“Devletin meşruiyeti geçmişten değil, eşit yurttaşlık üretme kapasitesinden doğar.”
Türkiye’de siyaset kritik eşiklerde aynı kavrama yaslanıyor: “Kurucu kodlar” ve “kırmızı çizgiler.”
Siyasal yelpazenin geniş bir kesimi bu konuda benzer bir savunma hattında buluşuyor. İdeolojik rekabet sert olabilir; ancak “kurucu kodlar” söz konusu olduğunda görünmez bir mutabakat devreye giriyor.
Bu durum meseleyi parti tartışması olmaktan çıkarıp bir devlet ve meşruiyet anlayışı tartışmasına dönüştürüyor.

“Kurucu Kod” söylemi ne yapar?
Kurucu kodlara atıf ilk bakışta tarihsel süreklilik vurgusu gibi görünür. Ancak pratikte çoğu zaman siyasal tartışmayı sınırlandıran bir işlev görür.
Ne zaman eşit yurttaşlık kavramı genişletilse, Ne zaman Kürt meselesinde demokratik çözüm konuşulsa, Ne zaman yerel yönetimlerin yetkileri gündeme gelse, karşımıza “değişmez kurucu çerçeve” çıkar.
Bu yaklaşım örtük biçimde şunu söyler: Devletin kurucu formu tartışılamaz; sorun varsa taleplerdedir. Oysa modern demokrasilerde hiçbir kurucu metin, toplumsal meşruiyet üretme kapasitesinin üzerinde değildir.

Kuruluş anı: Çoğul bir siyaset
Cumhuriyet’in kuruluş momentine bakıldığında bugünkü tekçi “kırmızı çizgi” dili görülmez.
1920 Meclisi çoğuldur: Kürt mebuslar, Laz temsilciler, Çerkes ve Arnavut kökenli delegeler; Nakşî şeyhler, medrese âlimleri; Farklı dini ve etnik aidiyetleri temsil eden isimler…
1921 Anayasası yerel yönetimlere geniş yetkiler tanır ve “Türkiye halkı” ifadesini kullanır. Bu tercih, etnik homojenliğe değil siyasal birlik fikrine dayanır. Dolayısıyla savunulan “kurucu kod” gerçekten kuruluş ruhu mudur, yoksa daha sonra tahkim edilmiş merkeziyetçi devlet yorumunun donuklaştırılmış hali mi?
Eğer bir kurucu referans aranacaksa, bu çoğulculuktur.

Asabiyet ve devlet ahlakı
İslam düşüncesinde “asabiyet” kavramı, bir grubun kendi aidiyetini mutlaklaştırarak adalet ölçüsünü kaybetmesi anlamına gelir.
Hz. Peygamber’in “asabiyet çağrısı yapan bizden değildir” uyarısı, siyasal ahlaka dair güçlü bir ilke koyar: Aidiyet, adaletin önüne geçemez.
İbn Haldun asabiyeti devlet kurucu bir güç olarak analiz eder; ancak aynı zamanda kontrolsüz asabiyetin çözülme ve çöküşe yol açacağını da vurgular.
Bu perspektiften bakıldığında, kimliği mutlaklaştıran her siyasal dil, ister etnik ister ideolojik olsun, uzun vadede meşruiyet krizine yol açar.
Eğer “kurucu kod” söylemi bir kimliği merkez alıp diğerlerini tali görüyorsa, bu durum modern anayasal eşitlikle olduğu kadar İslam siyaset ahlakıyla da gerilim üretir.
Devlet, asabiyetle değil adaletle ayakta kalır.

Anayasal vatandaşlık: Kimliğin üzerinde hukuk
Modern siyasal teoride meşruiyetin temel ölçütü etnik aidiyet değil, anayasal eşitliktir. “Anayasal vatandaşlık” kavramı tam da burada devreye girer: Devlet, yurttaşlarını kültürel kimliklerine göre değil; hukuki statülerine göre tanır. Ortak payda etnisite değil, hukuk düzenidir.
Türkiye’nin kronik meseleleri -Kürt meselesi, inanç özgürlüğü, eşit yurttaşlık tartışmaları- tam da bu çerçevenin eksikliğinden beslenmektedir.
Kurucu kodları dokunulmaz ilan etmek, anayasal vatandaşlığı güçlendirmez; tersine sınırlar. Çünkü anayasal vatandaşlık, devletin tarihsel anlatısına değil; güncel eşitlik pratiğine dayanır.
Sonuç: Sadakat metne mi, adalete mi?
Eğer kurucu kodlar gerçekten bu ülkenin ortak mirasıysa, onları savunanlar önce kurucu çoğulculuğa sadakatlerini kanıtlamak zorundadır.
Sadakat metnin lafzına değil; eşit yurttaşlık ve adalet ilkesine gösterilmelidir.
Cumhuriyet çoğul bir toplumu birlikte yaşatabilme iradesi üzerine kurulduysa, onu korumanın yolu anayasal vatandaşlığı güçlendirmekten geçer.
Kurucu kodları savunmak kolaydır.
Kurucu eşitliği üretmek zordur.
Devletler asabiyetle değil, adaletle yaşar.













