Türkiye’nin yakın tarihine kazınmış acılardan biri olan 2 Temmuz 1993’ün ardından, geride yalnızca yitirilen canlar, yarım kalmış türküler ve taşınması gereken bir hafıza kaldı. O hafızanın en ağır yüklerinden birini, yıllar boyunca sessiz ama vakur bir duruşla omuzlayan isimlerden biri de Yeter Gültekin’di. Yiğit Sarıgül yazdı.
Hasret Gültekin’in genç yaşta yarım kalan yaşamı, Türk halk müziğinde, bağlamada derin bir iz bıraktı. Ancak onun ardından kalan miras yalnızca kayıtlarda, sahnelerde ya da notalarda değildi. Adalet arayışında, anma törenlerinde, bu hafızanın diri tutulmasında ve mücadelede yaşıyordu. Cümlelere sığmayacak cevheri vardı Hasret’in. Yeter Gültekin, bu mirasın en zarif ama en direngen taşıyıcılarından biriydi.

Ben onu ilk kez gençliğimin en saf zamanlarında tanıdım.
Türk halk müziğiyle ve bağlamayla güçlü bir bağ kurduğum 15-16 yaşlarımda, hasretgultekin.com’un ziyaretçi defterine Hasret Gültekin’e duyduğum hayranlığı yazdığımı hatırlıyorum. Çocuksu ama bir o kadar da temiz ve derin duygular… O dönem sitenin editörü ve Hasret Gültekin Sanat Merkezi için büyük bir emek veren Vedat Esen ağabeyimize ulaşmıştım. Bizi aileyle tanıştırmış, “Hasret için ne yapılması gerekiyorsa birlikte yaparız” demişti. Heyecanımızı küçümsemek yerine büyüten bir kapı açılmıştı önümüzde.
Yasın ve direncin iç içe geçtiği o yürüyüşler…
Nihayet Sivas’a, Madımak Oteli’ne; katliamda yitirdiğimiz canları anmaya gittiğimizde, Vedat ağabey ve Murat Sezgin ağabeyimizle buluşup Yeter abla ve üstadın ablası Nazire (Uymaz) abla ile tanıştık. O gün hissettiğim şeyi tarif etmek hâlâ zor: Bizim genç yüreğimizde taşıdığımız acıyı, heyecanı ve bağlılığı sanki yıllardır biliyorlarmış gibi sarıp sarmaladılar. Yeter abla bakışıyla, sesiyle, dokunuşuyla “Siz de artık bu ailenin bir parçasısınız” diyordu.

Zamanla bu bir geleneğe dönüştü. Her yıl Sivas’a gittiğimizde, şehit aileleri kortejinde Yeter abla ile omuz omuza yürüdük. Yasın ve direncin iç içe geçtiği o yürüyüşlerde, hafızanın nasıl canlı tutulduğunu ondan öğrendik.
Yıllar geçti. Eğitimim vesilesiyle yollarımız seyrekleşti; Yeter abla Almanya’daydı. Konservatuvar yıllarımda Nazire abla ile komşu olduk; bağımız hiç kopmadı. Yeter ablayla ise artık yalnızca nadir gelişlerinde ya da sosyal medyada hasret gideriyorduk.
Onu son kez İstanbul’da sahnelenen Hasret Gültekin Müzikali’nde gördüm. Sarıldık. Uzun uzun… Konservatuvardan arkadaşım Başak Küreş ile tanıştırmıştım. Sohbet ettik, güldük, andık. Meğer o sarılış son görüşümüzmüş. İnsan bazı vedaların son olduğunu bilmeden yaşıyor.

Şimdi düşünüyorum da; biz gençliğimizin heyecanıyla onun hafızasında bir yer etmiştik. O da giderken, belki Hasret’e bizden selam götürmüştür. Buna inanmak istiyorum.
Bugün Yeter Gültekin’i uğurlarken, bir eşe, bir anneye, bir hafıza taşıyıcısına değil; gençlerin omzuna dokunan, acıyı sevgiyle büyüten bir kalbe veda ediyoruz. İçimiz buruk. Ona doyamadan vedalaşıyoruz.
Ama biliyoruz ki bazı insanlar, seslerini yükseltmeden tarihe not düşerler.
Yeter Gültekin de o insanlardan biriydi.
Hoşça kal Yeter abla.







