Levent Baştürk yazdı | Vassal kıta Avrupa ve entegre edilemez öteki: Rubio’nun dünya için tasarımı

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’nda dile getirdiği emperyal restorasyon söylemi, 1945 sonrası düzenin normatif temellerine bir meydan okumadır. Bu vizyon, Batı’yı evrensel değerler etrafında birleşen bir yapıdan çıkarıp; güç, hiyerarşi ve sadakat odaklı bir bloğa dönüştürecek vasfa sahip. Özellikle Avrupa, bu yeni güç mimarisinde eşit bir müttefikten ziyade, itaat ekseninde disipline edilmesi gereken jeopolitik bir alan olarak konumlandırılıyor.

“Yeni Batı Yüzyılı” olarak adlandırılan bu dönüşüm, ittifak ilişkilerinin ötesinde Batı’nın kendisini ve “ötekini” kavrayışındaki radikal değişimi yansıtır. Günümüzde uluslararası düzen çözülürken; “medeniyetin hayatta kalması” ve “egemenliğin geri kazanılması” gibi özcü kavramlar, daha dışlayıcı bir dünya tasavvuruna kapı aralar. Sonuç olarak, “medeniyet savunması” adı altında inşa edilen bu söylem, hiyerarşik ve otoriter bir küresel mimariyi temsil etmektedir.

Levent Baştürk yazdı | Vassal kıta Avrupa ve entegre edilemez öteki: Rubio’nun dünya için tasarımı
Levent Baştürk yazdı | Vassal kıta Avrupa ve entegre edilemez öteki: Rubio’nun dünya için tasarımı

Avrupa’nın çıkmazı: Ortak mı yoksa vassal mı?

Münih Güvenlik Konferansı’nda ortaya çıkan tablo, Avrupa’nın kendi stratejik sonunu hazırlayan bir teslimiyet ruhuna büründüğünü görüntüsünü vermekte. Trita Parsi’nin ifadesiyle Avrupa, bağımsız bir aktör olmak yerine “vassal olma arzusunu bir sadakat gösterisi gibi” sunarak stratejik özerkliğini terk etmeye hazıe bir görüntü sunuyor. Konferans başkanı Ischinger’in Rubio’nun sözleri sonrası “salonda bir rahatlama nefesi duyuldu” demesi, Avrupa elitlerinin içine düştüğü acziyetin bir özetidir.

Levent Baştürk yazdı | Vassal kıta Avrupa ve entegre edilemez öteki: Rubio’nun dünya için tasarımı

Avrupa; güvenliğini ABD’ye, enerjisini önceden Rusya’ya, şimdi ise Amerikan kaya gazına bağımlı kılmış durumda. Rubio’nun Yeni Batı Yüzyılı iddiası, aslında Avrupa’nın stratejik özerkliğini tamamen yok eden bir Yeni Amerikan Yüzyılı tasarımıdır. Rubio ve Vance’in farklı tonlardaki çıkışları, özünde Avrupa’yı Amerikan çıkarlarının maliyetini üstlenen bir bekçiye dönüştürmeyi amaçlayan bir “iyi polis-kötü polis” oyunu görüntüsünü veriyor. Rubio’nun teklifi oldukça açık: Sosyal refah harcamalarından vazgeç, iklim politikalarını terk et, sınırlarını “istila”ya kapa ve ABD’nin Çin ile Rusya’ya karşı yürüttüğü küresel savaşın kurşun askeri ol. Jonathan Cook’un vurguladığı gibi bu vizyon, Avrupa’yı yeni sömürgeci bir ajandaya eklemlemekte.

Scholz ve Merz gibi liderlerin bu mutlak teslimiyet çağrısını ayakta alkışlaması, Mehdi Hasan’ın deyimiyle; “Avrupa’nın seçkinleri, sanki imparatorluğun geri dönüşünü değil de kanserin tedavisini açıklamış gibi” hareket ederek, Trump yönetiminin dünyayı yeniden şekillendirme projesine trajik bir şekilde ortak olduklarını ifade eder. Trump yönetiminin Grönland’ı ilhak etme tehditleri veya tek taraflı gümrük vergileri hafızalarda taze ve Münih Güvenlik Konferansı’nda da gündem olmuşken Rubio’nun vizyonuna verilen tepkiler, Avrupa’nın bir vassal kıta olma riskini kabullendiği izlenimini veriyor.

Levent Baştürk yazdı | Vassal kıta Avrupa ve entegre edilemez öteki: Rubio’nun dünya için tasarımı
Levent Baştürk yazdı | Vassal kıta Avrupa ve entegre edilemez öteki: Rubio’nun dünya için tasarımı

Rubio’nun “medeniyet kaygısı” ve entegre edilemez öteki miti bağlamında İslamofobi

Modern uluslararası siyasette “medeniyet savunması”, “kültürel saflık” ve “yerlicilik” söylemleri, Müslüman toplumlara yönelik sistemli dışlamanın ideolojik kılıfı haline gelmiş durumda. Guardian’da Shada Islam’ın da işaret ettiği gibi, Marco Rubio’nun kurguladığı “medeniyet tehdidi” anlatısı, 11 Eylül sonrası İslamofobik atmosferin daha stratejik ve kurumsal bir yeniden üretimidir. Bir hezeyanın ifadesi olan bu retorikte sınır kontrolü sadece bir egemenlik meselesi olarak görülmez. Bu, ötekini düşmanlaştıran sağcı-yerlici söylemde bir hayatta kalma sorunu olarak sunulmakta; mülteciler ise “istilacı güç” veya “dokuyu bozan” unsurlar olarak kodlanmaktadır.

