşüyorum, bu konuları konuşuyoruz. Konuştuğunuz zaman karşınızda 2000’lerde yaşayan bir insan bulamıyorsunuz.

Az önce Irak Kürdistanı’ndan söz ettin. İran’da Kürtler savaşa dahil olmadı ama Irak Kürtleri sanki savaşa dahil edilmek isteniyor gibi bir durum var. Önce bir saldırı olmuştu, bir yaralıyla atlatıldı. Ama daha sonra 6 ya da 7 peşmerge hayatını kaybetti. En son, Duhok’ta, Başbakan Barzani’nin evine dronla saldırı yapıldı. İran Dışişleri Bakanı Arakçi, bu işin kesinlikle kendisiyle alâkaları olmadığını söylüyor ama, bir şekilde Irak Kürtleri savaşa sokulmak isteniyor gibi bir izlenim ediniyorum. Bir de ayrıca Haşdi Şabi üzerinden Irak’ın da savaşın bir uzantısı olması meselesi var. Ona sonra geliriz belki. Öncelikle Irak Kürtlerinden ne istiyorlar? Tamam, orada birtakım Amerikan üslerine saldırılıyor ama doğrudan peşmerge ölümü vesaire rastlantı olmasa gerek. 

Sağnıç: Rastlantı değiller ama Irak Kürtlerinin savaşa çekilmesi gibi bir komplonun da parçası değiller, onu söyleyeyim. Yani birkaç yerde bunun bir İsrail-Amerika projesi olabileceği, bir sahte saldırı olabileceği tarzı yorumlar var ama Irak Kürtlerinin savaşa girmesi kendi başına zaten komik bir önerme olur. En güçlü zamanında 20-30 bin kara askeri toparlayabilecek bir bölgesel hükümetten bahsediyoruz. Savaşa girse veya girmese hangi dengeyi değiştirecek, mevzu bu. Burada neden Irak Kürtleri böyle bir baskı altında? Bunu anlamak için İran’ın başını çektiği Şii ekseninin bir network, bir ekosistem olduğunu hatırlamak gerekiyor. Bu ekosistem, sadece İran’ın ya da Tahran’ın bölgesel çıkarlarıyla işleyen bir yapı değil, yerelde de çıkarları olan bileşenlerin bulunduğu bir ekosistem. Bugün liderliğini İran rejimi yapıyor. İran rejimi yıkılsa bile Şii ekseni kaybolmayacak, Şiiler buharlaşmayacak. Necef yıkılmayacak, Kum yıkılmayacak, Katîf yıkılmayacak, Bahreyn’deki veya Lübnan’daki Şiiler ölmeyecek. Burada stratejinin parçalarından birisi, Şii ekseninin, bu ekosistemin karşısında olan ya da bu eksenin zayıflamasından fayda sağlayabilecek herkesin baskı altında tutulması. Irak’ta bunun başında Kürtler geliyor. Daha doğrusu KDP geliyor. İran rejimi inanılmaz derecede zayıflatılmış durumda. Ayakta kalması başka, zayıflatılması başka bir şey. Sadece bankaya yatırdığı, geçmişten kalan tasarruflarını harcayarak ayakta kalabilen bir rejim var. Bunun Irak’ta ciddi bir yansıması olacak. Irak’ta, İran’ın yaklaşık 200 bin yedek askerinin bulunduğu, Şii ekosisteminin en önemli kalelerinden birisi olan ve bugün yapılan hesaplara göre yılda 15 ila 30 milyar doların, İran’a ve onun proxylerine (vekillerine) aktarıldığı bir yapı var. Bu yapı İran sonrasını düşünmek zorunda. Rejim yıkılsın ya da yıkılmasın, rejimin zayıfladığı bir dönemde Irak’taki siyasi yapının nasıl değişeceğiyle ilgili kaygılarının olması ve bu kaygılarla ilgili muarızlarının baskı altında tutmayla ilgili girişimlerde bulunması oldukça akla yatkın.

