Ortadoğu’da bugün yaşananları sadece bir “güvenlik krizi” olarak okumak eksik olur. Hatta yanıltıcıdır. Çünkü karşımızda olan şey bir krizden ibaret değil; küresel ölçekte işleyen bir çifte standart ve bunun üzerine kurulu bir güç ahlâkıdır. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve tehditleri yalnızca bir ülkeyi hedef almıyor. Daha derin bir gerçeği açığa çıkarıyor: Uluslararası sistem ilkelere göre değil, güç dengelerine göre işliyor.
Açık konuşalım, mesele İran değil.

Mesele, kimin “tehdit” sayılacağına kimin karar verdiği.
İsrail’in İran’ın nükleer kapasitesini “varoluşsal tehdit” olarak tanımlaması ilk bakışta anlaşılır görünebilir. Ama bu söylem ancak eksik bakıldığında anlamlıdır. Bütüne baktığınızda ise çöker. Çünkü bölgede nükleer silaha sahip tek ülke İsrail’dir ve bu kapasite hiçbir uluslararası denetime tabi değildir.
Burada durup sormak gerekir: Gerçekten mesele İran’ın potansiyel gücü mü? Yoksa İsrail’in mevcut nükleer tekelini kaybetme ihtimali mi?
Bu bir çelişki değil.
Bu, bilinçli bir tercihtir.
“Güvenlik” adı altında yürütülen politika, gerçekte güç üstünlüğünü koruma stratejisidir. Nükleer silaha sahip olanların, aynı silahı başkalarına yasaklama hakkını kendilerinde görmesi artık şaşırtıcı bile değil. Bu bir hukuk meselesi değil. Gücün kendine yazdığı bir kurala dönüşmüş durumda.
İran’ın bu tabloyu bir kuşatma olarak okuması abartı değil. Hatta gecikmiş bir farkındalık bile sayılabilir.
Bugün uluslararası sistemde hukukun belirleyici olduğunu söylemek zor. Hatta çoğu durumda söz konusu bile değil. Çünkü pratikte belirleyici olan şey güç. Ve güç, kendisini meşrulaştıracak dili üretmekte hiç zorlanmıyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları “önleyici güvenlik” ya da “istikrarı koruma” gibi kavramlarla sunuluyor. Aynı eylem başka bir ülke tarafından yapılsa ne olurdu? Bu sorunun cevabını herkes biliyor. Ama söyleyen az.
Bu artık bir çelişki değil; yerleşmiş bir düzen.
Aynı fiil, failine göre anlam değiştiriyorsa, orada hukuk yoktur.
Sorun tam da burada.
İran uzun süredir “yayılmacı” bir aktör olarak anlatılıyor. Bu anlatının tamamen temelsiz olduğunu söylemek kolay değil. Ama eksik olduğu açık. Son gelişmeler bu okumanın artık yetersiz kaldığını gösteriyor. Suriye’de dengelerin çözülmesi, “Direniş Ekseni”nin zayıflaması ve bölgesel hattın kırılması, İran’ı genişleyen bir güçten çok sıkışan bir aktöre dönüştürdü.
Bugün İran’ın önceliği yayılmak değil; ayakta kalmak.
Balistik füze programı ve insansız hava araçları çoğu zaman saldırganlık olarak sunuluyor. Oysa bu araçlar, İran’ın sahip olmadığı hava gücünü telafi etmeye yönelik bir arayışın ürünü. Yani ortada ideolojik bir genişleme değil, zorunlu bir denge kurma çabası var.
Bunu görmeden yapılan analizler eksik kalır.

Bölgede sıkça “karşılıklı güvensizlik”ten söz ediliyor. Ama bu ifade gerçeği tam karşılamıyor. Çünkü ortada simetrik bir durum yok. Bir tarafta nükleer silaha sahip, uluslararası denetimden muaf ve küresel güçler tarafından korunan bir aktör; diğer tarafta yaptırımlarla baskılanan, sürekli tehdit edilen ve askerî olarak hedef alınan bir ülke var.
Bu iki tarafı aynı düzlemde anlatmak gerçeği değil, kurulmak istenen algıyı tekrar etmektir.
Sorun ne peki?
Sorun güvensizlik değil.
Sorun eşitsizlik.
Ve bu eşitsizlik artık normal kabul ediliyor.
Belki de en dikkat çekici olan bu tabloya eşlik eden sessizlik. Başta Türkiye olmak üzere birçok ülke, açık ve ilkesel bir tutum almak yerine temkinli bir dil kullanmayı tercih ediyor. Bu tercih anlaşılabilir olabilir.
Ama masum değil.
Toplumlar da farklı değil. Ya tarafgir reflekslerle hareket ediyorlar ya da tamamen geri çekiliyorlar. Oysa şunu hatırlamak gerekiyor:
Zulüm karşısında sessizlik tarafsızlık değildir.
Çoğu zaman rahatlatıcı bir onaydır.
Bugün İran hedefte olabilir.
Ama mesele İran değil.
Eğer nükleer silah bazı ülkeler için meşru, bazıları için yasaksa…
Eğer saldırı güçlü olan yaptığında “savunma” sayılıyorsa…
Eğer hukuk sadece zayıfa uygulanıyorsa…
Orada artık adaletten söz edilemez.
Ve böyle bir düzende hiçbir ülke gerçekten güvende değildir.
Ve bu düzen, itiraz edilmedikçe değişmez.













