Suriye’de yaşanan son gelişmeler Kürt siyasetinde kırılmalara yol açtı. Ruşen Çakır, Rawest Araştırma Direktörü Roj Girasun ile birlikte Rojava’daki askeri ve siyasi dönüşümü, SDG’nin geri çekilişini, Barzani’nin artan etkisini ve Ankara–Kürt ilişkilerinin geleceğini değerlendirdi.
Ruşen Çakır, Suriye’de yaşanan son gelişmelerin ardından ortaya çıkan tabloyu Rawest Araştırma Direktörü Roj Girasun ile yorumladı. Roj Girasun, Halep’ten Rakka ve Deyrizor’a uzanan hatta yaşanan çözülmenin, sahadaki fiili durum kadar Kürt toplumunda yarattığı etkiyle de okunması gerektiğini vurguladı. Girasun, özellikle SDG’nin kendi doğal siyasi sınırlarına çekilmesinin beklenen bir gelişme olduğunu fakat bunun bir mutabakat yerine askeri yenilgiyle gerçekleşmesinin ağır bir psikolojik tahribat yarattığını söyledi:
“Bugün itibarıyla SDG’nin kendi doğal siyasi sınırlarına çekilmiş olması beklenen bir şeydi, hatta belki olması gereken de buydu ama bunun bir anlaşmayla değil, askeri bir yenilgiyle gerçekleşmiş olması, toplumsal psikolojiyi ve Kürt siyasetinin genel havasını çok olumsuz etkiledi. Siyasal olarak kaybedilmiş gibi görünmeyen bir tablo, psikolojik olarak çok ağır bir yenilgi duygusu yarattı.”

Ankara boyutunu ele alan Roj Girasun, Türkiye’nin tamamen karşı olduğu bir anlaşmanın sahada mümkün olmadığını fakat Ankara’yı rahatsız edecek bir formülün de ihtimal dahilinde olduğunu belirtti. Girasun, bugün ortaya çıkan mutabakatın Ankara’nın içine sindiğini, fakat Kürtler açısından aynı duygunun oluşmadığını söyledi:
“Ankara’nın tepesini attıracak bir anlaşma mümkün değildi. Ama Ankara’nın rahatsız olabileceği bir anlaşma mümkündü. Bugün ortaya çıkan tablo Ankara’nın razı olduğu bir tablo ama Kürtlerin içine sinmiş gibi görünmüyor.”

Suriye krizinin kazanan ve kaybedenleri
Ruşen Çakır’ın “Suriye krizinin kazananları kimler?” sorusuna ise Girasun, “Bu sürecin kazananı kim diye sorarsanız iki isim söylerim, Barzani ve CHP. Kürt siyaseti içinde bu süreçten kazançlı çıkan Barzani oldu. Türkiye iç siyasetinde ise bu tablonun kazananı iktidar değil, CHP oldu” yanıtını verdi.
Kaybedenler cephesinde ise en büyük zararın Kürt siyasetinin toplumsal boyutunda yaşandığını öne süren Girasun, “Bu sürecin toplumsallaşması istenmedi. ‘Devlet ile Öcalan işi götürüyor’ denildi ama kriz anlarında bu model çöktü. Bugün Kürt toplumunda nitelikli bir kötümserlik var” diye konuştu.
- Roj Girasun yorumladı: İstanbul yarışında Cumhur İttifakı’nın umudu DEM Parti mi?
- CHP ve Kürt seçmen ilişkisi – Prof. Dr. Tanju Tosun ve Roj Girasun ile söyleşi
- Roj Esir Girasun ile söyleşi: “Güneydoğu’da Davutoğlu’nun HDP’den çok AKP’den oy alabilme ihtimali daha güçlü görünüyor”
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Merhaba, iyi günler. Suriye’de yaşananlar sadece Suriye’yi ve Türkiye’yi ilgilendirmiyor, aslında bütün bölgeyi, hatta Batılı ülkeleri, ama diaspora tabiriyle söyleyecek olursak, Batı’da yaşayan Kürtleri yakından ilgilendiriyor. Şu andaki ruh hâlini ve Kürtler arasındaki ilişkileri, Rawest Araştırma Direktörü Roj Girasun’la konuşacağız. Roj merhaba.
Roj Girasun: Merhaba.
Gerçekten birileri çok abarttığımı söylüyor ama, yıllardır bu hareketi takip edenler olarak, sen içindesin, ben dışındayım, genel olarak Kürtler açısından gerçekten kritik bir dönemeçteyiz gibi geliyor bana. Burada tabii ki Suriye’de yaşananlar ve onun yarattığı kırılmalar birinci derecede etkili. Ama bütün bunlara geçmeden önce Suriye’nin bir üzerinden geçelim. Şu anda taraflar bir anlaşmanın eşiğinde ve ilk baştaki yansıyandan ziyade, SDG ya da YPG, artık adının da ne olduğu tartışılıyor, Suriye Kürtlerinin çok da hiçbir şey almadığı bir anlaşma olmayacak gibi. Ne dersin? Detaylar nasıl?