Trump yönetimiyle belirginleşen ve Rubio tarafından savunulan bu dil, nefreti “vatanseverlik” adı altında meşrulaştırmaktadır. Metinde “bugün hem Amerika’yı hem de Avrupa’yı tehdit eden medeniyet silici güçler” gibi ifadelerle dile getirilen medeniyet kaygısı, İslamofobi kaynaklı güvenlik kaygılarını aşarak kültürel ve hatta “biyolojik saflık” iması taşıyan bir evreye geçildiğine işaret eder.

 Bu yaklaşım, ABD’deki nativist söylem ile Avrupa’daki AfD ve Le Pen gibi aşırı sağ hareketler arasında ideolojik bir kesişim alanı oluşturmaktadır. Müslüman varlığı Batı’nın “kutsal mirasına” yönelik varoluşsal bir tehdit olarak resmedilerek, devlet eliyle yürütülen ayrımcılık ve toplumsal şiddet zemin bulmaktadır. Sonuç olarak bu medeniyetçi blok, dışarıda kurgulanan düşman imgesi üzerinden içerideki yapısal krizleri gizleme işlevi görmektedir.

İç tehditler: İklim tarikatı, göç ve endüstrisizleşme

Marco Rubio, Batı medeniyetinin gerileyişini “iklim tarikatı”, “kontrolsüz göç” ve “serbest ticaret dogması” olarak adlandırdığı üç temel unsura bağlar. Rubio’nun perspektifinde iklim politikaları, Batı’nın sanayi gücünü hedef alan küreselci bir komplo niteliğindedir. Yenilenebilir enerjiye geçiş Rubio için bir bağımlılık tuzağıdır. İklim krizini bir “kült” olarak yaftalayarak bilimsel gerçekliği itibarsızlaştırır. Bu retorik, aslında fosil yakıt egemenliğini ve ABD’li enerji şirketlerinin pazar arayışını medeniyetin korunması örtüsü altında meşrulaştırmaktadır.

Benzer bir güvenlikçi dil göç meselesinde de karşımıza çıkar. Rubio, göç meselesini sosyo-ekonomik bir süreçten ziyade ulusun dokusunu bozan bir “istila” ve varoluşsal bir tehdit olarak tanımlar. Bu yaklaşım, sınır kontrolünü sıradan bir kamu politikası olmaktan çıkarıp egemenliğin temel şartı olarak tanımlar. Böylece “sınır güvenliği” söylemi, sert sınır dışı etme uygulamalarını ve otoriterleşme araçlarını meşrulaştıran bir zemin üretir. Eşitlik ve hak temelli çözümlerin yerini dışlayıcı ve ayrıştırıcı politikalar alır.

Rubio’nun endüstrisizleşmeye ilişkin değerlendirmesi de aynı bütünün parçasıdır. Ona göre bu süreç kaçınılmaz bir ekonomik dönüşüm değil, Batı’yı başkalarına bağımlı kılan bilinçli bir tercihtir. Sosyal ve çevresel meselelerin “güvenlik tehdidi” olarak çerçevelenmesi, demokratik müzakere alanını daraltır ve olağanüstü önlemleri olağanlaştırır.

Sonuç olarak Rubio, tehdidin dışarıdan geldiğini savunsa da eleştirmenler asıl riskin; gücü, hiyerarşiyi ve homojenliği kutsayan bu yeni otoriter zihniyet olduğunu vurgular. Bu yaklaşım, çoğulculuğu bir zafiyet olarak görerek siyasal alanı daraltmaktadır.

Levent Baştürk yazdı | Vassal kıta Avrupa ve entegre edilemez öteki: Rubio’nun dünya için tasarımı
Levent Baştürk yazdı | Vassal kıta Avrupa ve entegre edilemez öteki: Rubio’nun dünya için tasarımı

Etle tırnak: Stephen Miller’ın ideolojisi ve Marco Rubio’nun vizyonu

Daha önce Medyascope’de yayımlanan bir yazımda Stephen Miller’ı, Trump yönetiminde sıradan bir danışman değil, çağdaş otoriter popülizmin kurumsallaşma biçimini gösteren bir figür olarak ele almıştım.[1]

Miller’ın ideolojik çizgisi ile Marco Rubio’nun diplomatik dili ton olarak farklı görünür. Ancak iki isim, aynı siyasal projenin birbirini tamamlayan iki yüzünü temsil eder. Münih’te ölçülü ve saygın bir üslupla sunulan vizyonun arkasında, Miller’ın sert ve dışlayıcı dünya görüşünün çirkin yüzü sırıtır. Miller, Batı’yı kuşatma altındaki bir medeniyet olarak tasvir eder. Bu çerçevede göç, sıradan bir demografik hareket değil, varoluşsal bir tehdit olarak görülür. Referans dünyası, Jean Raspail’in Azizler Kampı gibi göç karşıtı ve beyaz milliyetçi metinlerden beslenir. Bu yaklaşım, kültürel homojenliği siyasal hedef hâline getirir. Bu çerçevede göç, bir demografik hareketliliğin ötesinde, varoluşsal bir istiladır.

