Yazar Ahmet Altan, yeni romanı “O Yıl”ı Medyascope’tan Emir Berke Yaşar’a anlattı. Altan, cezaevinde yazarlık deneyiminden, aşkın insanı nasıl dönüştürdüğünden bahsetti. Altan, güncel siyasi gelişmelere dair de değerlendirmede bulundu.

Röportajdan öne çıkanlar:
- Ahmet Altan, yeni romanı ‘O Yıl’ hakkında Medyascope’a konuştu.
- Cezaevindeyken yazmanın özgürleştirici bir yanı olduğunu ifade etti.
- Romanında karakterlerin hikâyeleri üzerinden devlet ve kader ilişkisini sorguladı.
- Aşkın, insanı nasıl dönüştürebileceğini ve karakterler arasındaki etkisini vurguladı.
- Güncel siyasi konulara da değinerek, Türkiye’nin tarihsel ve güncel durumunu değerlendirdi.
İçindekiler:
- “Bugünleri anlamak için Osmanlı’nın son dönemine bakmak lazım”
- “Bir ekip devleti yönetemediğinde zorbalaşır”
- “Aşk, en temel duyguyu, en büyük korkuyu bile yok edebilecek bir şey”
- “Maçoluğun kötü bir şey olmadığını düşünüyorum
- “Öldürdüler çünkü beceremediler, çünkü çalıyorlardı”
- “Toplumlar arasındaki farkı entelektüeller yaratır”
- “Türkiye’de bir entelektüel zümre yok”
- “Yazarların işi, öldüğünde biter”
- “Hukuksuzluk yağ damlası gibi, tüm gömleğe bulaşır”
Yazar Ahmet Altan’a yeni kitabı “O Yıl” vasıtasıyla ulaştık. Kendisi de bizi kırmadı ve evinin kapılarını Medyascope‘a açtı. Söyleşiye başlamadan önce Altan’a kendisini nasıl hissettiğini sorduk, “Fevkalade” cevabını aldık.
Ahmet Altan cezaevinden çıktıktan sonra yazdığı romanı “O Yıl”ı konuştuk. Bir yazar için içeride olmak ile dışarıda olmak arasındaki farkın çok da önemli olmadığını ifade eden Altan, yazma eyleminin mekândan bağımsız bir özgürlük alanı yarattığını söyledi:
“Benim açımdan cezaevi ile dışarısı arasında büyük bir fark yok. Nerede yazdığım pek fark etmez, tüm yazarlar için bu böyledir. Yazacak bir konun varsa, nerede olursan yazarsın.”
- Ahmet Altan’ın yeni romanı “O Yıl” yayımlandı
- Ahmet Altan’ın Libération ile söyleşisi: “Bedenim hapisteydi, ruhum değil”
İşte Ahmet Altan ile söyleşimiz:
“Bugünleri anlamak için Osmanlı’nın son dönemine bakmak lazım”
- İmparatorluğun yıkılış dönemini anlatan “Kılıç Yarası Gibi”, “İsyan Günlerinde Aşk” ve “Ölmek Kolaydır Sevmekten”, “O Yıl” gibi dört tane roman yazdınız. İmparatorluğun yıkılış döneminin ilginizi çekme sebepleri nelerdir?
Bizim yakın tarihimiz çok ilginç bir tarih. Bizde tarihi çarpıtarak anlatırlar. Siyasi iktidarlar kendilerine göre bir tarih yaratırlar. Tüm dünyada da iktidarlar kendilerine göre bir tarih oluştururlar, burada da oluşturdular. Edebiyatçılar, sinemacılar ve ise gerçeğin üstüne işler yapmayı severler.
Osmanlı’nın son dönemleri çok karmaşık ve ne yazık ki kendisinden sonraki yüz yıla da damgasını vurmuş bir dönem. Bugünleri anlamak için Osmanlı’nın son dönemine bakmak lazım. Oradaki hastalık hiçbir zaman iyileşmedi. Hep ileriye sirayet etti.