Girasun: Halep mevzusundan sonra gelişen durumlar, Dayr Hafir ve devamında Rakka ve Deyrizor’un düşmesi, SDG’nin kendi doğal siyasi sınırlarına çekilmiş olması, bunun Kürt toplumunda yarattığı toplumsal tahribat ve genel anlamda Kürt siyasetinde yarattığı ideolojik yıkım veya psikolojik tahribat, bugün itibarıyla artık daha realize oluyor ve daha fazlasıyla oturup bir hasar tespiti yapmayı anlamlı kılıyor. Aslında bugün itibarıyla SDG’nin kendi doğal siyasi sınırlarına çekilmiş olması beklenen bir şeydi, belki olması gereken de buydu. Ama bunun 10 Mart Mutabakatı’nın imzalanması sonrasında karşılıklı iyi niyet adımlarıyla, bir anlaşmayla olmasından ziyade, bir askeri yenilgiyle olması, sürecin toplumsal psikolojisini ve Kürt siyasetinin genel psikolojik havasını çok olumsuz etkiledi. Ama e bu ortaya çıkan tabloya dönüp baktığımız zaman, özel statülü bölge vurgusu, iç asayiş güçlerinin bu Kürt bölgelerinde SDG eliyle fiilen yürütülecek olması, Suriye Ordusu’nun Kürt kentlerine girmeyecek olması gibi başlıklar, aslında defacto bir otonomiden bahsediyor. Zaten daha önceki yayınlarda da biraz konuşmuştuk; Suriye Kürtleri açısından, nüfusun bu kadar az, dağınık ve parçalı olduğu bir yerde klasik anlamda bir özerklikten ve federasyondan bahsetmek çok mümkün görünmüyordu. Ama idari üniteler şeklinde bir defacto otonom yapı ise mümkün görünüyordu. Aslında bugün ortaya çıkan tablo, siyasal ve idarî anlamda Kürtlerin çok kaybettiği görünen bir tablo değil. Ama az önce de ifade ettiğim gibi, daha çok, yarattığı toplumsal psikoloji açısından, bu toplumsal psikolojiyi çökertmesi açısından, Kürt siyaseti lehine ve Kürt toplumu açısından travmatik bir boyutu temsil ediyor, gösteriyor.
Ama her halükârda bir ruh hâli olarak Kürtlerin Suriye’deki kazanımlarının, ABD’nin onayı, Türkiye’nin teşvikiyle ellerinden alındığı algısı yerleşmiş durumda, değil mi?
Girasun: Evet. Ama burada toplumun ve belki siyasetin yanılsamalarından birisi şu: Bir anda bir mağdur psikolojisine girmek anlaşılabilir bir şey, ama diğer taraftan da doğru bulmadığım bir şey. Çünkü aslında ABD, 10 Mart Mutabakatı’ndan bu yana, bu anlaşmanın Suriye Ordusu’yla SDG arasında artık içeriklendirilmesi taraftarıydı; bu içeriklendirme konusunda da acelesi olduğunu sıklıkla taraflara bildirdi. Ben burada ABD’nin “Kürtleri sattığı” gibi bir yaklaşımın sağlıklı olmadığını düşünüyorum. Hem siyasetin kendisini edilgenleştirmesi açısından yanlış buluyorum. İkincisi de, sonuçları ve ortaya çıkan tabloyu dışsallaştırmak olarak değerlendiriyorum. ABD’nin aslında kabaca söylediği şey, yeni bir dönemin başlayacağı ve kendi müttefikleriyle kurduğu ilişkinin seyrinin değişeceğiydi. Şam hükümeti, HTŞ, aslında sahadaki fiili durumu biraz kendisine doğru büktü ve ABD’nin de razı gelebileceğinden daha fazlasını almaya çalıştı ve aldı. Ama buradaki temel sıkıntılardan birisi, ABD’nin buna rıza göstermesinden ziyade, siyasetin bunu hızlı okuyamaması, değerlendirememesi, doğru yerde müzakere pozisyonunu alamaması veya doğru yerde de “mücadele” pozisyonuna geçememesiydi. O yüzden bu meseleyi bu kadar dışsallaştırmamak lazım. Bir taraftan ‘’ABD Kürtleri sattı’’ gibi bir psikoloji iki açıdan da doğru bulmadığım mesele.
İkinci mesele, Ankara meselesi. Ankara’nın tepesinin tasını attıracak bir anlaşma, Suriye sahasında mümkün değildi, ama Ankara’nın rahatsız olabileceği bir anlaşma mümkündü. Bugün itibarıyla, bu anlaşmanın, Ankara’nın razı olduğu, içine sinen bir anlaşma olduğu görünüyor, ama bu, Kürtlerin pek içine sinmiş gibi görünmüyor. O yüzden bu müzakere zeminin kendisinin, yani 18 Ocak’ta imzalanan anlaşmanın da içeriklendirilmesi, biraz fiili durumlarla değişecek gibi görünüyor.
Şu anda adını hatırlayamıyorum ama bir değerlendirme gördüm. Spekülatif ama sana da sormak isterim. Ankara’nın, bir taraftan Suriye ile iyi geçinen, bir taraftan Körfez ülkelerine fazla bağlı Ahmed eş-Şara yönetimini tercih etmeyebileceği ve onu, belli anlamlarda alanını daraltmak isteyebileceği yolunda bir analizdi. Bu bağlamda da aslında Ankara’nın Kürtlerle iyi ilişkisinin bir seçenek olduğu değerlendiriliyor. Bu bana akla yatkın geliyor, ama Ankara’daki devlet aklının, yani Kürtlerle Ahmed eş-Şara yönetimini birlikte gözeten bir devlet aklını şu âna kadar görmedim. Böyle bir yaklaşım olabilir mi, bekliyor musun?
