Gülener Kırnalı yazdı: Mutluluk “GSYH” ile ölçülür mü?

Belki sizin de önünüze düşmüştür; Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın geçtiğimiz hafta gerçekleşen Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmanın bir kısmı bu hafta internette viral oldu.

Finlandiya Cumhurbaşkanı’na panelde kabaca şu soru sorulmuştu:

“Dünya ticaretindeki yeni veriler büyük ülkelerin avantaj kazandığını gösteriyor. Küçük ülkeler geride kalıyor. Dünya bu yeni düzene gidiyorsa ne yapılmalı?”

Finlandiya Cumhurbaşkanı Stubb’ın zekice kurulmuş cevabı kısa sürede herkesi etkiledi ve hızla tüm dünyada paylaşılan bir videoya dönüştü. Stubb bu kısa konuşmasında hem bazı yerleşik ön kabulleri sorguladı hem de hepimizi düşünmeye sevk eden ilginç bir hakikati hatırlattı: Mutluluk sadece ekonomik verilerle ölçülemez.

Gülener Kırnalı yazdı: Mutluluk "GSYH" ile ölçülür mü?
Gülener Kırnalı yazdı: Mutluluk “GSYH” ile ölçülür mü?

Şöyle dedi Stubb:

Mutluluk ekonomik büyüme ve milli gelir rakamları ile ölçülmez. Özellikle bazı ekonomistlerin GSYH’yi (gayrı safi yurtiçi hasıla) başarının nihai ölçüsü gibi sunan tartışmalarını duyduğumda buna katılmıyorum.

Nordik ülkelerden gelen bizler refah toplumunu farklı düşünürüz. Bizim için bu, ekonomik büyüme ile eşitliğin birleşimidir. Bu pratikte ne demek? Eğitime yatırım yapmak, insanların sağlık hizmetlerine erişimini sağlamak, sosyal güvenlik ve fırsatlar yaratmak demek. Elbette büyüme önemlidir. Ama büyümenin amacı insanların yaşam kalitesini artırmaktır.

Mutluluk sıralamalarına baktığınızda Nordik ülkelerin sürekli üst sıralarda olduğunu görürsünüz. Bunun bir nedeni var.”

Siyasetçilerin bu tür cümleleri bazen kulağa klişe gelebilir. Öte yandan kolonyalist ve emperyalist Avrupa tarihinin üzerine kurulan bu mutluluk ve refah anlatısının bizim canımızı sıkan son derece kadim, ciddi, acı ve haklı sebepleri var, eyvallah. Nitekim bu yazının sonunda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim; bu yazının temel konusu ve tartışması Türkiye ve benzeri ülkeleri -yeni yaygın tabirle “orta güç” ülkelerini- ne yazık ki belirli ölçülerde kapsamayan bir tartışma.

Ancak bizim de içinde bulunduğumuz bir “büyüme endeksli ekonomik model – müreffeh toplumsal düzen” paradigması minvalinde Finlandiya Cumhurbaşkanı’nın söyledikleri önemli bir tartışmayı aralıyor. Bu tartışmanın merkezinde de makroekonomi odaklı düşünmenin mutluluk ve refaha dair bir dizi önemli başlığı örtmesi ve görünmez kılması gerçeği yatıyor. Çünkü Stubb’ın sözleri, son yıllarda uluslararası verilerde ortaya çıkan bir tabloyla oldukça uyumlu. Birleşmiş Milletler destekli World Happiness Report (Dünya Mutluluk Raporu) uzun süredir dünyanın en mutlu ülkelerini ölçüyor. 2018’den beri 8 yıldır listenin zirvesi değişmiyor ve Finlandiya birinci sırada. Onu Danimarka, İzlanda, İsveç ve çoğu zaman Hollanda takip ediyor. Başka bir deyişle, dünyanın en mutlu toplumları sıralamasında İskandinav ülkelerinin ve Kuzey Avrupa’nın tartışmasız bir liderliği hâkim.

Mutluluk reçetesinde büyüme ile eşitlik arasındaki garip denge

Bu ülkelerin ortak özellikleri oldukça tanıdık: güçlü refah devletleri, yüksek kurumsal güven, düşük yolsuzluk, yaygın sosyal hizmetler ve görece eşit gelir dağılımı. Ekonomileri küçük sayılmaz ama küresel teknoloji devleri de çoğunlukla bu ülkelerden çıkmıyor. Buna rağmen insanların yaşam memnuniyeti yüksek.