Abdülhamit gibi çok zeki ama paranoyak baskıcı bir padişah vardı. Olağanüstü istihbarat ağı kurmuş, sürekli jurnaller geliyor, inanılmaz bir baskı var… Buna karşı çıkan İttihatçılar var. Abdülhamit’i deviriyorlar ve Abdülhamit’ten daha berbat bir rejim kuruyorlar. Daha baskıcı, daha zorba, daha katil bir rejim.
İttihat Terakki’nin zihniyeti, eylemleri kendisinden sonra gelen Cumhuriyet’i fazlasıyla etkiliyor. İttihatçılık ile Cumhuriyet birbirinin devamı gibi. İttihatçı zihniyet ise hâlâ sürüyor, hala zorbalık ve baskı alkışlanıyor.
İttihatçılar kendini halkın öğretmeni gibi görüyorlar. Bu değişmedi, kim gelirse gelsin kendini halkın öğretmeni görüyor, halkın da çocuk olduğunu düşünüyor. Çocuklardan biri itiraz ederse onu da döverek cezalandırıyor.
Öte yandan hem bugünü hem bütün yüzyılı anlamak, bu toplumun içinde bulunduğu şartları, zihniyeti, çıkmazları görmek için Osmanlı’nın son dönemine bakmak gerekir. Bu nedenle Osmanlı’nın son dönemleriyle ilgileniyorum. Öte yandan o dönemde yaşananlar edebiyat açısından çok zengin bir malzeme.
“Bir ekip devleti yönetemediğinde zorbalaşır”
- Romanda Ragıp ve Efronya ile trajik bir hikâye okuyoruz. Sizce bu iki karakterin başına gelenlerin sorumlusu kader, yazgı, Tanrı gibi ilahı güçler mi yoksa devlet mi?
İttihatçılar çok büyük sayılarda Ermenileri öldürdüler. Aslında bu bir devlet politikası değil, devletin bütünü bu soykırıma sahip çıkmıyor. Bu, Talat Paşa ve etrafındaki çetenin gerçekleştirdiği bir soykırım. Devletin içinde birçok üst düzey bürokrat, durdurmaya güçleri yetmese de yapılanlara karşı çıkıyor. Devletin bütünü bu işin içinde değil.
Talat, bu yaptığının anayasaya aykırı olduğunu, imparatorluğun çıkarlarına aykırı olduğunu söyleyen herkesi görevden alıyor. O cinayetleri işleyenlerin çoğu üst düzey bürokratlardan değil. Devletin bütününde Maliye Bakanı Cavit Bey gibi bu işe karşı çıkan çok kişi var. Onun için bunu devletin yaptığı saptamasında değilim.
Ayrıca devletin sürekliliği var. Devletin sürekliliğinden dolayı insanlar 1915’te yapılana sahip çıkmalıymış gibi önümüze konuluyor, asla öyle değil. Önümüzde 1915 meselesine dair bir tercih var: Talat Paşa’yı da tercih edebilirsin, ona karşı çıkan Türkleri de tercih edebilirsin. Devlet yönetenler sürekli Talat Paşa’yı bir devlet gibi ortaya koyarak onun izinden gitmemizi söylüyorlar.
Konya Valisi, “Ben bu ilin valisiyim, celladı değil” diyerek Talat Paşa’ya karşı telgraf çekiyor. Bu da bizim atalarımızdan birisi. Bu kıyıma karşı çıkan ciddi insanlar var devlet içinde. O yüzden bu işi, devletin işi olarak görmüyorum.
