Ahlakı temel değer gören herkes, utanç ve hayal kırıklığıyla sarsılıyor; zamanında müdahale edememenin ve sessiz kalmanın hüznünü taşıyoruz bugünlerde… Bugün, karanlığın en acı yüzüyle karşı karşıyayız ve geç kaldığımızı, çocukların yaşam hakkını korumak konusunda başarısız olduğumuzu kabul etmeliyiz… Vaktinde mağdur çocukların çığlıklarını duymuş olsaydık, bugün tüm dünya aynı sorunu konuşmuyor olacaktı. Epstein’ın özel adasından Türkiye’deki tarikat yurtlarına, Şili’nin Colonia Dignidad (Haysiyet Kolonileri) yapılanmasından Ensar Vakfı vakalarına uzanan pedofil eylem ve olaylar zinciri, yalnızca bireysel sapkınlıkları değil; örgütlü kötülüğü, toplumsal kayıtsızlığı ve sistemin açık ihmallerini bir kez daha gözler önüne seriyor.
Çocukların haklarına yönelik ihlalleri ve bu ihlalleri gizleyen güç odaklarını teşhir etmek zorundayız. Sessizlik, tepkisizlik, eylemsizlik ve kayıtsızlık, bu suçların en güçlü arka planı olmuş ve devamlılığını sağlamıştır. Çocuk istismarı yalnızca bireysel bir sapkınlık meselesi değildir; ideolojik, kurumsal ve toplumsal yapılarla birlikte var olan sistematik bir sorundur. Hepimiz bunu hatırlamalı ve gerektiğinde en radikal tepkileri göstermekten çekinmemeliyiz.

Çocukların güvenliği ve hakları, insanlığın temel sorumluluklarındandır. Bu sorumluluk yerine getirilmediğinde hem toplum hem de bireyler büyük bir ahlaki çöküşle karşı karşıya kalır; hâliyle ve maalesef o sınırdayız bugün…
Çocuk istismarına sessiz kalmak, suça ortak olmaktır. İnsanlığın karanlık tarihinde bazı anları, bugün yeryüzünde konuşulan 7.150 dil ile bile tarif etmek mümkün değildir. Epstein’ın özel adasında jetlerle taşınan çocuklar ile Türkiye’de İsmailağa Cemaatine bağlı Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in 6 yaşındaki kızı H.K.G.’yi Kadir İstekli’ye “imam nikâhı” adı altında evlendirme girişimleri gibi… Katolik Kiliseleri ve özellikle Vatikan içerisinde dünyanın birçok ülkesinde papazlar, sözde din adamları ve kilise yetkililerinin çocuklara cinsel istismar, taciz ve kötü muamele yaptığı ortaya çıkmıştı. Bu olaylar genellikle kilise okulları, yurtlar, gençlik örgütleri ve dinî kurumlar gibi yerlerde gerçekleşti. Bağımsız raporlar; örneğin Hollanda, Fransa ve ABD’de yüzlerce hatta binlerce vaka ve binlerce mağdur olduğunu belgeledi. Bu raporlar yıllar boyunca örtbas edilmiş veya yerel kilise yetkilileri tarafından gizlenmiştir. Sadece tek bir papaz değil, birçok rahip ve kilise çalışanı tarafından sistematik çocuk istismarlarının meydana geldiği ve bunun kilise içi kültür ve yönetim hatalarıyla ilişkilendirildiği tespit edilmiştir. Tüm bunlar aynı bataklığın ve ruhsal bozukluğun ürünüdür. Gücün pedofileşmesi, masumiyetin istismar edilmesi, manevi söylemin suç için bir zırh hâline getirilmesi ve örgütlü sessizliğin kurumsallaşması. Yakın tarihte Türkiye’de yaşanan bir hadiseyi örnek vermek istiyorum. Elbette bunun gibi yüzlerce örnek vardır. Ancak bu olay, kamuoyuna yansıdığı ve paylaşıldığı için bilinmektedir. H.K.G.’nin yıllar sonra kayıt altına aldığı ve hepimizin dinlediği o dehşet verici konuşmada “6 yaşında benden ne istediniz?” sorusuna Kadir İstekli’nin “çok çekiciydin, 6 yaşında” cevabını vermesi, bir toplumun ruhunu kirleten en karanlık itiraflardan biri olarak insanlığın kara kutusuna kazınmıştır.

