Hamnet, bir çocuğun kaybı üzerinden annelik, yas ve sanatın iyileştirici gücünü anlatan sarsıcı bir deneyim sunuyor. Chloé Zhao’nun şiirsel sineması ve Jessie Buckley’nin performansıyla film, izleyicisini kişisel bir katarsise davet ediyor.

“Evrene açılan en berrak yol, bir orman yabanıllığından geçer.”
— John Muir
“Demir olsaydım çürürdüm, toprak oldum da dayandım, toprak oldum da dayandım, toprak oldum da…”
— Yaşar Kemal, İnce Memed 3
“Resim mürekkebin kabul ediciliğinin sonucudur: Mürekkep fırçaya açıktır: Fırça ele açıktır: El kalbe açıktır: Tüm bunlar, yerin ürettiği her şeyin gökten türemesi gibidir: Her şey açıklığın, kabullenmenin sonucudur.”
— Shitao
Bir Varmış…
Hamnet’i ilk izleyişimin üzerinden aylar geçti ve diyebilirim ki onu aylardır aralıksız izliyorum. Muhakkak dünyanın en güzel birkaç tutsaklığından biri: Hamnet, benim Agnes, Chloé Zhao, Jessie Buckley, Maggie O’Farrell, orman ve kovuk, kelime ve çocuk, bir kuş, bir cadı, ateş ve rüzgâr tarafından çok gönüllü bir şekilde ele geçirilişim. Ormanın ruhuna, onun çocukları olan bizlerin, sevginin ve acının doğasına, sanatın olanaklarına dair çekilmiş en yabanıl filmlerden biri. Bir şiir, sihir, esrime, bedensel bir deneyim, bir ağıt, arınma ve metamorfoz hikâyesi.
Bir film kaç farklı şekilde izlenebilirse o kadar izledim Hamnet’i: tüm duyularımla, hafızayla, sezgiyle, kalple, bütün ruhumla, duygularımın mümkün bir sürü tonuyla, kendimden başlayıp yan koltuktakilerle devam ederek ama bu yetmiyordu, karanlık salondan çıkıp yeryüzüyle tekrar karşılaştığımda gördüğüm herkesi ve her canlılığı da koşarak kucaklamak isteyerek. Çünkü bir film kucaklamıştı artık beni, dünya kucaklamıştı, annem olmuştu sanat, beni dünyaya yeniden fırlatmış, beşiğimde sallamıştı.
Hamnet’i sinemalara gelişinden çok önce beklemeye başlamıştım, hakkında okuduklarım ve fragmanı beni benden alıyordu, “aradığım yerlere benzeyiş buluyordum” onda, Chloé Zhao büyü yapmış gibi duruyordu, büyülenecektim, seziyordum. Bir Kasım akşamı, Long Beach’de, bir filme neredeyse sekerek gitmenin unuttuğum coşkusunu da yaşayarak “karanlık büyü salonu”na girdim ve büyülendim.
Hamnet’i Hamnet yapan türlü öğeyi, onun bana yaptıklarını, bu gönüllü esaret öyküsünü, bir sanat yapıtının insan ruhunu ileriye itme gücünü, sinemadan eve dönüp biraz olsun sakinleşmeyi başarabildiğim ilk anlardan itibaren anlatabilmeyi çok istedim. Olanları, henüz her şey çok sıcakken çevremdeki herkese, kim olduğunu bilmediklerime de ama neredeyse orada olduklarından emin ve hepsini tanır gibi, müjdelemek istiyordum. Telaşlıydım da bir yandan, aradan birkaç gün geçerse günlerin kendi ağırlığı ezebilirdi bu coşkuyu. Büyünün gerçekliğini ve şiddetini, gökyüzüne değdiğim yeri, ancak o noktadan hakkını vererek gösterebilirim sanıyordum. Ama yapamadım, sanırım zaten bu, ender olarak mümkündür. Biraz olsun ifade edebilmek için bir mesafe ve sakinleşmek gerekir. Şimdi, belki, biraz sakinleştim ve müjdemi haykırmaya geldim. Bu yazı, bunun denemesi.
Soluk
Ormanda başladı her şey, ormanın kahverengi ve yeşil kuytusunda, ulu ve çok yaşlı bir ağacın Agnes’i ve beni tutan kuvvetli kökleri arasında, bir kovukta, Agnes’in kovuğunda, hemen ötemizdeki, ardında ne olduğunu bilmediğimiz ama yanında durma cesareti gösterebildiğimiz kara bir boşluğun da varlığıyla. Ormanın, kovuğun, ağacın, Agnes’in, Agnes’in ağacının kökünde cenin hâlindeki uykusunun ve onlarla ilk karşılaşmamın soluğu hâlâ benimle. Benimkisi, soluğunu tutmuş bir soluktu ilk. Yeşile, kahverengiye ve kan kırmızısına sorsanız o ormana ve Agnes’in elbisesine ait olmak dışında başka hiçbir şey istemezdi. Bana sorsanız ben de “ormandan çıkıp gelen”dim artık, Agnes’in yanına ana rahmindeymiş gibi çoktan kıvrılmıştım ve salona dönmeye de hiç niyetim yoktu. Renklerin kokularını alabiliyordum, bir ağaç kökü ve dünyayı kavrayıp tutan toprağın, gövdelerin, yaprakların, kabukların, isimsiz tüm bitkilerin, yosunların ve solucanların eski, nemli, gölgelik kokusu, yeryüzünün ilk kokusu, hepsinin bir olup Agnes’in kırmızısıyla birleştiği yerin kokusunu alabiliyordum. Yapraklardan süzülüp yere ve üstümüze düşen güneş ışığına, ağaçların titreşimine, rüzgârın ve uçuşanların kıpırtılarına, ilk ninniye karışmıştık ve ama havadaki bir şey usulca dürttü bizi, uyandık ve elimizi göğe doğru uzattık, şahinimiz geldi, canımıza kondu.