Talat ve İttihatçı ekibin devlet yönetiminde ciddi bir beceriksizliği var. Toplumu yönetemiyorlar. Özgürlük sunamıyorlar. Ekonomiyi idare edemiyorlar. Hukuk sistemi kuramıyorlar. Bir ekip devleti yönetemediğinde zorbalaşır. Silahtan kendilerine bir yol devşirmeye çalışıyorlar. İçeride bir Ermeni soykırımı yapıyorlar, dışarıda harbe katılıyorlar. Bunlarla, berbat yönetimlerini kapatmak istiyorlar. Öte yandan bu katliamın ardında büyük bir servet transferi var. Ermenilerin mallarını İttihatçılara dağıtıyorlar. Servet transferi için de bu katliamı yapıyorlar.
Bu yaşananları, Tanrı’ya ve kadere bağlayamayız. Toplum, kendi geleceğine kendisi karar verebiliyor. Talat Paşa gibi birinin başa gelmesine izin veriyorsan acı çekersin.

“Aşk, en temel duyguyu, en büyük korkuyu bile yok edebilecek bir şey”
- Romanda sert bir Osmanlı subayı olan Ragıp’ın aşık olduğu Efronya’ya karşı biraz daha yumuşadığını görüyoruz. Aşk, bir erkeği değiştirebilecek, ona yeni bir karakter kazandırabilecek bir şey mi?
Aşk, insanları değiştirir. Erkekleri olduğu gibi kadınları da değiştirir. İnsanın hayatındaki tüm hiyerarşiyi, öncelikleri değiştiren duygu vardır. Bir tanesi aşk, bir tanesi şehvet. Şehvet geldiğinde insanların gözü kararır, ne hiyerarşi kalır, ne insanların öncelikleri kalır, ne zümreler arası ilişki, ne de ırk kalır. Aşk da sanıyorum ki insanların bütün önceliğini değiştirir. En önemlisi gerçekten aşık olan biri ölümden korkmaz. Aşk, en temel duyguyu, en büyük korkuyu bile yok edebilecek bir şey. Aşık, sadece sevdiği insanın ölümünden korkar, kendi ölümünden değil. Ölüm korkusu ortadan kalktığında kişilik yapın değişir.
Tabii ki erkekler aşık olduğunda daha yumuşak olabilir. Bunu saklamak için de bazen aşırı sert olabilirler. İnsan duyguları tek boyutlu değil, sürekli kendi zıttını yaratan ve insanın içinde bir girdap oluşturan kısma duygular diyoruz.
İnsanı yaratan, birçok duygular koymuş ve bunlar dışarıda koymaya kıyamamış. O yüzden insanların içinde bir çok zıtlık var. Aşk, bütün bu zıtlıkların ötesine geçebiliyor ve kişiliğini değiştirebiliyor. Aşık birinin hayata ve ölüme bakışı değişiyor. Aşıklar tek bir şeyi önemser, sevdiği insanı. Bu durum erkeksiliği de epeyce değiştirebilir. İnsanın bütün kimliğini de kişiliğini de değiştirir.
- Efronya ve Ragıp birbirlerine nasıl aşık oldular?
İnsanlar hakkında kesin karar veremezsin. İnsanların içinde kendilerinin bile bilmediği duygular var. Efronya, erkeğini kaybetmesinin nedeni olarak gördüğü Tanrı’ya bile küsecek kadar büyük acılar çekmiş. Ama aynı zamanda Efronya’da da her varlıkta olduğu gibi, kendini kurtarma dürtüsü var. Bütün hayatını acıyla geçirmek istesen, bu acıdan kurtulmak istemesen de bir tarafın seni o duygudan kurtarmak ister. Dediğim gibi insanın içinde zıt duygular var. Bir tarafımız yas tutmak isterken bir tarafımız kendini kurtarmaya çalışır. Böyle durumlarda, o bizi kurtarmak isteyen tarafımız, bizi kurtaracak birisine bakar. İnsanlar hakkında kesin konuşmanın budalalık olduğunu düşünüyorum; ama ben böyle zannediyorum.