Bu tabloya eşitsizlik verileri de eşlik ediyor. Gelir ve servet dağılımını ölçen Gini katsayısına bakıldığında Nordik ülkelerin gelişmiş dünya içinde en dengeli dağılımlardan birine sahip olduğu uzun zamandır bilinen bir vaka. Finlandiya, Danimarka ve Norveç gibi ülkelerde Gini katsayısı genellikle 0.25 civarında. Avrupa ortalaması yaklaşık 0.30 civarında seyrediyor. ABD’de ise bu oran yaklaşık 0.41’e kadar çıkıyor. Çin’de ise 0.46. Hindistan resmi verilere göre 0.35 civarında olmakla birlikte bunun gerçekte daha yüksek bir oranda olduğu tahmin ediliyor.

Dolayısıyla Finlandiya Cumhurbaşkanı’nın söylediği şey basit bir retorikten ibaret değil. Büyüme ile eşitliği bir arada tutmaya çalışan model, en azından bazı sosyal göstergelerde oldukça başarılı görünüyor. Ancak tam da bu noktada Avrupa hakkında bambaşka bir hikâye anlatılıyor. Nitekim benim de aylardır kaleme aldığım, uzmanlarla söyleşiler yaptığım mesele tam olarak da bu: Avrupa geriliyor. Daha da fenası; Avrupa yeni dünya düzeninde yok olmaya muhtaç bir eski güç haline dönüştü.

Bu anlatıya göre yeni dünya düzeninde ekonomik dinamizm artık başka merkezlerde toplanıyor. Birçok makroekonomik göstergede hem bugün hem de gelecek tahminlerinde Avrupa, dünyanın yeni patronlarıyla rekabet edemeyecek bir noktada. Büyüme oranları daha düşük. Nüfus yaşlanıyor. Enerji şokları ve jeopolitik krizler kıtayı daha kırılgan hâle getirdi ve getirmeye devam ediyor. Teknolojiden ticarete, sanayiden savunmaya hiçbir büyük sayı Avrupa’ya dair ümitvar bir tablo sunmuyor. Finlandiya Cumhurbaşkanı da zaten bu tarz makroekonomik ve jeopolitik perspektiften gelen bir soruya cevaben “ben sizin söylediğiniz sayılara değil kim daha mutlu ona bakmak istiyorum, çünkü bu daha önemli” dedi.

Mutluluk dışı gerçeklere kısa bir bakış

Stubb’ın argümanı doğru olabilir ama bahsettiği “sayıların” ne olduğunu da kısaca söylememiz lazım: Gerçekten de makroekonomik göstergeler endeksli ölçüm ve tahminler, bu eleştirileri tamamen haksız çıkarmayan bir doğrultuda ilerliyor ve projeksiyonlar Avrupa aleyhine bir tablo gösteriyor. ABD ekonomisi son yıllarda Avrupa’dan daha hızlı büyüdü. Teknoloji şirketlerinin piyasa değerlerine bakıldığında Amerikan şirketleri küresel ölçekte açık ara baskın. Çin ise teknoloji ve sanayi alanlarında hızla ölçek büyütüyor ve aradaki fark birçok sektörde giderek açılıyor. ABD’de sermaye piyasaları daha derin ve entegreyken Avrupa’da finansal sistem daha parçalı; regülasyon ise çoğu zaman inovasyon tartışmalarının merkezinde yer alıyor.

Üstelik küresel ekonomik ağırlık giderek Asya’ya kayıyor: Çin dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelirken Hindistan hızla üst sıralara tırmanıyor. Önümüzdeki yıllarda Endonezya gibi büyük nüfuslu yükselen ekonomilerin de küresel sıralamada yukarı çıkması bekleniyor. Bu tablo Avrupa’nın küresel rekabet içindeki konumunun giderek daha fazla sorgulanmasına yol açıyor. Avrupa ise tüm bu ekonomik tartışmaların yanında Rusya tehdidinin gölgesinde savunma kapasitesini artırmaya çalışan ve önümüzdeki yıllarda olası bir kıtasal çatışma ihtimalini ciddiye alan, yani güvenlik ve varoluş kaygılarının da ağır bastığı bir dönemden geçiyor.

Bu tablo Avrupa için ciddi bir rekabet baskısı yaratıyor. Ve Avrupa’nın yeni dünya düzenindeki yeri, geleceği, kadim kıtanın ABD, Rusya, Çin karşısındaki geleceği uzun zamandır en çok konuştuğumuz şeylerden biri.

Tam da bu tartışmaların ortasında dünyaca ünlü ekonomist Thomas Piketty birkaç hafta önce yayımlanan bir yazısında aynı tartışmaya tersten bakarak farklı bir soru sordu: Avrupa gerçekten geriliyor mu, yoksa biz refahı yanlış mı ölçüyoruz?