Bu yapıların İran rejiminin içerisinde bağlı olduğu farklı bileşenler var. Daha açık şekilde söylemek gerekirse, Irak’taki Şii milis grupların bazıları Devrim Muhafızları’na bağlıyken, bazıları Cumhurbaşkanlığına, hükümete, bazıları Devrim Muhafızları içindeki filanca generalin ekibine daha yakın. Ketâib Hizbullah gibi yapılar, ‘’biz 1960-1970’lerden beri bu işin içindeyiz zaten’’ diyerek, kendilerini rejim muhafızlarına eşit görüyor. Bu grupların farklı ajandalarla ilerlettiğini düşünmek yanlış olmaz. Arakçi, doğru söylüyor olabilir. Neçirvan Barzani’nin evine saldırı yapılan mühimmat İran’dan dahi gelmiş olsa, İran rejimi, doğrudan karar neticesinde vurmamış da olabilir. Sebep ne olursa olsun sonuç çok belli: Irak Kürtleri bu değişen süreçten Irak içerisinde siyasi, ekonomik ve askerî kazanım elde etmesiler, suistimal etmesinler diye baskı altında tutuluyorlar. Bu bir savaşa sokma çabası değil, bu, baskıyı artırarak, yaşanacak değişim ve zayıflamanın Irak siyasetini baştan aşağıya değiştirmesini engellemekle ilgili diye düşünüyorum.

Peki seni bulmuşken savaşın genel gidişatını konuşalım. Trump’ın iki gün, beş gün diye uzattığı süreler var ve bir müzakere olma ihtimali konuşuluyor ama fiilen bir müzakere görmüyoruz. Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’ın ortak yürütmeye çalıştıkları birtakım girişimler var. Diğer yandan da kara harekâtı hazırlığı yapıldığı, çok sayıda askerin bölgeye gönderildiği söyleniyor. Hangisine inanalım? Burada hakikaten bir müzakere olabilir mi? Şu aşamada en temel sorun, Hürmüz Boğazı gibi gözüküyor. Yoksa müzakere olacak gibi değil mi? Geçenlerde gördüm, James Jeffrey bunu Ukrayna Savaşı’na benzetmiş, onun gibi uzayabilecek bir savaş olarak tanımlamış. Böyle bir şey mi beklemek gerekir?

Sağnıç: Doğru. Ukrayna savaşı karadan yapılan bir savaş. O yüzden bunu yeterince karşılamıyor. Ukrayna Savaşı aynı zamanda çok güçlü iki endüstrinin yaptığı bir savaş, bir yanda Avrupa’nın askerî endüstrisi, bir yanda Rusya’nın askerî endüstrisi. İran’da böyle bir endüstri zaten yok. Ama savaşın sadece yoğunluğu ve devamlılığı noktasından baktığınızda, uzun süre devam edecek bir savaş olabileceği ihtimali çok yüksek. Bunun devam etmesinin ön koşullarından birisi, İran’ın, uzun menzilli veya orta menzilli roketlerini, füzelerini ve dronlarını ne kadar hızlı bir şekilde yeniden üretmeye başlayabileceği ile ilgili. Veya ABD-İsrail’in, dron ve roket teknolojilerinin ve altyapısının ne kadar yok edildiği, stokların ne kadar bitirildiği ile ilgili yapacağı analizlerle ilgili. Şunu da söylemekte bir beis yok açıkçası: ABD ve İsrail’in, İran’ın füze kapasitesi, füze stokuyla ilgili son 2 yıl içerisinde yaptıkları analizlerin neredeyse tamamı yanlış çıktı. On İki Gün Savaşı’nda da yanlış çıktı, bu savaşta da yanlış çıktı. Burada kastettiğim analizlerin yoğunlaştığı, stokta ne kadar füze ne kadar dron olduğu üzerineydi. Bu noktada İran herkesi şaşırtmaya devam etti. 