“Maçoluğun kötü bir şey olmadığını düşünüyorum
Efronya’nın, kendini kurtarmak isteyen tarafı, eski kocası gibi subay olan Ragıp Bey’den etkileniyor. Ragıp Bey, dövüşmeyi seven, erkekliği seven, çok konuşmayan ve en önemlisi çok şikâyet eden birisi değil. Zannediyorum ki kadınların, şikâyet eden ve şikâyet etmeyen erkekler ayrımı olduğunu düşünüyorum. Ben maçoluğu severim. Maçoluğun kötü bir şey olmadığını düşünüyorum. Elbette toksik maçoluk ve normal maçoluk birbirinden ayrılıyor. Erkeğin ve kadınların kendine özel tarafları var. Erkeğin kendine ait özelliklerine maçoluk deniliyor, bir kadının bir kadın olması gibi bir erkeğin de erkek olması, maço olması iyi bir şey. Bu maçoluk, Efronya’nın hoşuna gidiyor.
Ragıp Bey, kendiyle çok övünmeyen, çok şikayet etmeyen, koruyucu bir erkek. Efronya’nın kendini kurtarmak isteyen tarafının bütün girinti çıkıntılarına Ragıp Bey’in tüm özellikleri denk geliyor. Zaten aşk dediğimiz şey, insanlardaki girinti çıkıntıların birbirine oturması, uyuşmasıdır. Bu herkeste olmaz. Hepimizin başka girinti çıkıntıları var. Hayat bizi bir tahta gibi oyup bir şekil veriyor. Bu girintiler çıkıntılar herkese denk gelmediği için herkese aşık olmuyorsun. İki insanın girinti çıkıntıları birbirine denk geldiğinde müthiş bir reaksiyon, kimya, aksiyon ile karşılaşıyorsun. Aşk böyle bir şey, müthiş bir patlama. O girinti çıktıları şifre gibi düşün, o şifre açılmasını bir patlama gibi düşün. O patlama bütün yerleşik değerleri, ezberleri ortadan kaldırıyor. O şifreyi kimin ne zaman çözeceğini bilemezsin.
“Öldürdüler çünkü beceremediler, çünkü çalıyorlardı”
- Talat Paşa, binlerce insanın ölüm emrini vermesi, vatan-millet-devlet gibi kavramlarla açıklanabilir mi, yoksa Talat Paşa’nın bu psikolojisinin altında başka nedenler mi yatıyor?
İnsanlar yaptıkları kötülükler için nedenler bulurlar. Seri katiller hariç hiç kimse kötülük yapmak için kötülük yapmaz. Talat Paşa kötü birisi ancak yaptığı kötülükler için bir nedenler buluyor. İmparatorluğu kurtarmak için yaptığını düşünüyor.
Yeteneksiz insanların devlet yönetimine gelmesi, o toplumlar için korkunç sonuçlar yaratır. Talat ve arkadaşları, devlet yönetme kabiliyetine sahip değildi. Kendilerine inanarak, büyük ümitlerle geldiler. Kendince özel özellikleri de vardı, mesela Enver Paşa gibi delice cesur biri, bir tek Mustafa Kemal vardır belki. Talat çok karizmatik birisidir fakat hayal ettiğin, çok başaracağına inandığın bir işi ele geçirip onu becerememek bir insan için ciddi bir yıkımdır. Hayallerin ile gerçek arasındaki fark, bir insanın düşüncesini ve duygusal dünyasını çok etkiler. Talat ve arkadaşları, imparatorluğu ele geçirdiklerinde gerçekten iyi bir imparatorluk kuracaklarına inanıyorlardı. Kendileriyle ilgili böyle hayalleri vardı ancak bu hayalleri gerçek çıkmadı. Bir insanın çok istediği bir işe kavuşup onu yapamaması, büyük bir acı yaratır. Bu acı, Talat’ın içinde daha önceden olan tüm kötülükleri körükledi. Beceriksizliğini, başarısızlığını saklamak için Ermenileri öldürerek yeni bir imparatorluk kuracağı hayaliyle Ermenileri öldürdü. Eğer devleti iyi yönetebilselerdi, gerçekten Osmanlı’yı kurtarabilselerdi kimseyi öldürmezlerdi. Öldürdüler çünkü beceremediler, çünkü çalıyorlardı. Çok büyük ümitlerle başa geldiler, ekiplerinin hırsız olduğu ortaya çıktı. Baskıcı oldukları ortaya çıktı. Bu yetersizlik zorbalığa dönüştü ve insanları öldürdüler.