Girasun: Tek bir devlet aklı yok. O yüzden, fazlasıyla akıl arasında akıllardan birisi de bu. Makul olan akıllardan birisi bu. Devlet aklı dediğimiz pozisyonlardan biri bu. Siz de biliyorsunuz, Rakka’nın Deyrizor’un bir anda aşiretler eliyle çökertilmesinin, SDG’nin kendi demografik meşruiyetinin olmadığı alanlardan çekilmek zorunda kalmasının iki temel ayağı var. Birincisi, Ankara’nın belki istihbarat operasyonları. İkincisi de, yine Suudi Arabistan’ın buradaki toplumsal ilişkileri, bu aşiretlerle olan akrabalıkları ve iktisadi gücü bunları biraz belirledi, buraların çözülmesini hızlandırdı. Evet, Ankara Şam’da hegemonik bir güç, oranın düzenleyicilerinden bir tanesi, ama tek başına burada ne kadar kalıcı olacağı, ne kadar düzenli şekilde devam edeceği, tek bir aktöre bağlı şekillenemez. Rasyonel olan bu zaten. Kürtlerle kuracağı iyi bir ilişki, Şam’a karşı bir denge olabilir, bunu daha önce de konuşmuştuk. Ama siz Ankara’dan Suriye’ye dönüp baktığınız zaman Kobani’yi görürseniz, Şam’dan olabiliyorsunuz. Zaten Ankara’nın büyük açmazlarından birisi bu. Korkularıyla, rüyaları arasındaki bu makas farklılığı. O yüzden, korkularına kapılıp daha da bir Kürdofobya ile mi hareket edecek? Yoksa planları ve arzuları üzerinden bir siyasal düzen mi kuracak? Bu, ona bağlı şekillenecek. Bunun olası ve mümkün olduğunu düşünüyorum; bu analize katılıyorum. Evet, zaten ortaya çıkan tablo, Ankara ile Kürtler arasında ciddi bir duygusal kırılma yarattı. Toplumsal psikoloji açısından söylüyorum. Çünkü aslında Kürtlerde çok farklı siyasal spektrumlarda Rojava meselesi bir birleştirici rol oynadı, bir tutkal misyonu yükledi. Ama bir o kadar da Türkiye’ye ve bölge ülkelerine karşı kırılmayı ve kopuşu da arttırdı. Bu, sürecin psikolojisiyle alâkalıydı. Bence stratejik anlamda, Kürtlük, Ankara uzun vadede daha kalıcı ilişkiler kurmak durumunda.
Ona geleceğiz ama onun öncesinde, Türkiye’ye gelmeden önce, bölgede bir Barzani faktörü çıktı ortaya. Aslında hep vardı ama dışarıdan bakıldığında, Öcalan, Kürtlüğü, Kürt hareketlerini daha domine ediyordu. Hem Ankara’yla meşru bir aktör olarak pazarlık ediyor hem Kandil’de çok ciddi bir varlığı var, ne işe yaradığı ayrı bir tartışma konusu, ama var. Suriye’de, İran’da, her yerde, diasporada da var. Çok güçlü bir hareketti ve Barzani hareketi Irak’a sıkışmış kalmış. Bağımsızlık referandumunda sınadığı bir güç var ve bir hayâl kırıklığı da yaşamış. Ama şimdi Rojava’da, Suriye olayı olduğu andan itibaren Barzani’yi dışarıdan gözleyen birisi olarak çok aktif, çok müdahil ve açıkçası müdahil olmanın ötesinde, taraflı gördüm. “Bir dakika, siz kardeşsiniz” gibi bir tavrı olmadı. Ben şöyle okuyorum: Burada benim kardeşlerim var, bunlara dokunursanız beni karşınızda bulursunuz’’ diye basitleştireceğim bir çıkış yaptığını düşünüyorum. Bir arabulucudan ziyade, Suriye’deki Kürtlerin yanında, onlara bir tür ağabeylik, hamilik yapmak.
Girasun: Evet. Burası aslında Barzani’nin tarihsel olarak siyasal sınırlarına dahil bir yer. Özellikle Haseke hattı, Cezire Kantonu diye tarif ettiğimiz yer, KDP çizgisinin tarihsel olarak güçlü olduğu bir yer. O yüzden Kobani ile Afrin’e nazaran kıyasladığınız zaman, bu siyasal çizginin burada tarihsel olarak gücünü biliyoruz. Aynı zamanda, Suriye’deki Kürt hareketleri büyük oranda KDP çizgisiyle türdeş siyasi çizgiler. Evet, Barzani’nin burada Suriye Kürtlüğünün hamiliğine soyunduğunu görüyoruz. Aslında 2012’den beri Erbil tarafından finanse edilen, yine Erbil’den Rojava’ya gönderilmesi istenen ‘’Roj Peşmergeleri’’ adlı bir grup vardı. Ama bunlar YPG’nin güçlü saha dominasyonu sebebiyle bir türlü oraya girememişlerdi. Rakka ve Deyrizor’da, Arap aşiretlerle kurulan ilişkinin çözülmesi, zayıflaması, aslında ana akım Kürt siyaseti, -PKK nezdinde HDP çizgisi-, bu genel siyasal hareketin aynı zamanda bir ideolojik yenilgisini tarif ediyor. O yüzden bunun yaratacağı siyasal sonuçlar var. Tek başına askerî ve fiziksel meselelere çekilmesi değil, bu aynı zamanda Barzani’nin de daha görünür olmasını, daha reel ve daha rasyonel siyasal söylemlerin öne çıkmasına sebebiyet veriyor. Barzani’nin görünürlüğünün sebeplerinden biri bu.
