2026 Münih Güvenlik Konferansı, – nispeten – kural temelli düzenin yerini açık bir emperyal arayışa bıraktığı tarihsel bir kırılma noktası olarak kayda geçecek. Konferans, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan sistemin normatif iddialarının sarsılmasına sahne oldu. Bu kırılmanın merkezinde, Venezuela başkanını devirip dünyanın en büyük petrol rezervlerinin kontrolünü ele geçiren, Küba’yı kuşatma altına alarak halkına büyük sıkıntılar yaşatan ve İran’a karşı askeri müdahale hazırlıklarında olan Trump yönetiminin Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun konuşması yer aldı. Konuşma ünlü gazeteci Mehdi Hasan’ın sözleriyle “fetih ve sömürgeciliğe bir aşk mektubu; Batı’nın toprak genişlemesinin gururlu bir savunması” mahiyetindeydi.
Rubio’nun çıkışı, diplomasi koridorlarında dışa vurulan son yılların – kelimenin tam manasıyla – en radikal emperyalist manifestosuydu. Avrupalılara alıcıya çıkardığı anlatıda uluslararası hukuk zayıflık, ham güç ise temel erdem olarak yerini almıştı. Ancak Rubio’nun söylemi, geçen yıl konferansa ABD adına katılan Başkan Yardımcısı JD Vance’in hırçın ve müttefiklerini suçlayan üslubundan taktik açıdan farklıydı. Vance, Avrupa’yı çürümüşlükle itham etmişti. Rubio daha teskin edici bir dil kullandı.

Rubio’nun konuşmasında sunulan vizyon, Batı’nın kendi değerleriyle ilişkisini radikal biçimde yeniden tanımlar: Evrenselliğin yerini kimlikçi hiyerarşi, ortaklığın yerini ise vassallık almaktadır. Rubio, geçmişe dair revizyonist bir okuma üzerinden bugünün güç politikasını inşa eder. Bu durum sadece Avrupa’nın stratejik konumunu değil, Küresel Güney ile olan tüm bağları da sarsmaktadır.
Sonuç olarak, Münih’te dile getirilen restorasyon söylemi bir yeniden yükseliş vaadi değildir. Aksine bu, Batı’nın – sahip olduğunu iddia ettiği – evrensel değerlerine veda ettiği yeni bir sömürgeci tahayyülün dışa vurumudur. Transatlantik ittifakın ve küresel siyasal düzenin geleceğini artık şu soru belirleyecektir: Hukuk mu, yoksa güç mü?
1945 sonrası düzene reddiye: “Sömürge karşıtlığı görünümündeki komünist plan”
Marco Rubio’nun tarihsel revizyonizmi, 1945 sonrası Birleşmiş Milletler düzenini bir zafer olarak görmez. Aksine, Batı medeniyetinin ölümcül gerileme döneminin başlangıcı olarak değerlendirir. Kolomb’dan 1945’e kadar süren 500 yıllık süreç; sömürgecilik dönemi soykırımları, yağmalar ve kölelik yok sayılarak Batı’nın dünyaya nizam verdiği bir altın çağ olarak kabul edilir. Bu vizyonda sömürgecilik, insanlık tarihinin en büyük medeniyetinin yayılması olarak kutsanır. Kurallara bağlı bir düzeni yadsıyan Rubio’nun vizyonu, Batı Medeniyeti’nin ihya edilmesi üzerine vurgu yapmaktadır. Bu sebeple ortak soy ve din bağına dayalı Avrupa-ABD ittifakı, küreselleşme, iptal kültürü ve göç tehdidine karşı bir imparatorluk gibi yeniden inşa edilmelidir.
Bu bakış açısına göre Küresel Güney’in bağımsızlık mücadeleleri, tanrısız komünist devrimlerden ve Batı’yı daraltmayı hedefleyen Sovyet planlarından ibarettir. Cezayir’den Hindistan’a uzanan sömürge karşıtı direnişler, Batı’nın kutsal mirasına vurulmuş darbeler olarak yaftalanır. Bu söylem, geçmişin günahlarından arınma çağrısıyla 21. yüzyıl emperyal müdahalelerine kendince “ahlaki” zemin hazırlarken, – Filistin örneğinde en net bir biçimde gördüğümüz gibi – güncel özgürlük arayışlarını da gayrimeşru ve barbar ilan eder.
