Die Zeit’in CHP kurultayına ilişkin “mutlak butlan” kararı üzerinden yaptığı analiz, yalnızca Türkiye’deki siyasal dönüşümü değil; Avrupa’nın demokrasi söyleminden jeopolitik pragmatizme yönelen yeni tutumunu da ortaya koyuyor. Türkiye artık Batı için öncelikle bir demokrasi meselesi değil; stratejik bir zorunluluk olarak görülüyor.
Almanya’nın etkili gazetelerinden Die Zeit’te yayımlanan “Eski Türkiye’nin Sonu” başlıklı analiz, CHP kurultayına ilişkin verilen “mutlak butlan” kararı ve Özgür Özel’in genel başkanlıktan uzaklaştırılması üzerinden Türkiye’deki siyasal dönüşümü tartışmaya açtı. Ancak yazının dikkat çekici tarafı yalnızca Türkiye’deki gelişmeleri yorumlaması değil; aynı zamanda Avrupa’nın Türkiye’ye bakışındaki kırılmayı da ortaya koymasıydı. Çünkü bugün Avrupa, Türkiye’ye artık demokrasi penceresinden değil; giderek daha fazla jeopolitik zorunluluklar üzerinden bakıyor.

Yazıda CHP’ye yönelik mahkeme müdahalesi, yalnızca iç siyasal kriz olarak değil, rejimin yeni aşaması olarak değerlendiriliyor. Daha da önemlisi, Erdoğan’ın artık yalnızca muhalefeti baskılamadığı; muhalefetin sınırlarını ve aktörlerini belirlemeye yöneldiği ileri sürülüyor. Batı medyasında giderek daha fazla dile getirilen “Rus modeli” benzetmeleri de bu çerçevede tartışılıyor.
Bu değerlendirme ister abartılı bulunsun ister bulunmasın, Avrupa kamuoyunda Türkiye’ye dair oluşan yeni algıyı göstermesi bakımından önemlidir.
Çünkü Avrupa artık Türkiye’ye eski reflekslerle yaklaşmıyor.
Demokrasi yerine güvenlik
Uzun yıllar boyunca Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkilerin merkezinde demokratikleşme, hukuk devleti, ifade özgürlüğü ve insan hakları vardı.
Bugün ise tablo belirgin biçimde değişmiş durumda.
Rusya-Ukrayna savaşı, İran merkezli bölgesel gerilimler, enerji güvenliği, düzensiz göç dalgaları ve NATO’nun yeni savunma stratejileri Avrupa’nın önceliklerini değiştirdi. Türkiye artık Avrupa açısından daha çok askeri kapasitesi, stratejik coğrafyası, göç yönetimindeki rolü ve Karadeniz-Ortadoğu hattındaki etkisi üzerinden değerlendiriliyor.
Bu nedenle Avrupa’nın Türkiye’deki demokratik gerilemeye yönelik dili de giderek daha kontrollü hale geliyor.
Bir dönem sert açıklamalar yapılan konularda bugün diplomatik nezaket cümleleri kuruluyor. Gazetecilerin tutuklanması, belediyelere yönelik operasyonlar, muhalefete dönük yargı süreçleri veya üniversitelere müdahaleler artık Avrupa başkentlerinde eskisi kadar güçlü siyasi krizler üretmiyor.
Çünkü Avrupa’nın temel önceliği artık demokrasi değil; istikrar ve güvenlik.

Avrupa’nın sessizliği
Die Zeit analizinin satır aralarında hissedilen temel gerçek de bu.
Avrupa Türkiye’de neler yaşandığını görmüyor değil. Tam tersine oldukça yakından izliyor. Ancak mevcut uluslararası denklemde Ankara ile açık bir gerilim yaşamayı göze almak istemiyor.
NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip bir ülke olması, Karadeniz’den Ortadoğu’ya uzanan jeopolitik hatta kritik rol oynaması ve milyonlarca göçmeni sınırlarında tutan bir aktör haline gelmesi, Türkiye’yi Avrupa açısından “eleştirilen ülke” olmaktan çıkarıp “zorunlu ortak” kategorisine taşıyor.
Bu yüzden Avrupa’nın Türkiye eleştirileri artık daha düşük tonda yapılıyor.
Almanya Dışişleri Bakanı’nın Ankara’ya yönelik açıklamalarında Ekrem İmamoğlu’nun adını dahi anmaması, buna karşılık güvenlik ve askeri iş birliği mesajlarını öne çıkarması tesadüf değil. Avrupa artık Türkiye ile ilişkisini değerler üzerinden değil; çıkarlar üzerinden tanımlıyor.
Aslında bu yalnızca Türkiye meselesi de değil.
Bugün Avrupa’nın demokrasi söylemi ile jeopolitik çıkarları arasındaki mesafe giderek büyüyor. İnsan hakları vurgusu çoğu zaman stratejik ihtiyaçların gerisine düşüyor.
Avrupa artık Türkiye’deki demokratik gerilemeyi durdurmaya çalışmıyor; onunla yönetilebilir bir ilişki kurmaya çalışıyor.

Yeni Türkiye, yeni Avrupa
Die Zeit’in kullandığı “Eski Türkiye’nin Sonu” başlığı sembolik açıdan oldukça dikkat çekici.
Burada kastedilen şey yalnızca bir hükümet değişimi değil. Asıl mesele, Türkiye’de uzun yıllar boyunca var olduğu varsayılan kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, siyasal denge ve parti içi demokratik rekabet gibi mekanizmaların aşındığı yönündeki kanaat.
Yani tartışma artık yalnızca seçim sonuçlarıyla ilgili değil; rejimin yapısına dair bir tartışma.
Elbette Batı medyasının Türkiye analizleri zaman zaman aşırı indirgemeci olabiliyor. Türkiye’yi tamamen “Rus modeli” ile açıklamak; toplumun dinamizmini, seçim refleksini, yerel seçimlerde ortaya çıkan tabloyu ve toplumsal muhalefetin canlılığını yeterince hesaba katmayan eksik bir yaklaşım olabilir.
Türkiye hâlâ güçlü toplumsal hareketlerin, sert siyasal rekabetin ve canlı bir kamusal tartışmanın sürdüğü bir ülke.
Ancak bütün bunlar, Avrupa’nın Türkiye’ye bakışındaki değişimi ortadan kaldırmıyor.
Bir zamanlar Avrupa Türkiye’ye demokrasi dersi veriyordu. Bugün ise demokrasi konusunu mümkün olduğunca düşük sesle konuşuyor.
Çünkü çıkarların yükseldiği yerde, ilkeler çoğu zaman fısıltıya dönüşüyor.
Ve Avrupa bugün, Türkiye’deki değişimi yalnızca izlemiyor; aynı zamanda o değişimle yaşamayı öğreniyor.