Bir diğer şey de, Barzani, -sadece Barzani değil bütün bir Irak Kürdistanı ve aslında KYB tarafı da öyle- medyasıyla, toplumsal boyutuyla ve siyasal aktörleriyle bu süreci çok ciddi anlamda sahiplendiler, bununla ilgili diplomasi yaptılar. Amerika’yla görüşmelerde, Mazlum Abdi’yi bir tarafına, ENKS Başkanını bir tarafına alarak görüştüler; taraf olduklarını açıkça beyan ettiler, Ahmed eş-Şara’ya ültimatom verdiler ve bu meselenin SDG’yi, PYD’yi aşan bir mesele olduğu konusunda çok net bir tavır sergilediler. Barzani bence bu sürecin en önemli kazananlarından birisi. Zaten son bir haftada, Rojava’da değişen tabloya da dönüp baktığınız zaman, ortaya çıkan görüntüleri de izlediğiniz zaman, sembollerin farklılaşmasını görüyorsunuz. Artık SDG amblemleri, SDG bayrakları değil, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi bayraklarının orada gezdiğini, Barzani fotoğraflarının açıldığını, Barzani lehine sloganlar atıldığını görüyorsunuz. Bizzat YPG militanlarının Kürdistan Bayrağı taşımaya başladığını görüyoruz. Normalde buralarda bunun nüfuz etmesinin çok mümkün olmadığını biliyorduk. Şimdi buraya dahil olan bir Barzani var. O yüzden bu sürecin en önemli kazananlarından birisi, uzun süre sonra kendi idari sınırları dışında bir Kürtlüğe seslenme arzusunda olan, fiilen bunun taşıyıcılığını yapmaya başlayan Barzani.
Geçtiğimiz pazar günü Medyascope’ta yazdığım yazıda Kürtler için bir hasar tespiti yapmaya çalışmıştım. Yazımda, Barzani’nin güçlendiğini de söylemiştim, evet, doğru. Ama bir diğer mesele de Kürt milliyetçiliği diye tarif edilen ve Öcalan’ın reddettiği paradigmanın ve akımın hem tekrar güçlendiğini hem de çok kırılganlaştığını görüyoruz. Kabaca “Kürd’ün Kürt’ten başka dostu yoktur” gibi bir ruh hâliyle Kürtler arasında bir dayanışmayı ve ayrımları ortadan kaldırma anlamında bir Kürt milliyetçiliği var. Kürt milliyetçisi argümanların, özellikle Batı’daki Kürt şahıslar ve gruplar tarafından yapılan argümanların temel önermesi neydi? Batı, bölgede İsrail’in güvenliği nedeniyle yeni coğrafya istiyor ve burada Kürtleri himayesine alıyor gibi bir yaklaşım var. Çok basitleştirirsek böyle. Ama Suriye’de bunun olmadığını da gördük. Kürtler hep birleşseler de Suriye, Türkiye, İran, Irak gibi ülkelerin yönetimlerine karşı kimsenin desteğini almadan ne yapabilirler? Böyle bir realite var. Kürt milliyetçiliğinin sınırı orada. Sanki hem yükselen bir Kürt milliyetçiliği hem de yol alamayan bir Kürt milliyetçiliği var.
Girasun: Bence orada psikolojiyle stratejiyi birbirinden ayırt etmek lazım, özellikle işin psikolojisini. Evet, ortaya çıkan psikolojik tablo, bir taraftan Kürt milliyetçiliğinin klasik argümanlarının geri dönüşüne sebebiyet verebiliyor. Ama burada bence kalıcı olan, net ortaya çıkan durumlara odaklanmak lazım. Evet, hem diasporada hem farklı ülkelerde yaşayan Kürtler, bu Rojava meselesi etrafında ciddi anlamda güçlü bir toplumsal uzlaşı sağladılar ve tepki gösterdiler. Bu aslında Kürtlerin gayet organik bir millet olduğunu gösterdi. Başka mühendisliklerle, başka siyasal PR’larla, farklı toplumların gösteremeyeceği hassasiyeti gösterdiler ve bunda uzlaştılar. Bu çok önemli bir şey. O yüzden bence bu, Kürtlerin enerjisini, aktivizmini gösteren güçlü bir emare.