Siyaset bilimci ve aktivist Alex Callinicos’un vurguladığı üzere, ABD yönetimi on yıllar sonra ilk kez bu kadar pervasızca bir beyaz üstünlükçü ideolojiyi savunmakta ve halkların egemenlik hakkını bir komünist plan suçlamasıyla yok saymaktadır.

“Medeniyet” maskesi altında kimlik politikası ve Hristiyan mirası
Rubio’nun Münih konuşmasının temel noktalarından biri, Batı medeniyetini rasyonel ya da seküler değerler üzerinden değil, bir kutsal miras ve Hristiyan kökenler çerçevesinde tanımlamış olmasıdır. Amerika’yı de bu bağlamda Avrupa’nın çocuğu ilan ederek iki kıta arasındaki bağı etnik ve dini bir manevi birlik zeminine taşımaktadır. Beethoven ve Mozart’tan Beatles’a, Köln Katedrali’nden Sistine Şapeli’ne uzanan semboller, çoğul bir kültürel miras olarak görülmez. Aksine bunlar sınır çizen bir kimlik siyasetinin araçlarına dönüşür. Burada Batı dışı dünyayı alt konuma yerleştiren hiyerarşik bir düzen tasavvuru söz konusudur.
Bu vizyonu, Brahma Chellaney medeniyet restorasyonu maskesi altında beyaz üstünlükçü ve nativist/yerlici temaların yeniden paketlenmesi olarak eleştirir. Küresel hiyerarşiyi hukuk yerine kimliğin üzerinden kurgulayan bu çerçeve, Küresel Güney’i dışlamayı ve sömürgeci geçmişe duyulan özlemi meşrulaştırmayı amaçlar.
Monroe Doktrini’nin “arka bahçe” olarak gördüğü Latin Amerika’nın dışlanması da bu seçiciliği pekiştiriyor. Sömürgecilerin torunu retoriğiyle sömürge karşıtı hareketleri barbarlık diye kodlayan bu çizgi, Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” tezinin sertleştirilmiş bir versiyonuna yaslanıyor; restorasyon ise beyaz Avrupa-Atlantik merkezli bir dünya hiyerarşisinin yeniden tesisi anlamına geliyor.

Soyut uluslararası hukukun reddi ve güç politikasına övgü
Rubio’nun vizyonunda uluslararası hukuk, artık uyulması gereken kurallar bütünü olarak kabul edilmez. O, sadece barbarların arkasına saklandığı soyutlamalardan ibarettir. Birleşmiş Milletler ise Gazze, Ukrayna ve Venezuela gibi krizlerde tamamen etkisiz kalmış bir organizasyon olmaktan öte gidememiştir. Dolayısıyla Rubio’nun zihin dünyasında çözüm diplomatların süslü kelimelerinden ziyade Amerikan askeri gücünün çıplak gerçekliğinde yatar. Buradan yola çıkarak Rubio, Münih’te İran’daki nükleer tesislere Amerikan B2 bombardıman uçakları tarafından atılan 14 hassas bombayı ve Venezuela devlet başkanı Maduro’nun özel kuvvetler operasyonuyla sözde adalete teslim edilmesini birer başarı öyküsü olarak sunmaktan çekinmeyecektir.
Kısaca, Münih’te Rubio resmen orman kanunlarına geri dönüşü hiçbir hukuki gerekçe arkasına saklanmadan ilan etti. Rubio’nun ortaya koyduğu vizyona göre, eğer bir kurallar dizisi Amerikan çıkarlarına hizmet etmiyorsa, onların bir hükmü yoktur. İran’a yönelik hava saldırıları ve Venezuela’daki kaçırma operasyonu, uluslararası hukukun egemenlik ve dokunulmazlık ilkelerinin Trump yönetimi nezdinde artık bir hükmünün kalmadığının ilanıdır.
Trump’ın sözde Barış Planı ve tüzüğünde Gazze kelimesinin bir kez bile geçmediği sözde Barış Kurulu, Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme hakkını açıkça reddetmektedir. Rubio, muarızlarına karşı hukukun arkasına saklanmayacağını duyururken düşman ve/veya müttefik ayırt etmeksizin herkesi tehdit eden bir güç tiranlığı vizyonu sunar. Rubio ve içinde yer aldığı yönetim artık B2 bombardıman uçaklarının diplomasinin gerektiğinde devreye girmesinde bir sakınca görmeyecektir.