“Toplumlar arasındaki farkı entelektüeller yaratır”
- Bugünün Türkiyesi ile İttihatçılar arasında benzerlik görüyor musunuz, bugünküleri İttihatçılara benzetiyor musunuz?
İttihatçılık burada hiç bitmedi. İttihatçılık, bu toplumun kılcal damarlarına kadar girdi. Çünkü Cumhuriyet’in kuruluşunda İttihatçıların çok büyük bir payı var. Atatürk, İttihatçılarla çalıştı. Talat Paşa’nın fikirleri Cumhuriyet’i kurdu. Ve bizde İttihatçıları hep överler. Niye bilmiyorum. Hırsızlık yaptılar, askeri açıdan beceriksizlerdi. Mustafa Kemal ve Enver birbirlerine rakiplerdi. Bu rekabete rağmen Cumhuriyet kurulunca Sarıkamış felaketinin üstü örtüldü, Atatürk, 1915’i çok muğlak kınadı çünkü İttihatçı kadrolarla beraberdi. O kadrolar Cumhuriyet’i kurdu, o kadroların fikirleri Cumhuriyet’e sirayet eden fikirlerdi.
İttihatçılığın kodları bu topraklardan silinmiyor çünkü tebaa olmaya alışmış bir toplum var. Padişah fikri, kutsal devlet fikri sorgulanmıyor. Bu fikirler sorgulanamaz, kutsal kabul ediliyor ve halk kendisini köle olarak görüyor. Bunun da nedenleri var: Osmanlı Anadolu’ya hiç yatırım yapmamıştı. Osmanlı’nın en geri kalmış bölgesi Anadolu. Anadolu eğitimsiz, çaresiz bir toplum olarak kaldı; kendisini ezenlere karşı bir şeylere sığınmak istiyordu. Kendisini çaresiz bir kul olarak görüp sorgulamıyor, -sorgulamayı da çok ağır şekilde bedel ödeterek yasaklıyorlar- eğitim ve din ona baş eğmeyi öğretiyor. Sürekli olarak ona sen ezilecek birisin diyor. İttihatçı zihniyet, eğitimiyle, varlığıyla, anlayışıyla ve şiddetiyle toplumun kılcal damarlarına sızdı.
Böyle şeyleri sadece entelektüeller değiştirebilir. Toplumlar arasındaki farkı entelektüeller yaratır. Benim İttihatçılar ile ilgili anlattığım korkunç zulmü Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar için de anlatabiliriz. Bu devletlerin hepsi büyük kıyımlar yaptılar. Niye onlarla bizim aramızda bir fark var? Çünkü onların entelektüelleri devletin işlediği suçları açığa çıkarttı, kendi toplumlarına anlattı. O toplumun gerçeği görüp o toplumun değişmesini sağladı.

“Türkiye’de bir entelektüel zümre yok”
Türkiye’de böyle bir entelektüel zümre yok, olmadı, olmuyor. Çünkü Türk toplumu sanatı ödeyen bir toplum değil. Burada çok az sanatçı sadece yaptığı ile geçinebilir. Geleneksel olarak burada sanatçının patronu devlet, devlet sanatçıya parayı vererek patronluk ediyor, sanatçılar devleti övüyor. Nuri Bilge Ceylan gibi isimler hariç. Cannes’da ödül kazanınca, dünyaya açılınca, Türkiye’ye muhtaç olmaktan, devlete esir olmaktan kurtuluyorsun. Ama bu sınırların içinde esir kaldığında burada hapissin. O yüzden entelektüeller devlete karşı gerçeği söyleyemediler.