‘’Müzakereler var mı?’’ sorusuna gelince: İran ve ABD arasında müzakereler var. Peki müzakere varsa neden askerler Körfez’e geliyor? Çünkü eğer Körfez’de hemen İran’ın yanı başında askerleriniz varsa, ABD olarak müzakere masasında çok daha güçlü oturmanız mümkün. ABD’nin asker çıkarmasının birincil sebeplerinden birisi müzakereyi yürüten ekibin, Witkoff ve Marco Rubio’nun ekiplerinin müzakere masasında çok daha güçlü olmaları ve İran’dan çok daha büyük tavizler alarak masadan kalkmalarını sağlamak. Burada bu kadar büyük asker konuşlandırmaları tek hedef üzerinden yapılmaz zaten. Hedeflerden birinin de Hürmüz’deki bazı adalar, yani Emirlikler’in hak iddia ettiği adalar ve Halk Adası’nın da bir şekilde ele geçirilmesiyle bir sonraki İran-ABD veya İran-İsrail savaş raundunda Hürmüz’ün kapanmasını engellemek. Hürmüz resmi olarak kapatılmış değil bu arada. Sadece, sigorta şirketleri İran’ı halen bir tehdit olarak gördüğü, boğazdan geçen bir geminin halen İran tarafından vurulabileceği riskinin ortadan kalkmadığını düşündükleri için, sigorta primlerini inanılmaz derecede artırmaları nedeniyle, ticareti anlamsız ve işlevsiz kılan fiili bir kapanma durumu aslında. Fakat Amerika Başkanlık Ofisi’nde, eğer bölgede ABD askerleri varsa, bazı adalar ele geçirilmişse ve İran’ın Hürmüz’deki gemileri vurabilecek kapasitesi ABD tarafından baskılanmış olursa, önümüzde yeniden bir raunt yaşandığında veya bu savaş raundu uzadığında, bu tür bir fiili durum yaratılmasının önünde engel olacağı gibi bir düşünce var. Bu doğru bir düşünce açıkçası. Eğer ABD ve askerler Körfez’de olursa, ABD’nin İran’dan alabilecekleri kapitülasyonlar, tavizler çok daha fazla olabilir. Ve İran’ın da taviz vermesiyle ilgili kendi içinde parçalı bir siyasi görüş olduğunu da ABD’liler mülahaza ediyorlar. İran’da herkes barıştan ve müzakerelerden yana değil. Çok ciddi bir askeri baskı mekanizması oluşturulmaması durumunda, müzakere eden tarafların kontrolünün dışında bir biçimde de savaşın devam etmesi mümkün. Savaşın hedefleri açısından ABD hedeflerine yakın mı? Evet. ABD başından da nükleer kapasitenin yok edilmesi ile ilgili veya İran’ın nükleer bir savaş tehdidi oluşturamayacak bir hâle getirilmesi ile ilgili bir hedef belirlemişti. Füze kapasitesinin aynı şekilde… Bu ikisiyle ilgili ABD’nin hedefleri yakın, ki zaten ABD Başkanı da 3,554 rakamını vererek İran’da kaç hedefin kaldığını duyurdu.

Amerika Birleşik Devletleri’nin, en azından Trump’ın, savaşın uzamasından çok memnun olmadığını anlamak mümkün. Ama öte yandan, İran’ın savaşı uzatma stratejisine sahip olduğu söyleniyor ve İsrail’in de benzer bir şekilde savaşın uzamasından çok rahatsız olmadığı yorumu yapılıyor. Sen şimdi İsrail’in önde gelen düşünce kuruluşlarından birisinin Washington’daki direktörüsün. Herhalde bu konuyu birçok kişiden çok daha iyi biliyorsundur. İsrail savaşın bu gidişatından memnun mu? ‘’Uzasa da sorun değil, böyle gitsin’’ mi ister, yoksa bir şekilde bir an önce bitmesini mi? Netanyahu yönetiminin… Bu arada Netanyahu’nun yaşadığını varsayarak konuşuyorum. 

Sağnıç: Netanyahu yaşıyor. 

Çok kişi Netanyahu’nun öldüğü konusunda emin. Evet, nedir İsrail’in bakışı? 