Ama diğer taraftan, bazı şeylerin kalıcı olmadığını, onun bir psikoloji olarak kalacağını, stratejiye dönüşmesinin zararlı olacağı kanaatindeyim. “Kürd’ün Kürt’ten başka dostu yoktur. Tek meselemiz tekrar kendi içimize kapanmamız, buradan bir yeni teritoryal çözümler aramak olmalı’’ gibi duygulara girilirse, buradan çok sağlıklı sonuçlar çıkmayabilir. O yüzden az önce ifade ettiğim şeye bir geri dönmüş olayım. Bugün belki bunu konuşmak için Kürt toplumunun psikolojisi hazır değil, ama uzun vadede karşılaşacağı reel durum bu olacak: Ankara’da güçlü olmayan bir Kürtlüğün, Ankara’yla barışık olmayan bir Kürtlüğün, Kamışlı‘da da Erbil’de de güçlü ve kalıcı olmasının imkânları çok kısıtlı. O yüzden ortaya çıkan son tablo, son yaşanan siyasal gelişmeler, bana kalırsa, Kürtlerin Ankara’da güçlü olmasını, Ankara ile barışık olmasını daha zorunlu kılıyor. O yüzden burada psikoloji ile uzun vadeli strateji arasında bir farklılık görüyorum.
Türkiye kısmına gelmeden önce, başta konuştuğumuz, Suriye’deki mutabakata varılmış. SDG’nin yaptığı açıklamanın bir kısmını okuyorum, anlaşma metnini yayınlamış: “Askerî güçlerin temas hatlarından çekilmesini, İçişleri Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçlerinin Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girmesini ve bölgedeki güvenlik güçlerinin entegrasyon sürecinin başlatılmasını, Suriye Demokratik Güçlerinden üç tugayı içeren bir askeri tümen oluşturulmasını ve buna ek olarak, Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde, Kobani güçleri için bir tugay kurulmasını kapsamaktadır. Anlaşma ayrıca sivil memurların kadrolarının korunmasıyla birlikte, özerk yönetim kurumlarının, Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesini de içermektedir. Ayrıca Kürt halkının medeni ve eğitim haklarının düzenlenmesi ve yerinden edilenlerin bölgelerine geri dönüşlerinin garanti altına alınması konusunda da anlaşmaya varılmıştır” diye nokta konmuş. Sonuçta bu, herkesin razı olduğu bir durum sadece.
Girasun: Evet. Bu defa adına ‘’özerklik ve federasyon’’ denilmeyen defacto bir otonom anlaşma. Başından beri aslında beklenen, rasyonel olan buydu. Ama dediğim gibi, Rakka ve Deyrizor’da yaşanan çözülme, askerî yenilgi, toplumsal psikolojiyi ve siyasal anlatıyı öyle felç etti ki, sanki bir anda Suriye Kürtleri bütün kazanımlarını kaybettiler, bundan böyle her şey ortadan kalktı gibi bir duygu ortaya çıktı, Kürtlerin o anki acısı birilerinin zafer çığlığı oldu. Kürtler açısından bu mesele, bir hassasiyet ve siyaset meselesinden bir haysiyet meselesine dönüştü. Ama gelinen noktada bu müzakere geçti ve ortaya çıkan son tablo bu. Bunun daha farklı şekillenme ihtimali de halen sahada var tabii ki.
Evet, şimdi Türkiye’ye dönelim. Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat açıklaması, demokratik entegrasyon perspektifi var. Erdoğan ve Bahçeli tarafından da tekrarlanan ‘’Kürt-Türk kardeşliği’’ vurgusu var. Bütün bunların ortasında, 16 ayı geçen bir süreçte, an itibariyle Kürtlerin elde ettiği pek bir şey yoktu. Hep bekleniyor. Yasal düzenlemelerin, en son mart ayında olacağı söylendi. Bir ara kasımdı, aralıktı, şimdi mart deniyor. Suriye’de olanlar böyle bir ortamda yaşandı. Suriye’de yaşananlara ek olarak, senin de bahsettiğin gibi birileri bunu bir kamu diplomasisi açısından bir zafer olarak gösterdi ve çok ciddi kırılmalar oldu. O zaman da ortaya şöyle bir şey çıktı sanki, ne kadar yaygın bilmiyorum ama çok duyuyorum: “Hani biz kardeştik?” Bu realiteyle Öcalan’ın 27 Şubat açıklaması nasıl olacak? Demokratik entegrasyon ne?” Burada Kürtler bir entegrasyon okuması yapmadı ve daha önce de Kürtlerde olan ‘’temkinli iyimserlik’’ durumu, ânında kötümserlik, hatta kötümserlik ötesi bir yere gitti. Çok mu abartıyorum?
Girasun: ‘’Nitelikli kötümserlik’’ diyelim. Kürtler nezdinde, bunun geciktirilmesi ve Suriye’deki son durumların gelişmesi, sürecin zaten bir türlü geliştirilmeyen toplumsal boyutunun, toplumsal psikolojisinin güçlendirilmesinin iyice çöküşünü gösterdi bize. Aktörler bir konuda kendilerinden çok eminlerdi. ‘’Biz bu sürecin toplumsallaşmasını istemiyoruz. Bu sürecin toplumsallaşması belki sürecin o kadar lehine değildir’’ gibi bir anlatı vardı.
Ben bizzat Kürt hareketinden birisine ‘’Bize biraz bilgi verin, olayı kamuoyuna anlatalım’’ dediğimde, “Devletle Öcalan bu işi çok iyi götürüyor. Çok da toplumsallaşma ihtiyacı yok” demişti. Hani ‘’gölge etme başka ihsan istemez’’ der gibiydi.
