Önder Özden yazdı: Hatanın kırılgan imkânı

İçinde bulunduğumuz dönemde, bizi tanımlayan pek çok kapasite —kırılgan ama temel olan nitelikler— bir şekilde ortadan kayboluyor gibi görünüyor. Nezaket örneğin. Birlikte yürüyebilme adâbı mesela; tam olarak aynı fikirde olmasak bile yan yana kalabilme hâli. Dinlemek; sadece konuşma sırasının bize gelmesini beklemek değil, gerçekten ötekine açık olmak. Ve bütün bunların arasında, kanımca temel başka bir şey daha yavaş yavaş gözden düşüyor: Hata yapma kapasitesi.

Yanılmak, hata yapmak, hata ettiğini kabul edebilmek —bunlar da insan olmanın parçası. Beşerin şartı. Fakat bugün bu pratik, bu kapasite tehdit altında gibi. Sanki hatanın yapılabileceği, tanınabileceği ve hata olarak taşınabileceği alan daralıyor. Hata, bir sınır aşımı, bir taşma, bir fazlalık olarak ortaya çıkma imkânını kaybediyor.

Faydaya dönüştürülen yanılgı

Bu özgün kapasiteyi farklı biçimde anlamlandırmak mümkün elbette. Genellikle hatayı öğrenmenin parçası olarak kabul ederiz. Yanılmanın büyümek ya da gelişmek için, daha iyi bir versiyonumuza ulaşmak için gerekli olduğu anlatılır. Hata böylece birikimin, üretimin, verimliliğin parçası hâline gelir. Hata yaparız, onu fark ederiz, düzeltiriz ve böylece daha üretken, daha yetkin oluruz.

Bu çerçevede hata, ilerleme mantığına yedirilir. Ancak faydalı olduğu sürece tolere edilir; ancak verime dönüştürülebildiği ölçüde kabul görür.

Ne var ki hata yalnızca üretkenliğe hizmet ettiği sürece değerliyse, o zaman hatanın asıl boyutu kaybolur. Belirsizlik, kırılganlık, açıklık silinerek insani ufukta iz bırakmadan kaybolur. Hata, yönetilen bir öz-iyileştirme sürecinin teknik bir aşamasına indirgenir.

Oysa hata her zaman verime dönüştürülebilecek bir “malzeme” değildir. Bazen rahatsız edicidir. Bazen açıklanamayan bir fazlalık taşır—yani mevcut düzenin kategorilerine tam olarak sığmayan, ölçülemeyen, hesaplanamayan bir taşkınlık. Ve önemi tam da bu fazlalıkta saklı.

Lakin hatayı yalnızca üretkenliğe indirgemekle kalmıyor; onu aynı zamanda kamusal dolaşım içinde sürekli denetlenen bir nesneye de dönüştürüyoruz.

Algoritmaların ahlâkı

Sürekli işleyen bir sosyal medya akışının içindeyiz; neredeyse yaptığımız her şey, sergilediğimiz her davranış gözlemlenebilir, kaydedilebilir, dolaşıma sokulabilir hâlde. Bir anda kabul edilebilir olan bir söz, ertesi gün bambaşka bir bağlamda okunabilir.

Bu koşullar altında hata bağlamında kalmaz. Büyütülür, yeniden çerçevelenir, hiç tanımadığımız kalabalıklar tarafından yargılanır. Ortaya çıkan şey, bir tür sosyal medya linci —hızlı ve çoğu zaman merhametsiz bir kolektif yargı.

Bazıları hiç çekinmeden bu dinamikten beslenir. Başkalarının hatalarını ifşa ederek kendi ahlaki konumlarını pekiştirirler. Hangi sözün kabul edilemez olduğuna kendilerini yetkili ilan eder, sınırları çizer ve o sınırları ihlal edenleri teşhir ederler.

Bu süreçte hatanın kendisini anlamak neredeyse imkânsız hâle gelir. Daha ne olduğunu kavrayamadan hüküm verilmiştir. Hata incelenecek bir şey olmaktan çıkar; cezalandırılacak bir nesneye dönüşür. Karmaşıklık düzleştirilir, tek bir moral etiketle sabitlenir. Ve böylece mesele kapanmış sayılır.

Görünmez kılınan hata

Ancak sosyal medya linçlerine verilen bir başka tepki daha var. Bu sertliği eleştirenler, haklı olarak ölçüsüzlüğe dikkat çekerler. Fakat çoğu zaman bu eleştiri yapılırken hatanın kendisi de görünmez kılınır.