Agnes, ormandan, “ormandan gelen” annesinden, annesinin annelerinden ve bir şahinden el almış, toprak, ateş ve sezgiden yapılmış, yaban, iki dünya arasında, ellerinde ve eteklerinde toprak lekeleriyle, yer ve güneş yanığı yüzüyle yolculuk edip duran, hem yüzyılları hem ormanın sessiz yaratıklarını hem de ailesini cömertçe kucaklayıp içine sığdırabilen bir kadın. Ve öyle de büyücü, bana bile uzanıyor toprağa bulanmış, kuran, karan, şahinini tutan, onun soluğunu avucuna alıp göğe fırlatan, taşla dövdüğü otlardan merhemler yapan, doğururken ağacının köklerine yapışan, bebeklerini kucaklayan, başparmağıyla “manzaralar, boşluklar, mağaralar, uçurum kenarları, tüneller, okyanuslar, ayak basılmamış ülkeler, yükselişler ve düşüşler ve oyuklar” gören, sevdiğinin sırtını sıvazlayıp onu ateşine uğurlayan, yavrularının hasta bedenlerini tuzlarla kendinden geçerek ovan, yavrusunun ölü bedenini mezara hazırlayan elleri…
Çığlık
Agnes çocuklarını doğururken terini güzelce sildim ve güç alması için elimi ona verdim, neler çektiğini hissedemezdim, doğum sancısı ve onun dinişi, varılan tertemiz ova nasıl bir yerdir, bilmiyorum ben ama çocuklarının hastalıklarında ve biri ellerinden yavaş yavaş kayıp giderken bedenine tekrar girdim. Birlikte ölüme savaş açmış gibiydik, ölümü yenebilirse ancak bir anne yenebilirdi, anne, gerçekten de insan yeryüzüne yerleştikten sonra ilk kez ve en sonunda ölümü yenebilecek gibiydi, görüp görülebilecek en kuvvetli fırtınaya karışmıştık ama olmadı, o minik bedende ve ellerimizde yeşil tuz yanıkları, biz de ölüme boyun eğdik. Sonra zelzele ve çığlık geldi. Neredeyse bir hayvan çığlığı, Agnes’in çığlığı da ormandan geldi, yerden doğdu, yeri titretti. Yaşamış ve yaşamakta olan tüm annelerin, ölüme evlat vermişlerin, yaşanmış ve yaşanacak tüm kayıpların, yaşanabilecekken yaşanmamış hayatların ve benim hiç doğmamış çocuğumun acısı bile ateşten bir top haline gelip Agnes’in çığlığında bedenlendi. Agnes, ben, dünyanın tüm kadınları ve ormanın en kuvvetli hayvanı hep birlikte çığlık atıyor, titriyor, uluyorduk.
Katarsis
Hamnet’e belki de en çok Agnes’in soluğu ve büyük çığlığı için minnet doluyum. Onun çığlığında ömür boyu şiddetle ihtiyaç duyup da salıveremediğim bir dolu çığlık görünür ve atılabilir, hafifleyebilir oldu. Dertop olmuş kimi düğümler çözülebilir, vedalaşılabilir oldu. Yıllarca içimde yanıp duran yazma ateşini ciddi ve düzenli bir gayrete dönüştürmeye cesaret etmem bu süreçte gerçekleşti; o ateşin kıvılcımlarını saçmak isterken harını söndürüp ehlileştirmek için elimden gelen her şeyi yapıyordum. En büyük ihanetlerimiz: kendimizden kendimize…Ama şükürler olsun ki sanat var! Bir sanat eserinin, bir sinema filminin duran, donmuş, taşlaşmış, acılaşmış, bizi geçmişte ve olduğumuz yerde tutan her şeyi yerinden oynatıp hareket ettirebilme, ileriye itme, başka yerlere fırlatma, bir olasılıklar denizinin hemen kıyısına çekme gücü. William acısını sanatıyla ifade edebildi, Agnes’de katılaşan her şey Globe Tiyatrosu’nda, koca bir kalabalığın eşlikçiliğinde çözülmeye başladı. Onları bir sinema salonunda soluksuz izleyen ben, hepsiyle bir olduğumu hüngür hüngür ağlayarak hissediyordum. Hamnet, artık hepimizin çocuğuydu, bizden büyük bu vedanın ağırlığını birlikte taşıyabilirdik.