Yeni doğu Hindistan şirketi mi? Küresel güneyde pazar ve kaynak savaşı
Ekonomik düzlemde Rubio, Avrupa’ya Küresel Güney’in pazar payı için ortak bir mücadele teklif etti. Rubio kritik mineraller ve tedarik zincirleri üzerindeki kontrol arzusunu saklamıyor. Bu bağlamda onun için Küresel Güney eşit bir ortak olmaktan ziyade yağmalanacak bir kaynak deposu işlevini taşıyor. Rubio’nun vizyonunda bu coğrafya, sadece bir “pazar payı mücadelesi” ve “kritik mineraller üzerinde kontrol” alanı olmaktan öte gitmiyor.
Bu teklif, akıllara haliyle 18. yüzyılın meşhur ve acımasız Doğu Hindistan Şirketi’ni getirmekte. William Dalrymple’ın tarif ettiği, sociopath Robert Clive tarafından yönetilen ve tüm Hindistan’ı yağmalayan o kontrolsüz özel şirket yapısı, Rubio’nun özel sektör odaklı yeni emperyalizminde yeniden hayat buluyor. Trump yönetiminin kurduğu ve müttefiklerine dayattığı Barış Kurulu gibi yapılar, devletler arası diplomasinin yerini aile işletmesi mantığının aldığını gösteriyor.
Rubio’nun emperyal vizyonu, Küresel Güney ülkeleri için stratejik özerklik arayışını artık bir tercih olmaktan çıkarmakta ve bir hayatta kalma meselesi haline getirmektedir. Bu bağlamda Rubio’nun vizyonunda uluslararası hukukun “soyut kavramlar” olarak nitelendirilip devre dışı bırakılmasının egemen devletlerin kaynaklarına erişimde zorbalığa kapı aralayan mahiyeti de gözden kaçmamalıdır.
Hindistanlı yazar ve yorumcu Sanjaya Baru, Rubio’nun bu projesini “tarih öncesinden kalma” bir saçmalık olarak nitelemekte ve Hindistan gibi yükselen güçlerin bu çağ dışı sömürgeci vizyona boyun eğmeyeceğini vurgulamaktadır. Güney Afrika Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa ise benzer şekilde, Afrika ülkelerinin kendi şartlarında iş yapması gerektiğini hatırlatarak bu sömürgeci dile karşı uyarıda bulunmuştur.
Rubio’nun teklifi, Küresel Güney için bir ortaklık değil, teknolojik ve ekonomik bir bağımlılık tuzağıdır. Bu yeni doktrin, mevcut uluslararası kurumların ve hukuki normların tasfiyesini kaçınılmaz kılmaktadır.

*
Son kertede Münih’te ortaya konan restorasyon vizyonu, ilk aşamada Batı’nın dış dünyaya nasıl hükmetmek istediğini ortaya koyuyor. Ancak bununla yetinmeyerek kendi iç hiyerarşisini de yeniden kurgulamakta. Hukukun yerine gücün, evrenselliğin yerine kimlikçi bir sadakat rejiminin ikame edilmesi, transatlantik ilişkileri eşit ortaklık zemininden uzaklaştıracağı ve Avrupa’yı daha belirgin bir bağımlılık eksenine sürükleyeceği açıktır. Bu bağlamda emperyal restorasyon söylemi, Küresel Güney kadar Avrupa için de yeni bir statü tanımı anlamına gelir: Ortak mı, yoksa vassal mı?
Tam da bu nedenle tartışılması gereken mesele artık yalnızca Rubio’nun vizyonunun küresel düzende yaratacağı kırılmalardan ibaret değildir. Bu vizyonun; Avrupa’nın siyasal özerkliği, güvenlik mimarisi ve kimlik siyaseti üzerindeki dönüştürücü etkileri üzerine durmak gerekmektedir. Münih’te alkışlanan şey bir strateji değilse, bir rol teklifidir. Avrupa’nın önündeki asıl soru da burada düğümlenmektedir: Güç merkezli yeni düzende bağımsız bir aktör olarak mı konumlanacak, yoksa kendisine biçilen jeopolitik işlevi mi içselleştirecektir.