Bugün Ekrem İmamoğlu’nun politik ve yargısal linç edilmesinin elbette birden fazla politik sebebi vardır. Sebeplerden biri de bu yapıların üzerine gitmesidir; Hiranur Vakfı’nı kapatmasının dolaylı intikamı kendisinden alınmak istenmektedir. İki yıl önce Menzil tarikatında 1.100 çocuğun zorla tutulduğu yönündeki haberler, Erzurum’da iki sözde imam kardeşin reşit olmayan kız kardeşlerine yönelik tecavüzleri sonucu hamile kalmaları sonrası mahkemede “başkası sahip olacağına bizim malımız ve faydalandık” diyebilecek kadar arsızlaşmaları ve haysiyetsizliklerini normal görüp savunur hâle gelmeleri… 2002’de Mardin’de korucuların, polislerin ve devlet görevlilerinin dâhil olduğu yüzlerce kişinin sistematik tecavüzüne uğrayan N.Ç. davası… Batman’da askerlik yaptığı sırada Musa Orhan’ın İpek Er’e tecavüz etmesi sonucu, İpek Er’in intihar ederek hayatına son vermesi ve Musa Orhan’ın dönemin pek sevilmeyen bakanlarından biri tarafından alenen sahiplenilmesi sonucu tahliye edilmesi vakası… Tüm bunların Epstein vakalarından ne farkı var? Hepsi, hâlâ kapanmayan birer yaradır; ülkemizde ve kalbimizde.
Uşak’ta, Zonguldak Çaycuma’da, Tekirdağ’da öz annelerinin sevgilileri tarafından istismar edilip öldürülen iki yaşındaki bebeklerin yasını ve utancını daha taşıyoruz. İsmail Saymaz’ın yazdığı Şehvetiye Tarikatı ve benzerleri bile bu tablonun yalnızca küçük bir bölümüdür maalesef. Ensar Vakfı skandalı hâlâ hafızalarımızdadır; dönemin Aile Bakanı’nın ve bir anne olarak “bir kereden bir şey olmaz” diyerek suçu meşrulaştırmaya çalışması, toplumsal çürümenin siyasetten beslendiğinin en çıplak örneklerinden biridir. Bu açıklamaları yıllar önce utançla, hayretle ve dehşetle izledik.
Ve bütün bunların yanı sıra Yemen’de, Afganistan’da, Afrika’nın içlerinde ve dünyanın izbe köşelerinde duyulmayan yüz binlerce, belki de milyonlarca çocuğun çığlıkları bu karanlık tablonun içine daha eklenmiş değil.

İnsanlık ailesinin yeryüzündeki en temel iki sorunu vardır: kadına yönelik cinayetler, şiddet ve çocuk istismarı. Dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın her bir çığlık hepimizin sorunu olmalıdır; hepimizin acı reseptörleri aynı anda aktive olmalı ve tepkilerimiz ortak olmalıdır. Çünkü bir çocuk istismar edildiğinde yalnızca bir bedene değil, insanlığın bütün ahlaki ve ortak değerlerine yönelik açık bir saldırı olarak kabul etmeliyiz. Son yayımlanan Epstein belgelerinde yer alan “Anneciğim, çok acıyor!” diyen minik kızın Türkçe çığlığı, kalbimize ve onurumuza saplı bir hançer gibi hissettirmeli ve acı çekmeliyiz.
Bu konulara dair kapsamlı incelemeler yapan ve yıllarca emek harcayan kişilerin sayısının özellikle Türkiye’de oldukça sınırlı olduğunu düşünüyorum. Yakın zamanda Sahte Cennet’ten Kaçış adlı kitabı kaleme alan Müge Hanım (İplikçi), bu konuları derinlemesine irdelemiş ve çalışmasında sonuçlarını ortaya koymuştur. Kendi uzmanlık alanı çerçevesinde Psikiyatrist Dr. Agah Aydın’ı bir kez daha rahmetle anarak Yaşar Kemal ve şair Ece Ayhan’ı ayrı tutuyorum. Yanlış anlaşılmak istemem; bu saydığım kişiler dışında geride kalan aydınlar, gazeteciler ve düşünürler kayıtsız diye kimse bir sonuç çıkarmasın lütfen. Öyle bir iddiada bulunmuyorum. Ortak yetersizliklerimiz özellikle bu konuda oldukça fazla… Elbette sözlü eleştiriler ve eylemsel tepkiler ortaya koyan çok sayıda duyarlı insan da bulunmaktadır. Ancak bazı olayların sebep-sonuç ilişkileri en derinlemesine incelenmediğinde ve netlik ile kararlılıkla mücadele edilmediğinde, bu vakalar geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de gündemde kalmaya devam edecektir maalesef…
Epstein belgeleri bize gerçeğin yalnızca buzdağının görünen kısmını gösterdi. Listeler açıklandıkça anlaşılıyor ki mesele sadece bir sadistin sapkınlığı değil; uluslararası ahlaksız elitlerin, finans baronlarının, tefecilerin, politik aktörlerin ve bürokratik kastın ortaklaştığı küresel bir suç şebekesidir. Epstein adalarından Adnan Oktar’ın villa odalarına kadar uzanan ve kurdukları hiyerarşiyle Şili’deki Colonia Dignidad’ın şeytani örgütlenmesiyle, Ensar Vakfı’ndaki istismarın üstünü örten güç odakları; benzer yapısallaşmış sapkınlıkların birbirinin devamı ve parçasıdır. Çocuğu bir meta, bir silah, bir itaat nesnesi hâline getiren örgütlü kötülük…