Sağnıç: Biliyor musunuz, İran’ın, biraz edebiyatından, doğasından, dilinden, çok şiirsel bir kültür olmasından gelen bir egzotik bir havası vardır. Bu hava İran’a sürekli hem kültürel hem askerî hem ekonomik gücünden fazlasının atfedilmesiyle diğer söylemlerde yer bulur. İran-ABD-İsrail Savaşı’nın uzamasının da İran’ın bir taktiği, bir uzun vadeli planı olduğu; İran’ın her zaman bir planı olduğu, İran’ın her zaman satranç oynadığı tarzı bir komplo teorisi pozitif bir biçimde sürekli dillendirilir. Ama durum böyle değil. Yani İran dediğimiz Tahran rejimi artık felç olmuş, ekonomik olarak zaten bitmiş bir rejim. Askerî olarak zaten artık düşmanlarının karşısında… Yani Arap Emirlikleri’nin dahi “hadi savaşa girelim de şu İran’ı daha fazla vuralım,” Katar’ın dahi artık “İran uçaklarını vurmaya hazırız” gibi bir noktaya geleceği kadar zayıflatılmış bir durumda. Bu, İran’ın yaptığı uzun vadeli bir tercih, “bu savaşı uzatırsak bizim işimize gelir, uzamazsa diğerlerinin işine gelir” tarzı rasyonel bir tercih yapabilecek zamanları dahi yok. Bu tercihi yapabilecek kişiler zaten göreve geldikten iki gün sonra öldürülüyorlar. Onların da böyle bir karar mekanizması oluşturabilecek bir durum yok. Ama böyle arkada sanki gizli bir İllüminati locası varmış, bunlar uzun vadeli kararlar veriyormuş gibi bir hava estiriliyor İran’la ilgili. Bunların hiçbirisi doğru değil. İran elinden gelen şeyi yapıyor, elinden gelen de terör saldırıları. Şu an Körfez’e ve Irak Kürdistan Bölgesi’ne, İsrail’e karşı yaptığı şeyler terör saldırıları. Bunlar hedefsiz yapılan saldırılar. İran, elindeki son kozlarla, son envanterle saldırıyor. İşin açıkçası, terörist grupların da yaptığı şey budur. Terör grupları da toplumları rahatsız eden, korkutan, onlardan, güçlü olmamalarına rağmen onların harmonisini, toplumsal varlığını hedef alan gruplardır. İran da şu an böyle davranıyor. Savaşın uzamasından bir istifadesi yok. Aksın savaşın bugün bitmesi, İran’ın yeniden toparlanabilmesi için bugün bile geç. Şunu net söylemek gerekir: İran, savaşı bitirip zafer ilan etmekte sabırsızlanıyordur diye düşünmek de mümkün. Siz de Tahran’da olsanız siz de bunu düşünürsünüz ve herhalde sabırsızlanıyorlardır. ‘’Savaş bitse, bir müzakere sonuçlansa da biz de Tahran meydanlarına çıkıp ‘ABD rejimimizi devirmeye gelmişti ama izin vermedik, yenilmedik, ayaktayız’ deyip zafer ilan etmek istiyor. Ama savaşın uzamasından bir çıkarı yok. 

Savaşın uzaması ne demek? Dubai’ye veya Abu Dabi’ye veya Riyad’a dronların, roketlerin düşmesi, ayda 3-5 kişiyi öldürüp, 3-5 saatlik elektrik kesintisi yapması, bu ülkeler için çok tolere edilebilen şeyler değil. Çünkü bunlar çok hassas ve güçlü ekonomiler üzerinde inşa edilmiş ülkeler. Ama bu savaşın yoğunluğu açısından bir Dresden bombardımanı, bir D-Day değil. İran tarafı gemilere binip Dubai’ye veya Doha’ya çıkartma yaparak bir savaş devamı yaratmayacaklar. Burada yine düşük yoğunluklu, 2026 modeli bir savaştan bahsediyoruz. Bu savaşı İsrail’in devam ettirebilecek kapasitesi olduğu ve toplumunun, siyasi-politik kapitalinin bu savaşın devamını tolere edebilecek bir düzeyde olmasıyla, İsrail’in bu savaşın devam etmesini istiyor olması gibi iki ayrı önerme birbirine karıştırılmamalı. İsrail de yine diğer ülkeler gibi çok hassas, kapitalist dengeler üzerine oturtulmuş bir ekonominin üzerinde işleyen bir ülke ve belki onlardan daha hassas bir biçimde, İsrail’in dünyaya ihraç ettiği ürün, petrol gibi çok hızlı bir şekilde üretilip gemilere veya boru hatlarına konup gönderilebilen, çevredeki komşulara satılabilen bir şey değil. İsrail’in dünyayla, özellikle İsrailli şirketlerin ABD ile, Avrupalı şirketlerle, oradaki muhataplarıyla devam eden sürekli ilişkileri sayesinde ilerletilebilen bir düşünsel komodite. İsrail ekonomik veya finansal ürünler pazarlayan bir ülke olduğu için, İsrail’e uçuşların durması, İsrail’e turistlerin gelmemesi, İsrail’e müşterilerinin gelmemesi, İsrail’e dünya piyasasının gelmemesi, İsraillilerin dünyaya gidememesi, sürekli sığınaklarda olmaları, günlük 15-20 kere sığınağa inmeleri gibi şeyler İsrail için, en az diğer ülkeler kadar ekonomik açıdan çok çok zor koşullar. 