Girasun: İşte toplumsal mesele bu tür kriz durumlarını kaldıramıyor. Neticede bu sürecin doğal yürütücüleri Öcalan ve hükümet. Yani AK Parti veya Cumhur İttifakıyla Öcalan. Devletle Öcalan. Devletin temsilcileri, aynı zamanda Cumhur İttifakı’nın temsilcileri olduğu için böyle tarif ediyorum. Bugün itibarıyla Suriye meselesinden sonra bana ‘’Bu son 15 günde yaşananlardan sonra bu sürecin iki kazananı kim?’’ diye soracak olursanız, iki isim sayar, iki kurumu işaret ederim; Barzani ve CHP. Aslında çok ironik değil mi? Kürt siyaseti içerisinde bu 10 günde yaşananlardan sonra kazanan Barzani, Öcalan değil. Diğer taraftan, Türkiye’nin iç siyasetinde bunun kazananı DEM Parti veyahut iktidar değil, Cumhuriyet Halk Partisi. O yüzden bu işin toplumsal boyutu yürütülmediği zaman, bunun altyapısı sağlanmadığı zaman, aslında taraflar murat ettikleri kazançları da sağlayamayabiliyorlar.
Bir de kazananlara bence Hakan Fidan’ı da ekle.
Girasun: O iktidar içerisindeki mücadelede tabii ki Fidan tekrar güçlü bir aktör olarak öne çıktı, o kesin bir durum.
Peki sürece bakalım: Öcalan’ın çok yıprandığı ortada, kendi tabanında da bir rahatsızlık olduğunu ben görüyorum. Öcalan’ın tekrar bir güç kazanabilmesi lazım ya da bir şey olabilmesi lazım. Pervin Buldan “Süreçlerde böyle sorunlar olur aşılır” diyor. Ya Öcalan’ın daha alenileşmesi gerekecek ya da birtakım aktörlere ihtiyaç var. Çok abartılı olacağını sanmıyorum, mesela Sırrı Süreyya Önder yaşasaydı, en azından herkesin dinleyeceği bir şeyler söyleyebilirdi. Ya da Selahattin Demirtaş dışarıda olsaydı veya kendine koyduğu siyaset yasağını kaldırmış olsaydı da bir şeyler olabilirdi. Türkiye bağlamında Kürt tarafında, şu anda insanların kulak kabartacağı hemen hemen kimse kalmadı, yanılıyor muyum?
Girasun: Zaman zaman bazı siyasetçiler görünür oluyor ama bu, siyasetçilerin olmamasından mı yoksa durumun kendisinin bu siyasetçilere çok alan açmamasından mı, emin değilim. Çünkü zaten eğer siz bu işin toplumsallaşmasını istemiyorsanız, topluma konuşacak aktörler arayışında da olmazsınız. Bu açıdan bu bir kriz. Bu krizin aşılabilmesi gerekiyor. Ama ben bu son yaşanan gelişmelerin, süreci bir türbülansa soktuğunu düşünüyorum ama bu süreci bozmadı. Aksine, bu imzalanan anlaşma metninden sonra özellikle, sürece güçlü bir momentum yakalatabilir. Süreç bundan böyle 16 ayda almadığı hızı, bir anda 3-4 hafta içerisinde kazanabilir.
Ama burada şöyle bir şey var: Birisinin ya da birilerinin Kürtlere seslenerek “Arkadaşlar merak etmeyin” diyebilmesi, onları bir şekilde bir yerlerde tutabilmesi gerekiyor. Öyle bir şey kalmadı. Zaten Öcalan’a böyle bir misyon biçilmedi. Öcalan’ın sızan notlarını yayınladık diye dayak yiyorduk biliyorsun. Öcalan’la görüşme tutanakları bile bilmem ne kadar zaman sonra yayımlandı. DEM Parti’nin Bahçeli’ye hediye ettiği kilim hikâyesini gördük işte. O kilim Bahçeli’ye Aralık 2025’te hediye edilmiş, daha şimdi açıklandı. Sürekli bir sansür durumu var. Ya Öcalan doğrudan seslensin ya da birileri seslensin, ama öteki türlü hareketi kendi haline bıraktığı zaman, şu haliyle DEM Parti bunu taşıyamıyor.
Girasun: Evet çünkü DEM Parti, tabiri caizse -haksızlık da etmek istemem- bir siyasal mekanizmadan ziyade, bir bürokratik kurum gibi görünüyor. Bu bürokratik hiyerarşiyi aşamadığı, kendi siyasal söylemini, aktörlerini öne çıkaramadığı müddetçe, dondurulmuş bir siyasal alanda kalmaya devam edecek. Buradan çıkması elzem. Bu biraz güçlü siyasal aktörlerle, biraz da süreci yürüten aktörlerin buraya daha fazla alan açmasıyla mümkün olabilecek bir şey. Bunu DEM Parti’ye tek başına yüklememek lazım. Süreci yürüten siyasal aktörlerin, bu aktörlere daha büyük bir alan açması gerekiyor. Sadece söylemsel olarak değil veyahut teşvik edici bir dille değil, doğal anlamda bunu yapması gerekiyor.