Bütün dikkat platformun patolojisine, kitlesel öfkenin mekanizmasına yönelir. Oysa tetikleyici olan söz ya da eylem—yani hata—kendi tekilliği içinde ele alınmaz. Sistem eleştirisinin içinde erir.

Bu durumda hata kayda geçmez. Sanki hiç ortaya çıkmamış gibidir. Her şey aynı döngünün tekrarıdır; hiçbir şey gerçekten değişmez. Bu perspektiften bakıldığında hata ne doğar ne de gerçekleşir; yalnızca medyatik bir dalganın bahanesine indirgenir.

Böylece iki farklı uçtan, hata yapma kapasitesi tehdit altındadır. Bir tarafta hatayı silaha dönüştürenler; diğer tarafta onu sistem eleştirisi içinde buharlaştıranlar. Her iki durumda da hatanın kendisi ortadan kaybolur.

Hatanın açtığı imkân

Oysa hata kendi varlığı içinde önemlidir. Sadece bizi daha üretken kıldığı için değil. Sadece kendimizi daha iyi anlamamıza yardım ettiği için değil. Hata, imkân açtığı için önemlidir.

Bir hata yapıldığında, o ana kadar yürünmemiş yollar görünür olur. Başka türlü davranabileceğimizi fark ederiz. O anda görülmeyen seçenekler, sonradan belirir. Hata, eylemlerimizin zorunlu olmadığını gösterir.

Hata, çoğu zaman bir sınır ihlalidir. Söylenmemesi gerekenin söylenmesi, yapılmaması gerekenin yapılmasıdır. Ama tam da bu ihlal, başka bir ihtimali açığa çıkarır: Demek ki o sınır mutlak değildir. Demek ki çizgi başka türlü çizilebilirdi.

Hata bize yalnızca “yanlış yaptık” demez; “başka türlü olabilirdi” der. Hatta daha radikal bir şekilde şunu da gösterir: Herhangi bir eylemde bulunmak zorunda değildik. Sürekli tepki vermeye, sürekli konuşmaya, sürekli eylemeye zorlayan bir dünyada, hata bize eylemin zorunlu olmadığını hatırlatır.

Belki o sözü söylemeyebilirdik. Belki o paylaşımı yapmayabilirdik. Belki hiçbir şey yapmayabilirdik.

Hata, bize zorunluluk olmadığını gösterir; zorunluluğu, askıya almayı hatırlatır.

Linç ile inkâr arasında

Bugün bu kapasite iki yönden aşınıyor. Bir yanda başkalarının hatalarından beslenen, onları teşhir ederek kendi konumunu güçlendiren aktörler var. Hata, onlar için bir fırsat; bir gösteri malzemesi. Onların elinde bir damga, bir silah olur.

Diğer yanda ise, bu linç kültürüne bakıp yalnızca onu eleştiren, fakat hatanın kendisiyle yüzleşmeyenler var. Böylece hata, bir kez daha kaybolur.

Oysa belki de savunmamız gereken şey tam da bu kırılgan kapasite: Hata yapabilme, yanılabilme kapasitesi. Bu, sorumsuzluğu yüceltmek değil elbette. Eylemlerin sonuçlarını inkâr etmek hiç değil. Aksine, hatayı ne üretkenliğe indirgemek, ne cezaya teslim etmek, ne de görünmez kılmaktır.

Hata, insanın olumsal bir varlık olduğunu gösterir. Başka türlü davranabileceğimizi, zorunluluğa tâbi olmadığımızı, sınırların mutlak olmadığını hatırlatır. Eğer bu alan kaybedilirse, yalnızca hata değil, insan olmanın temel bir boyutu kaybedilir.

Belki de nezaketi, birlikte yürüyebilme yetisini, dinleme kapasitesini savunmak istiyorsak, önce hata yapma kapasitesini savunmalıyız. Çünkü bütün bunlar, kusurlu olduğumuzu kabul etmeye dayanır. Yanıldığımızı, bazen susmamız gerekirken konuştuğumuzu —ya da tam tersini— kabul etmeye.

İnsan olmak yanılmaktır. Ve belki de bugün en acil görevlerden biri, bu basit ama derin hakikati savunmaktır: Hata yapma ve yine de insan kalma kapasitemizi savunmak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.