Ama İsrail’in tahammül seviyesi buna yüksek mi? Yüksek. Çünkü İsrailliler ABD’nin aksine, İsrail’in 1948’den sonra verdiği en önemli savaşın (67 Savaşı’ndan, 73 Savaşı’ndan, 82 Savaşı’ndan daha önemli) içinde olduklarını, daha uzun bir savaşın içinde olduklarını ve bu savaşta, İran’ı ve İran’ın bütün kollarını, özellikle Filistin’e yayılmış olan kollarının hızlı bir şekilde kesilmesi gerektiğine dair, çok kolay elde edilemeyecek bir konsensüsle savaşıyorlar. İsrail toplumunda, İsrail’in girdiği bu savaşa neredeyse muhalefet yok. Bu, İsrail için çok nadir görülen bir şey. Yani ‘’İsrail’de üç Yahudi varsa beş fikir vardır’’ veya ‘’bir Yahudi varsa üç fikir vardır’’ diye espriler yapılır. İsrail kolay kolay uzlaşma ve konsensüsle hareket ettiği görülebilecek şeyler değilken, bu savaşta konsensüsle hareket ediyor. O yüzden, İsrail’in İran’la olan savaşa göstereceği toleransın daha yüksek olması, bu savaşı istediği anlamına gelmiyor. İran’ın da bu savaşı devam ettirebilecek ‘’teröristlik kapasitesinin olması,’’ savaşın devamından istifade edeceğini göstermiyor. Kimse savaşın devamından bir şey sağlamıyor, sağlamayacak da. Fakat savaşın nasıl biteceği ile ilgili herkesin belli kaygı ve beklentileri var. 