Piketty temel meseleyi tersten sorguluyor

Öncesinde bilmeyenler için Thomas Piketty’nin kim olduğunu kısaca anlatalım.

Piketty özellikle kamu ekonomisi, gelir ve servet eşitsizliği üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen ünlü bir Fransız ekonomist. Paris’teki meşhur EHESS’te ve Londra’daki London School of Economics’te profesör. Genç yaşında dünyaca üne kavuşan bu ekonomist ve düşünür, fikirleriyle ve yazdıklarıyla tüm dünyada ses getiren biri. Özellikle 2013 yılında çıkan ve tüm dünyada bestseller olan “21. Yüzyılda Kapital” isimli kitabıyla tanınıyor Piketty. Bu kitap da 18. yüzyıldan itibaren ABD ve Avrupa’daki gelir eşitsizliğinin gelişimine odaklanıyor. Birçok ödül alan bir kitap, Türkiye’de de çok satanlar listesine girdi. İngilizce çevirisi Harvard University Press’ten çıktı ve yayınevinin bugüne kadar en çok satan kitabı oldu.

Gelelim bu ünlü ekonomist ve düşünürün son yazısına. Piketty’ye göre Avrupa’nın performansını değerlendirme biçimimiz önemli ölçüde tek bir göstergeye dayanıyor: kişi başına düşen gelir. Üstelik bu karşılaştırmalar çoğu zaman döviz kurları üzerinden yapılıyor. Bu yöntem, ABD ekonomisini olduğundan güçlü, Avrupa’yı ise olduğundan zayıf gösteren bir perspektif ve ölçüm hatasını barındırıyor.

Daha önemlisi, bu ölçüm refahın önemli bir bölümünü görünmez kılıyor. Avrupa ekonomilerinin önemli bir kısmı piyasa dışı ya da kolektif hizmetlerden oluşuyor: kamu sağlık sistemleri, düşük maliyetli üniversiteler, kapsamlı sosyal güvenlik ağları, ulaşım altyapısı ve yerel hizmetler. Bunların önemli bölümü “kişi başına düşen gelir” içinde sınırlı biçimde görünse de insanların günlük yaşamını doğrudan etkiliyor.

Başka bir deyişle Avrupa daha az üretmekten ziyade farklı üretip farklı dağıtıyor olabilir.

Bu nedenle Avrupa ile ABD arasındaki fark yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda normatif, politik ve ilkesel bir tercih meselesi etrafında şekilleniyor. Anglo-Amerikan yaklaşımında refah çoğu zaman şirket ölçeği, piyasa değeri ve büyüme hızlarıyla ölçülüyor. Kıta Avrupası modelinde ise yaşam kalitesi, eşitsizlik, sağlık ve sosyal güvenlik gibi göstergeler daha merkezi bir yer tutuyor. Tam da Finlandiya Cumhurbaşkanı’nın zekice ve kısa bir retorikle meselenin özünü gösterdiği gibi.

Bu fark özellikle çalışma hayatında ve gündelik yaşamda da görülüyor. Avrupa’da ortalama çalışma süreleri daha kısa, yıllık izinler daha uzun ve sosyal güvenlik ağları daha geniş. ABD’de ise daha esnek ama aynı zamanda daha güvencesiz bir iş piyasası var. Bu durum ekonomik dinamizmi artırırken toplumsal riskleri de büyütebiliyor. Çalışma hayatı ve gündelik yaşam parametreleri açısından Çin ve Hindistan bu klasmanın açık ara dışında kalıyor hâliyle.

Peki, yeni dünyada hangi model kazanacak?

Küresel ekonomi giderek üç farklı modele doğru ayrılıyor gibi görünüyor. ABD inovasyon ve sermaye piyasalarının gücüyle öne çıkıyor. Çin güçlü devlet kapasitesi ve sanayi politikalarıyla küresel üretim zincirlerinde kritik rol oynuyor. Avrupa ise refah devleti, düzenleme ve sosyal dengeyi ön planda tutan bir model sunuyor.

Hangi modelin uzun vadede daha sürdürülebilir olduğu epey sallantıda olsa da hâlâ açık bir soru.