Ana neden devletin patron olması. Çünkü burada devlet istediğini ezebiliyor. Elbette tüm entelektüellerden bahsetmiyorum, bir zümreyi kast ediyorum, o zümreden tabii ki farklı insanlar çıkabiliyor. Ama nadir olarak işte. Bizdeki entelektüellerin kaygıları siyasi nedenlerle belirleniyor. Kendi tuttukları siyasete göre sanatı belirliyorlar. Özgür bir sanat değerlendirme kıstasları bile bulunmuyor. Tamamen siyasetten etkilenmiş bir kesimden bahsediyoruz. Çünkü hem geçimleri buradan, hem de çok büyük korkuları var. Çok ezilmiş bir toplumun entelektüelleri oldukları için çok korkaklar. Bunu kıran, kendi sanatına güvenen çok nadir isimler var. Ama genel olarak entelektüel zümresi böyle değil.
Hintliler, İngilizler tarafından öldürüldüğünde bunu İngilizlere yine İngilizler anlatıyor. Ama sen burada Ermeniler ile ilgili film çekemiyorsun. Entelektüel, gerçekleri kitlelere anlatır. Bu topraklarda öyle entelektüel çok az. Bu da toplumlar arasındaki farkı yaratıyor.
Almanları neden hâlâ Yahudi soykırımıyla suçlamıyoruz? Çünkü bu suçu kabul ettiler, bu suçu anlattılar. Günahın insanlara değil, devletin zümrelerine ait olduğu ortaya çıktı. Bunu anlatınca devletin işlediği günahlardan milletini kurtarmış oluyorsun. Bu yapılamadığı için burada günahkar olarak kaldık. Farkında olmadan kendi günahının acısını çekiyor.
“Yazarların işi, öldüğünde biter”
- Roman yazmaya devam edecek misiniz? Gelecekte yazmak istediğiniz konular nelerdir?
Benim işim bu. Yazarların işi, öldüğünde biter. Bir gün yazamayacak hale geleceğim, o zaman da beni gömecekler. Ama şimdi yazabiliyorum. Yeni bir romana başladım. İyi çalışırsam bir seneye biter. Mafya ile ilgili bir romana başladım. Türkiye’nin şu andaki en büyük gerçeklerinden biri. Ve bunlar, karşımızdaki eski mafya gibi değil, bunların çaresini polisiye yöntemlerle bulamazsınız. Şehirlerin varoşlarında binlerce işsiz ve eğitimsiz genç çocuk var. Eğer hayatlarını ortaya koyarsa ölmeyi, öldürmeyi kabul ederse, çok çabuk zengin olma, güçlü olma itibarlı olma ihtimali var. Bu durum gençleri mafyaya çekiyor. Bu, çete düzeni ile açıklanamaz. Sosyolojik bir şey. Şehrin altından bir kıyamet geliyor. Bu kıyameti izliyorum, ne kadar büyük bir kalabalık olduklarını, şiddetlerini ve çaresizliklerini görüyorum. Ondan sonra da yazacağım. Yazı, yazarların hayatının en önemli parçalarından. Bir yazarın kimliğini, yazısı yaratır. Ölene kadar yazacağım. Yazı; acıya, sevince, hapishaneye karşı, her şeye karşı koruyor. Bunun için de yazıyorum
- Kitaplarınıza ve yazılarınıza gelen tepkilerden çekiniyor musunuz?