İsrail ve ABD tarafında İran rejiminin değişmesiyle ilgili beklenti tamamen değişti. Bu, savaşın en başında konuşulan, beklenilen bir şeydi. Çünkü İran muhalefeti onlarca yıldır ABD’li, İsrailli muhataplarına hep aynı sözü verdi: “Biz bu rejimi sevmiyoruz, desteklemiyoruz. Toplumun %75’i, 80’i bizimle beraber. Siz ilk bombayı attığınızda, zaten insanlar sokağa çıkacaklar ve rejimlerini, ülkelerini geri alacaklar.” Nitekim, ocak ayında İsraillilerin ve Amerikalıların yaptığı analizlerde de muhtemelen ortaya çıktı; 5 milyona yakın insan sokaklardaydı. Ocak ayında havada hiçbir ABD uçağı yokken, hiçbir İsrail uçağı yokken 5 milyon kişi sokaktaysa, bir analistin, ABD ve İsrail devleti için “biz havaya uçaklarımızı gönderdiğimizde bu insanların üçte biri sokağa çıksa yine rejimi devirebilirler” diye bir fikir yürütmesi de çok olağandı. İlk bombayı attılar, hatta ilk bomba Hamaney’i öldürdü. Düşünebiliyor musunuz? Fakat insanlar rejimlerini almak için sokağa çıkmadılar. Bu, İran’ın sosyolojik durumuyla ilgili bildiğimiz çok şeyin yanlış olduğunu gösteriyor. Bize yanlış mı anlatıldı bütün bunlar? Sokağa çıkan 5 milyon insanın hepsi rejime karşı olduğu için mi çıktı? Yoksa bunların arkasındaki ekonomik motivasyon daha mı fazlaydı? Bu sorular sorulmaya başlandı. İran’ın son 100 yıllık tarihi zaten bir eylemler, protestolar tarihi. ABD ve İsrail’i, ‘’İran’da olağan olan şeyleri biz rejime karşı muhalefetin büyüdüğü tarzında mı yorumladık?’’ diye bir kuşku bulutu sardı ve İran rejiminin değişmesi fikri ortadan kalkmış oldu. Rejimin değişmesi ikincil bir hedefti, eğer olursa harika, ama olmazsa hedef değildi. Fakat nükleer kapasite ile ilgili ve uzun menzilli füze kapasitesi ile ilgili İran tarafı bu işi garanti edecek bir şekilde kapitülasyonlara gidecek. Yani hiçbir surette nükleer zenginleştirme ile ilgili, elindeki 140 tona yakın zenginleştirilmiş nükleer uranyum ve onların teslim edilmesi dahil olmak üzere ve bütün Körfez’i, İsrail’i, hatta Türkiye’yi, Kıbrıs’ı ve şu an gördük ki Diego Garcia’yı, hatta Avrupa’nın bir kısmını tehdit eden füze programını sadece defansif bir hale çevrilecek garantileri vermediği sürece, bu savaş devam edecek. Bu görülüyor ki şu an karaya çıkan deniz piyadelerinin de yakın bir zamanda İran’ın içerisinde, en azından küçük çaplı operasyonlar yaparak bu savaşa dahil olmasını beklemekte bir beis yok. İran bunu değiştirmeye çalışıyor. İran verebileceği tavizleri düşünmeye çalışırken, diğer taraf tavizleri artırmaya çalışıyor. Ama kesin bir şekilde James Jeffrey’nin söylediği şeyin doğru olan kısmı şu: Zamanlamasına ve sürecine, ne kadar uzayabileceğine bakarsak, evet, bir Ukrayna-Rusya Savaşı noktasına gidiyoruz. 

Bitirirken tekrar başa dönerek senin anlattıklarından çıkarttığım Kürtlerle ilgili sonucu şöyle özetlemek istiyorum, yanılıyorsam düzeltmeni rica edeceğim: Kürtler savaştan rahatsız değil, ama acele etmeyip bekliyorlar. Başta belki böyle değillerdi ama bu işin uzun süreceğini gördükleri için ve şu anda savaşın seyrini de tek başlarına değiştiremeyecekleri için, gelişmeleri bekliyorlar ve uygun bir zaman olursa dahil olacaklar. Yoksa izlemeye devam edecekler. Ben öyle anlıyorum. 

Sağnıç: Şöyle doğru: Görüyorsunuz ki savaş dediğiniz şey aslında bir kaynak yönetimi meselesi. Kaynaklarını yönetebilen tarafın kazandığı bir çatışma süreci. Buna siyasi kaynaklar, askerî kaynaklar, ekonomik kaynaklar dahil. Bu kaynaklarda en fazla avantajı olan Kürtler; 100 yıldır bu kaynakları bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek biriktiriyorlar zaten. Onun dışında ulus ötesi bir yapıları var. İran’da kaybedince Irak’a gidebiliyor, Irak’ta kaybedince Suriye’ye gidebiliyor, Suriye’de kaybedince Türkiye’ye gidebiliyor. Birinin desteğini kaybedince, diğerinin desteğini alabiliyor. Böyle bir herkeste olmayan, sınırları aşan bir esnek kapasitesi var. 