Ama şunu unutmamak lazım: Başından beri ifade ettiğim gibi, bu iş Türkiye’de bir silahsızlanma süreci, Kürt meselesinin çatışmalı boyutunun ortadan kaldırılması. Tam da zaten bu krizleri aşması açısından, Kürt meselesi ve Kürt siyaseti için olumlu olacak bir şey. Bu meseleyle ilgili doğrudan toplumla ilişki kurabilecek aktörleri öne çıkarması, bu aktörlerin sözünü sahici kılması, bu aktörlerin aracısız konuşmasını sağlayabilmesi açısından önemli. O yüzden, bu meselenin çözülmesi, silahların bırakılması, Kürtlerin en büyük kazanımı olacak. Doğrudan doğruya Kürt meselesiyle ilgili, Kürt diliyle ilgili, kimliğiyle ilgili, kültürüyle ilgili neler olduğundan bağımsız şekilde Kürtlerin en büyük kazanımı, silahların bırakılması zaten. Bu anakronik meselenin artık geride bırakılması ve Kürt toplumunun yeni bir siyasal perspektifle, yeni bir siyasal vizyonla, yeni bir özgüvenle, bu kriminalizasyondan kurtularak önüne bakması, siyaset içerisinde ittifaklar kurmaya çalışması, en mümkün, en doğru olan şey.
Az önce söyledim, bir daha oraya dönmek istiyorum, bence bu çok önemli çünkü: ‘’Kürt milliyetçiliği değişiyor mu, dönüşüyor mu, güçleniyor mu?’’ bunlardan bağımsız ne oluyorsa, bunu zaman içerisinde izleyeceğiz, göreceğiz. Biz de araştırmalar yapmaya devam edeceğiz. Ama bu Kürt siyasetinin yönü, Kürt toplumunun yüzü, bugünden itibaren Ankara’ya daha fazlasıyla dönük olmak durumunda. Yaşanan kırılma ve duygusal kopuş diye tabir edilen şeyler yeni bir siyasal stratejiyi değil, daha önce söylenen şeyi daha güçlü kılmayı elzem hale getiriyor. O yüzden Ankara’yla barışık bir Kürtlük, Ankara’da güçlü olan bir Kürtlük, daha elzem bir durumda bugün itibarıyla. Ankara’nın ne dediğinden bağımsız bir şekilde, belki Ankara’daki devlet aklı diye tarif ettiğimiz şey veyahut Türk milliyetçiliği, bu fundamentalist milliyetçilik, bunu daha fazlasıyla dışlayacak ve buna alan açmayacak bir yerde pozisyon alacak, ama Kürtlüğün bunu zorlaması lazım.
“Gerekirse Ankara’ya rağmen” diyorsun.
Girasun: Tabii ki. Bu bir siyasal strateji, bu, psikolojiyle açıklanabilecek bir şey değil. Bu ahlâki bir kıstasla da söylenecek bir şey değil. O yüzden burada bir etik mesele konuşmuyoruz. Tahmin ediyorum, Kürtler, bu tür kırılmalardan sonra, bu tür öfkeli dönemlerde “Bize şöyle şöyle diyen, alanımızı zayıflatan, bize hakaretler eden bir Ankara’yla mı barışacağız? Oraya mı yüzümüzü döneceğiz?” gibi cümleler kurabilir. Ama bunlar bence günlük refleksler veyahut etik söylemler; siyasetin çok doğasıyla açıklayacağım şeyler değil.
Burada beni çok rahatsız eden bir hususu not düşmek istiyorum: Mesela yurt dışında yaşayan Kürt olmayan ve Kürt meselesiyle de alâkası olmayan birtakım insanlar “Silahları bıraktınız bak ne oldu?” gibi analizler üretiyorlar. Ortamı garip bir şekilde kışkırtıyorlar, bir o. İkincisi, aktör olarak Öcalan ve DEM Parti’den bahsediyoruz. Bence Kandil de var. Son olayda Mustafa Karasu ve Murat Karayılan’ın birtakım açıklamalarını gördük. Bu açıklamalar aslında soruna pek yardımcı olmadı. Ama ben daha önce Kandil’de birkaç kere gazeteci olarak bulunmuş, neredeyse önde gelenlerin çoğuyla röportaj yapmış birisi olarak, onlardan bazılarının, mesela bir Cemil Bayık’ın daha görünür olması gerektiğini düşünüyorum. Ama şöyle bir şey var orada: Hani ‘’yankı odası’’ deniyor ya, onlar da kendi medyasına konuşuyor ve orada zaten sorular, cevaplar belli. Ama artık onu da aşmaları gerekiyor. Artık herkesle konuşan ve tartışan, zor sorulara cevap veren bir Kandil ya da Kandil temsilcileri olması gerekiyor. Suriye olayını niye yıktı Ankara? “Öcalan Kandil izin vermedi” dedi. Mesela bunu birilerinin açık açık “Siz böyle mi yaptınız?” diye Kandil’e sorması lazım. Onlar yaptıysa neden yaptıklarını anlatsın. Tartışmayı meşrulaştırmak gerekiyor. Çok mu ütopik bilmiyorum, ama reel olarak ‘’Kandil var ama yok’’ gibi davrandığın zaman, ondan sonra Suriye olayında olduğu gibi iş hemen “Kandil bilmem ne yaptı”ya dönüyor. Yani Kandil’in de bir şekilde devreye girmesi lazım. Öcalan’ın daha aleni olması lazım.