Avrupa’nın teknoloji ve büyüme alanındaki zorluklarını azımsamak mümkün değil. Ancak aynı zamanda kıtanın -kolonyalist ve emperyalist tarihinin doğal bir sonucu olarak gelişmiş olsa da- 20. yüzyılda  inşa ettiği ve sunduğu toplumsallığı ve yaşam kalitesi göstergelerini görmezden gelmek de “sosyo-politik ve sosyo-ekonomik tartışma bağlamında gerçekçi ve işlevsel görünmüyor. Sorun belki de Piketty’nin vurguladığı gibi Avrupa’nın son 40 yıldaki makroekonomik başarısızlığı değil; refahı ölçme biçimimizin tek boyutlu ve dar bakışlı olması.

Finlandiya Cumhurbaşkanı Stubb’ın birkaç saniyelik konuşması bu yüzden ilginç, bu yüzden tüm dünyadan milyonlarca insanın beğenisini kazandı. Çünkü insanın belki de en önemli ve en yüce ülküsünü; iyi bir toplumun dünyanın birçok yerinde uzun zamandır unutulmuş şu basit özünü hatırlatıyor: Mutlu ve huzurlu olmak. Stubb bunu iki üç cümleyle söylüyor, Piketty ise sayılarla anlatıyor: mutluluk ve refah sadece büyüme değildir. Evet, büyüme de ekonomi de hayati derecede önemli ama mesele bundan daha büyük ve karmaşık.

GSYH’nin ötesinde bir dünya: İnsanlık ne için yaşıyor?

Bu tartışma Türkiye için de geçerli. Belki 80’lerin ortalarından beri diyebileceğimiz, ama daha yoğun olarak 2001 krizi sonrasında ve AKP iktidarının ekonomi-politik anlatısı içinde, uzun zamandır biz de tüm siyaseti ve toplumsallığı ekonomik verileri hayatın özünü anlatan bir kerteriz olarak addettik. Son 40 yılda bir büyüme ve ekonomik güçlenme fetişizmini; siyasetin ve toplumsallığın da bu eksen üzerinden okunduğu bir anlatıyı fazlasıyla içselleştirdik.

Tabii ki son yıllarda yaşadığımız acı ekonomik krizi bundan ayrı tutuyorum. Hem siyaseten, hem hukuken, hem anayasal, hem kültürel, hem toplumsal, hem ideolojik anlamda tarihimizin en kötü on yılını yaşadık. Ekonomik kriz, tüm bu gerilemenin ve kötü yönetimin doğal ve kaçınılmaz sonucu olarak belimizi büken; her birimizin gündelik hayatını acı bir şekilde zorlaştıran ve siyaseti de –siyasetin izin verdiği ölçüde– ele geçiren hayati bir faktör oldu.

Yani özetle bugün geldiğimiz noktada, bir dizi başka hayati parametre sebebiyle Türkiye bir ölçüde bu mutluluk, refah, huzur ve eşitlik tartışmalarının ne yazık ki klasman dışı bir örneğine dönüşmüş durumda.

Ülkemiz için bu üzücü dipnotu yaptıktan sonra tekrar Stubb ve Piketty’nin önermelerinden hareketle şunu tartışarak bitirelim: Küresel savaş riski, ticaret savaşları, giderek artan otoriter eğilimler, liberal dünya düzeninin çökmesi, otokratik tek adam rejimlerinin muhteris dış politikaları ve artan fetihçi zihniyet… Uzun zamandır tüm bunları -sırayla ve ara ara değil- her hafta hepsini bir arada konuşuyoruz. Ve bu perspektiflerin hiçbirinde birey ve toplum olarak “mutlu, müreffeh ve huzurlu” olmak paradigması ulaşılması gereken nihai hedef ve yegâne ülkü olarak ele alınmıyor.

Tekrar yeni dünya düzeni meselesine dönersek: Belki de asıl mesele Avrupa’nın ABD ve Çin’in gerisinde kalıp kalmadığı değil. Asıl mesele, toplumsal başarıyı yalnızca GSYH ve kişi başına düşen gelir tablolarından okumaya çalışmamız. Ve açıkçası, 30-40 yıldır tekrar edilen bu büyüme hikâyesinden ve “makroekonomik okuma” fetişizminden, giderek daha fazla insanın hissettiği gibi, bana da gına geldi.

Tüm bu yazı boyunca kim kimi ekonomik olarak geçecek, kim kimin toprağını alacak, hangi yaşlı herif kendi kompleks ve ihtiraslarını tatmin etmek için yeni bir yangın çıkaracak diye konuşurken; konuşmadığımız kocaman fil odada durmaya devam ediyor: Yok olmaya yüz tutmuş biyolojik bir tür olarak insan ve bu türün tek evi olan gezegenimizdeki hayat. Ve bu ihtimallerle birlikte, tüm bunların ötesinde, mutluluk ve huzur.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.