Kürtlerin, dünya tarihinde çok az görülmüş bir milliyetçilik kapasitesi var. Her defasında gördüğünüzde şaşırırsınız; bir toplum kendi ulusal davasıyla ilgili bu kadar nasıl kesin olabilir? Yani birbirini hiç anlamayan, aksanları, diyalektleri birbirinden farklı insanların beraber cepheye gidip öldüğü veya şarkılarının, türkülerinin %60-70’i yine ulusal davayla ilgili olan bir politik kapasite, politik kapital var. Kürtler bu kapitalin farkındalar. İran’da da farkındalar, Irak’ta da farkındalar, Suriye’de de farkındalar. Aslında bu sabırlı olmaları, biraz daha bekle-gör diyebilmelerinin arkasındaki o rahatlık biraz oradan geliyor. Zamanın, Kürtlerden bir şey çalmayacağıyla ilgili bir fikir, bir anlayış var. Ama hareket etmeyle ilgili, İran’daki savaşı başlatmayla ilgili, ABD ve İsrail tarafından beklentilerinin de karşılanmadığının farkındalar. Kürtlerin, Kürt peşmerge güçlerinin -buna PJAK da dâhil- koalisyon peşmergesinin Irak Kürdistan Bölgesi’nden İran’a geçmesi ve savaşa başlaması, ellerindeki tek avantaj değildi. Aksine, bugün İran’ın Doğu Kürdistan’daki büyük şehirlerin %60-70’inde, belki daha fazlasında Kürt nüfusu %95’ten fazla ve bu nüfusu neredeyse muhalefetsiz kontrol ediyor Kürt partileri. Bu nüfusu, 1991’deki Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki toplumsal ayaklanma gibi bir anda sokağa çıkarıp, bir anda devlet kurumlarına el koyup, ardından, Peşmergenin şehirlere girmesini sağlayabilecek bir avantajları var. Bunu Amerikalılara söylediler zaten, Amerikalılar bunun farkına vardılar sonrasında. 

1991’de bu dediğimin aynısı oldu. Yani KDP ve YNK, Erbil’i de Süleymaniye’yi de bir kurşun dahi sıkmadan aldılar. İran Kürtlerinin, bunun aynısını Senendec’de, Mahabad’da, Nagada’da, Sakız’da, Bane’de, her yerde, yapabilecek güçleri var. Buradaki sorun şu: Bunu yaptıktan sonra, birincisi, İran’ın tamamındaki değişiklik ne olacak? Bu değişiklikle ilgili, Tahran’daki rejimi ele geçirmek için ABD’nin veya İsrail’in başını çektiği bir muhalif örgütlenme hazırlanıyor mu hazırlanmıyor mu, ki şu an görülen hazırlanmıyor. İkincisi, İran’ın zaten bir hava kuvveti yok. Kürt bölgesi, fiili olarak uçuşa yasak bölge. Çünkü zaten İsrail uçakları havada. Fakat İran Kürtlere karşı karadan bir karşı saldırıya geçerse, bu karşı saldırının durdurulmasıyla ilgili Kürtlerin destek alacakları bir uluslararası koalisyon veya uluslararası aktör olacak mı? Taktiksel bir desteğe dahi gerek yok. Bir şehrin üzerine yapılacak bir kara harekâtını üç tane hava saldırısı engelleyebilir; illa aktif hava desteğine ihtiyaç dahi olmaz. Bunlarla ilgili konuşulan bir pürüz var. Fakat Kürtler şunun farkında: İran’da ne değişirse değişsin, Irak’ta ne değişirse değişsin, Kürtlerin buharlaşmayacaklar; oradalar ve toplumları üzerindeki o kontrolleri de bir yere gitmeyecek. Yani özellikle İran’da ve Irak’ta, Kürt toplumunun milliyetçi davaya olan desteği değişmeyecek. Bu da ellerindeki kapitali daha dikkatli kullanmalarını sağlıyor. Ama şunun altını çizerek rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu garantiyi yarın alırlarsa, çarşamba günü İran’a girerler. 

Çok teşekkürler Cenk. Çok doyurucu bir yayın oldu yine. Özellikle Kürtleri konuştuk ama aynı zamanda savaşı, İsrail’in ve İran’ın tutumunu konuştuk. Sağ ol.

Sağnıç: Teşekkür ederim. 

Evet, İran Savaşı’nda Kürtlerin yerini konuştuk. Kudüs merkezli Jerusalem Center’ın Washington Büro Direktörü Cenk Sağnıç’la konuştuk. Kendisine çok teşekkürler, sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.