Nasıl sadistik bir fantezi? Tecavüz ettikleri çocukları öldürüp etlerini yedikleri yönünde iddialar da mevcuttur. Freud’un “ölüm dürtüsü”, çocuk istismarında somut bir gerçekliğe dönüşmüştür: saldırgan yetişkin egonun masumiyete yönelttiği ölümcül bir işgal girişimi. Lacan’ın dediği gibi pedofil zihin, “Öteki’nin çocuğunu değil, kendi eksikliğini sömürür.” Melanie Klein’ın teorisine göre bu sapkınlık, “bölme mekanizmasının” uç noktasıdır: kendini iyi, istediğini kötü sayarak suçunu meşrulaştırır. Nöropsikiyatristlerin ortak tespiti nettir: pedofili, nörolojik bir sapma ile ağır kişilik bozukluklarının kesişiminde ortaya çıkar ve tedavi edilmediğinde tekrarlama oranı en yüksek suç tipidir. Yani pedofili, bireylerin değil toplumların ihmal ettiği kötü huylu bir tümördür.
Tarikatlar neden çocuk bedenine yönelir?
Çünkü çocuk itaat eder, susar, korkar, şantaja açıktır ve otoriter bireyin kendini tanrılaştırdığı yapılarda çocuklar “mükemmel kurban”dır. Paul Schäfer’in Şili’de yaptıkları, Adnan Oktar’ın sistematiği, Türkiye’deki birçok cemaat ve tarikatın çocuklar üzerinde kurduğu manipülasyon hep aynı mekanizmayla ilerler: narsisizm, korku, kutsiyet ve izolasyon.
Ensar Vakfı’ndaki istismarda suçlunun değil mağdurun sorgulanması, tarikat yurtlarının dokunulmazlığı, 6 yaşındaki bir çocuğun evlendirilmesinde toplumun büyük kesiminin sessizliğe gömülmesi, hükümetin çocukları korumak yerine kutsal sanılan yapıları korumayı seçtiğinin göstergesidir. Bir çocuk istismar edildiğinde yalnızca onun bedeni değil, bir milletin ruhu kirlenir. Sessiz kalan herkes — siyasetçi, bürokrat, cemaat lideri, gazeteci, yurttaş — bu karanlık ve iğrenç sapkınlığın ortağıdır. Nietzsche’nin dediği gibi: “Kulağını tıkayan, kötülüğü de savunur.” Pedofiliye karşı mücadelede insanlık ailesinin ve devletlerin somut adımlar atması elzemdir. Türkiye özelinde; her ilde bağımsız çocuk ombudsmanı oluşturulması, tarikat yurtlarının anlık denetimi, siyasi ve dinî yapılara tanınan dokunulmazlıkların kaldırılması; pedofili suçlarında zamanaşımının tamamen kaldırılması; riskli kişilerin psikiyatrik takibinin zorunlu hâle gelmesi; uluslararası pedofil ağlarının finansal izlenmesi; okullarda zorunlu koruyucu eğitim programları; pedofiliyi romantize eden medya söylemlerine ağır yaptırımlar getirilmesi gereklidir.

Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlaşması”, Erich Fromm’un “sevgi yoksunluğunun sadizmi doğurması”, Lacan’ın arzunun boşluk doldurma çabası, Judith Herman’ın travmanın toplum tarafından inkâr edildikçe büyüdüğü tespiti ve nörobilimin pedofil davranışın patolojik bir yeniden yapılanma olduğunu ortaya koyması bize bu tespitlerin ortak ve paralel özelliklerinin gerçeğini gösterir: Bu suç, kültürün, dinin, geleneğin ardına saklanabilecek bir şey değildir. Bilimin, ahlakın ve vicdanın reddettiği bir insanlık suçudur.
Çocukları korumak yalnızca bir ahlaki sorumluluk değil, insanlık ailesinin neslinin devamı için varlık koşuludur. Şayet bir millet kendi çocuklarını koruyamıyorsa, tarihin karanlık dehlizlerinde doğruca hızla ilerliyor demektir.
Epstein’ın adası ile Türkiye’nin tarikat yurtları arasında kurduğum bu bağ bir abartı değil; bilinçli bir aynadır: kötülük sınır tanımayan bir örgütlenmedir. Hikâyeler, pedofiller ve kurbanlar farklı olsa da ahlaki, cinsel ve psikolojik bozukluklar, kurban dramları aynıdır. Onun karşısında duracak olan da aynı ölçüde sınır tanımayan bir dayanışma, hukuk, bilim ve insan vicdanıdır. Çünkü her çocuğun yüzü aynı şeyi haykırır: “Beni koruyun.”