Hayır. Hayatımda hiç korkmuyorum. Benim için önemli olan düşündüğümü söyleyebiliyor muyum? Söylediğimden kendime bir çıkar sağlamıyorum, ne düşünüyorsam onu söylüyorum. Yazarlık, okuyucu ile bir sözleşme. Okurlarına, bildiğin gerçeği elinden gelen en iyi şekilde anlatacağına dair bir söz veriyorsun. Bu sözü tutamıyorsan yazarlık yapma. Yazarlık yapacaksan, ne düşünüyorsan, neye inanıyorsan, elindeki en iyi imkanlarla bunu anlat. Babam bana ve kardeşlerime ‘’Yazıya ihanet etmeyin’’ dedi. Bu benim için çok önemli. Benim için tepkiler değil, kendi fikirlerim önemli.

“Hukuksuzluk yağ damlası gibi, tüm gömleğe bulaşır”
- Biraz güncel siyaset ile ilgili soru sormak istiyorum. 19 Mart sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İnsanlar hayatın değişmez olduğunu zannediyor. Şu an durum neyse, hep böyle devam edecek zannediyorlar, hayatın değişeceğine dair işaretler daima vardır. Sen o işaretleri görmezsen, o işaretler gelir sana çarpar.
10 yıl önce benim de içinde olduğum birtakım adamlar tutuklandı. Ağırlaştırılmış müebbette mahkum oldum. Hiç hapisten çıkmayacaksın, günde 23 saat bir odanın içinde oturacaksın, bir saat güneş göreceksin. Korkunç bir şey. Yaşarken ölüme en yakın olduğun en yer ağırlaştırılmış müebbet.
Haksızca mı tutuklandım? Evet. Bir yazar, ağırlaştırılmış müebbete mahkum olabilir mi? Hayır. Peki ülkenin muhalefeti bu duruma karşı çıktı mı, bunu sorguladı mı?
Sen bir haksızlığı gördüğünde buna karşı çıkmazsan, hatta kızdığın adamlara haksız ve hukuksuz işler yapıldığında bunu desteklersen hukuksuzluk, gömleğe damlayan yağ lekesi gibi genişler. Tüm gömleğe yayılır.
Bunu İmamoğlu ve diğer muhalefet elitleri için değil, taban için söylüyorum. Hukuksuzluk yayıldı. İlk defa kitleler, İmamoğlu olayında “Hukuksuzluk var” diyerek kitle partisiyle birlikte ayağa kalktı.
Bu hukuksuzluk bugün olmadı. Benim babamın 50 sene önce yazısından dolayı hapse mahkum olması gibi Cumhuriyet tarihimizden beri var bu hukuksuzluk. Sen geçmişteki hukuksuzlara karşı çıkmayıp hukuksuzluğu hayatın doğal parçası olarak kabul edersen bu hukuksuzluk seni bir yerde bulur. İmamoğlu olayıyla birlikte geniş kitleler ilk kez hukuksuzluk için ayağa kalktı. Hukuksuzluğu tabanıyla fark etmeleri kendi başlarına gelince fark etmeleriyle oldu. Eğer baştan hukuksuzluğa karşı çıksalardı, “Benim kızdığım adama yapılıyor” diye hukuksuzluğu desteklemeselerdi, o hukuksuzluk kendi başlarına gelmeyebilirdi. Hukuksuzluğun ne zaman senin kapını çalacağı belli olmaz ama muhakkak bir gün çalar.
- Çözüm sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok basit bir şekilde söyleyeyim: Barış, barış şartları oluştuğunda elde edilir. Barış şartları oluşmadan kalıcı bir barış olması çok zor. Barışın şartları belli, savaşı çıkaran nedenleri ortadan kaldıracaksın. Kürtlerin dağlara çıkmasının nedeni hukuk, demokrasi, eşitlik olmaması. Onları dağlara çıkaran şartları ortadan kaldırmadan barış olabileceğine hiç inanmadım. Barışın bir şekilde oluşması için yanılmayı dilerim. Şartlarını oluşturduğunda barış senin bahçene doğal olarak gelir. Barışın şartlarını oluşturduğunda onu yakalaman çok zor.
Fotoğraf: Ayaz Ceylan