Belki, sanatçı, yapıtıyla, rahmi diyelim ona, sadece kahramanlarını değil okurlarını, seyircilerini de doğurmaktadır bir avazda. Kahramanlar bu dünyada hemen yürümeye başlamaktadır ve ölümsüz olmaktadır, okurlar ve izleyiciler ölümlüdür ama ömürleri süresince henüz yeni doğmuş bir bebeğin iki dünya arasındaki uhrevi yaşantısıyla mükâfatlandırılmaktadır. İşte ben oyum: mükâfatlandırılmış izleyici ve okur. Bir film izledim ve bir kitap okudum. Ben de Shakespeare’in çocuğuyum ve Hamnet, Agnes ile Jessie, Chloé ile Maggie’den kimbilir kaçıncı kez doğup, yankıların yankısı oldum.
Hamnet’i izledikten sonra eve dönmek, Agnes’in ormandan çıkarak evine doğru yürümesi gibiydi. Sonsuza kadar oracıkta, bir sinemada, karanlık bir büyü salonunda, bir ormanın kalbinde kalabilir, cennet ışıkları arasında, bir ulu ağaç kökünün altında yuvama iyice yerleşebilirdim. Ama ormanın sonunda, defalarca yıkıp tekrar kurduğumuz ve artık bırakamayacığımızdan emin olduğumuz bir ikinci ev daha vardır. Sanat, benim için ormandan kopuşumuzun acısını alan, zor yolun merhemi, bizi de yeniden doğurmak vaadiyle doğan, hepimizin annesi. Beni ürettikleriyle ateşin başına çağıran tüm sanatçılar, anlatıcılar, hepsi, hepsi beni çok kez yeniden doğurdu, anların ve günlerin dirliğine, gecelerin sulhüne sebep oldu. İnsan, doğmalara ve doğurmalara doyamaz. Doğan, ille de yeniden doğacak ve doğuracaktır. “Gökyüzü altında söylenmemiş söz yoktur.” diyorlar. Desinler! Ben henüz söylemedim, sen henüz söylemedin, en azından bir kişi henüz duymadı ya da unuttuğunu hatırlamadı. Hikâye, hiç olmazsa o bir kişinin aşkına yankılanacaktır!
İtiraz
Gösterime girdiği ilk günden bu yana Hamnet’le ilgili çok sayıda yazı okudum, en azından izleyenler ölçeğinde bir örüntüyü görmeye ihtiyacım vardı: ölümle ve yasla aramıza koyduğumuz mesafe ne, acıyı neremizde taşıyoruz? Benimkine benzer deneyimler yanında onu “yas pornosu” olarak yorumlayanlar da vardı. Hamnet’e manipülatif bir yas pornosu demek, bu çağın “inkar ve ehlileştirme” hastalığının kusursuz bir göstergesi. Gücün, güçlü durmanın, hiç düşmemenin, teslim olmamanın, ustaca savaşmanın yüceltilip kırılgan olmanın hakir görüldüğü bir zamanda, bir kadının içinde milyonlarca yılın hafızasıyla, acıdan titreyerek hançereden attığı çığlıklar ve yası, kimilerine göre gerçeğin ta kendisi değil de ancak yapay ve nahoş bir sureti olabilir. Dünya uzundur ölümle yüzleşmeyen, onu kanıksayarak kendinden uzak eden, ölülerini gömerken gömemeyen, ağıt yakmayan ve böyle yapanları ayıplayan insanlarla dolu. Agnes’de bedenlenen tüm duygularımızı sahi bulmayanlarla, yasın edebiyle düz bir çizgide, dikte edilmiş evrelerle ilerleyen ve bir süre sonra bitivermesi gereken bir yaşantı olmasını, bizim de buna uyumlanmamızı, buna uyumlanmıyorsak aşırı, nevrotik, müptezel ve Doğulu olduğumuzu söyleyen kişiler aynı.
Bir ikincisi de “Kasıtlı Görmezden Gelenler” locası. Bu locaya göre kalpten kopup gelen ve apaçık olan çoğu şey “yüksek sanat”a değil, “vasat”a dahildir. Hakikat sadece onların malıdır ve daima şifreli olmalıdır ki onu sadece birkaç kişi görsün, geri kalanlar zaten incelmemiş ya da kördür. Ama biz sahneyi localardan değil ona karışarak hemen önünden, “kalbini açık tutan” koca bir kalabalıkla ve çığlıklarla izlemeye devam edeceğiz.
Çok yaşasın yeryuvarının kırılganlığından utanmayan, acıyla titreyip yeri de titreten, çığlık atan, ağıt yakan, boyun eğen, olmak ya da olmamak, doğum ve ölüm arasında, bu can yakıcı zıtlıkta dans etmeyi başaran, üreten, söyleyen ve dinleyen tüm insanları!