Girasun: Bu mesele, bu gölge boksunun kendisi zaten Kürt siyasetinin açmazlarından birisi. İkilikler mi oluşuyor, bu ikilikler bir çoklu stratejinin bir ürünü mü, bunların hepsi yorumlanmaya açık oluyor ve günün sonunda bu karışıklıklar, Kürtlerin pek hayrına olmuyor. O yüzden, bu meselenin daha şeffaf bir zeminde, aktörlerin daha doğrudan konuştuğu, ne söylediklerini daha iyi tarif ettikleri bir düzlemde konuşulması fayda sağlayacak. Ama bu Halep’teki çatışma kararından bugüne görünen şey, aslında bir ikiliğin çok olduğu ve bu ikiliğin karar alma süreçlerini biraz felç ettiği yönünde. Aynı zamanda, bu ikiliği kaldıracak güçlü bir siyasal iradenin hiçbir şekilde çok görünür olmadığı yönünde de bir şikâyette bulunayım. Sadece Kürt meselesinin uzmanı değil, aynı zamanda bunun bir mağduru olarak da konuşmuş olayım. Ama şunu ifade etmekte fayda var: Bütün meselelerden çıkarılacak ders, direnişin kendi başına bir değer olmaktan çıkarılması, mağduriyetin bir durumdan ziyade bir övgü haline artık getirilmemesi meselesi, bence Kürt siyasetinin, Kürt toplumunun genel anlamda vizyon belgesinin başına yazılması gereken birkaç şeyden birisi olmalı. Çünkü bu, Kürt toplumunu ciddi bir stratejik açmaza doğru götürüyor ve uzun erimli rasyonel kararlar almasını engelliyor. O yüzden bu ikili ruh hâlinden bir an önce çıkmak lazım. Yani suçu sürekli dışsallaştırmak, mağdur psikolojisine girmek, direnişi kendi başına bir değer olarak atfederek bunun etrafında bir siyaset kurmak, yeni dönemin, yeni dilin taşıyabileceği şeyler değil. Bu konuda uzun erimli, kalıcı hazırlıklar yapmak lazım.
Son olarak şunu sormak istiyorum: Sen bu meselede kazananlardan birisinin Barzani, diğerinin de CHP olduğunu söyledin.
Girasun: Evet.
Yarın CHP’nin İstanbul’da tam da bu konuda ‘’Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı’’ olacak. Katılacak mısın bilmiyorum?
Girasun: Evet, katılacağım.
Peki, CHP nasıl bir fark yarattı, yaratabilir, sürdürebilir, ne yapabilir?
Girasun: Bu son yaşananların başından beri, Kürt toplumunda güçlü bir duygu vardı: Acı ve yenilgi duygusu. Diğer taraftan, Kürtlerin bu acısından, yenilgisinden zafer devşiren, buradan mutluluk üreten, bununla ilgili cümleler kurmaktan, haz duymaktan çekinmeyen bir iktidar medyası, bir iktidar kanaat dünyası vardı. Bence bu duyguyu Cumhuriyet Halk Partisi, özelde de Özgür Özel çok iyi gördü. “Kürd’ün acısı Türk’ün zaferi olamaz” minvalinde bir cümle kullandı. Tam olarak bunu mu kullandı hatırlamıyorum ama bunu iyi yakalayan bir şeyler söyledi: ‘’Suriye’deki Kürtler akrabamızdır, kardeşlerimizdir. Akrabalarımız ve kardeşlerimizin yaşadıkları, bizim de duygularımızdır, acımızdır, mutluluğumuzdur’’ gibi cümleler kullandı. Bence o açıdan çok güçlü bir toplumsal bağ kurdu. Basit cümlelerdi ama iyi, sahici cümlelerdi.
İkinci mesele şu: Şimdi Suriye’de Kürtlerin karşı karşıya geldiği aktör, Sünni İslamcı bir yapı olan HTŞ. Buradaki iktidarın bir şekilde ideolojik bir uzantısı demek ne kadar doğru bilmiyorum, ama bir akrabalığı, bir ilişkisi olan bir yapı. Bu, hâliyle Kürtleri buradaki İslamcı siyasetten, iktidardan bir nebze tekrar uzaklaştırabilecek bir durum. O yüzden bunun kazananlarından birisi CHP. Hem Özgür Özel’in bu çabası hem de bu sahadaki yapısal durum, muhtemelen CHP’nin hanesine artı puan yazdırdı. Evet, Bahçeli Kürt meselesinde silahsızlanmanın aktörüydü. Özgür Özel de bu performansıyla, Kürt meselesinde demokratikleşmenin aktörü olabilecek bir portre çizmeye başladı.
Çok teşekkürler Roj. Yine çok kapsamlı, çok önemli değerlendirmeler yaptığın bir yayın oldu. Sağ olasın. Evet, Suriye’de yaşananların Kürtleri nasıl etkilediğini, bundan sonra hem Suriye’de hem Irak’ta, ama esas Türkiye’de neler olabileceğini, Rawest Araştırma Direktörü Roj Girasun’la konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.