Miller’ın etkisi yalnızca söylemle sınırlı değildir. Bu ideolojik hattı devlet aygıtına tercüme etme kapasitesine sahiptir. Seyahat yasakları, mülteci kotalarının sert biçimde düşürülmesi ve sınır politikalarının radikalleştirilmesi bu çizginin somut örnekleridir.

 Hatta 1798 tarihli Yabancı Düşmanlar Yasası’nın[2] yeniden gündeme getirilmesi gibi adımlar, hukukun olağanüstü dönem mantığıyla yürütme gücünü tahkim için esnetilebileceğini gösterir. Bu anlayışta hukuk, evrensel hakların güvencesi değil; “düşman”a karşı kullanılan esnek bir araçtır.

Miller’ın devlet içindeki rolü zaman zaman “Rasputinvari” olarak nitelenir. Seçilmiş makamların gerisinde yön tayin eden bir ideolog olarak görülür. Marjinal fikirleri bürokratik süreçler aracılığıyla uygulanabilir politikalara dönüştürebilmesi en önemli gücüdür. Mültecilere ilişkin verilerin manipülasyonu iddiaları ya da sert sınır politikalarının teknik raporlarla meşrulaştırılması, bu ideolojik kaynağın nasıl çalıştığını gösterir.

Rubio ise aynı ideolojik çerçeveyi uluslararası alanda daha yumuşak bir dille sunan aktör olarak karşımıza çıkar. Miller’ın “istila” retoriği, Rubio’nun söyleminde “egemenliğin korunması”na dönüşür. Miller’ın kültürel homojenlik vurgusu, Rubio’nun konuşmasında “medeniyetin hayatta kalması” ve “ortak miras”gibi ifadelerle yeniden paketlenir. Rubio tarafından Batı klasiklerine ve Hristiyan mirasına yapılan atıflar, sert içeriği diplomatik bir kabuğa yerleştirir; Beethoven, Shakespeare ya da “ortak Hristiyan mirası” gibi atıflar, sert nativist/yerlici muhtevanın diplomatik kılıfı haline gelir.

Rubio’nun 1945 sonrası düzeni “Batı imparatorluklarının geri çekilişi” olarak tanımlaması, revizyonist bir tarih okumasına dayanır. Anti-sömürgeci hareketleri “haritanın geniş kesimlerini kızıl çekiç ve orağın kapladığı” bir sapma dönemi gibi sunar. Bu yaklaşım, Miller’ın Filistin meselesindeki inkârcı tutumuyla aynı damarda buluşur. “Filistin diye bir yer yok” iddiası, bir halkın varlığını siyasal düzlemde hükümsüz kılma girişimidir.

 Bu iki çizginin kesiştiği nokta, inkârı bilinçli bir siyasal stratejiye dönüştüren “yok sayma” anlayışıdır. Bir halkın varlığını ve tarihsel meşruiyetini tartışmalı hâle getiren bu yaklaşım, sahadaki somut politikalarla ete kemiğe bürünür. Bir toplumu tarih dışına itmeye çalışan zihniyet, Rubio’nun “Yeni Batı Yüzyılı” söyleminin sert çekirdeğini oluşturur. Bu perspektifte birey, hak sahibi bir özne değil; güvenlik söylemi içinde varlığı fark edilmeyen bir fazlalıktır.

Ortaya çıkan tablo, modern otoriter popülizmin işleyişini açık biçimde gösterir: Bir aktör ideolojik çerçeveyi kurar ve keskinleştirir; diğeri aynı çerçeveyi diplomatik nezaket diliyle sunar. Böylece marjinal fikirler devlet doktrinine dönüşme eşiğini aşar. İç politikada güvenlikçi uygulamalar devreye girerken, dış politikada “ulusal çıkar”, “medeniyet savunusu” ve “küresel liderlik” kavramları meşruiyet sağlar.

Sonuçta, Batı’yı yalnızca coğrafi bir alan olarak değil, kimliksel ve dışlayıcı bir kategori olarak tanımlayan anlayışta “öteki”, sisteme entegre edilecek bir aktör değil; kontrol altına alınması, sınırlandırılması ya da dışlanması gereken bir tehdittir. Miller’ın nativist ideolojisi ile Rubio’nun diplomatik karizması birleştiğinde, hukuku esnetmeye açık, tek taraflı güç kullanımını meşru görebilen ve çoğulculuğu zayıflatan bir siyasal yönelim kurumsallaşma imkânı bulur.

Dolayısıyla mesele, iki ismin kişisel yakınlığından ibaret değildir. Asıl önemli olan, ideolojik üretim ile diplomatik sunum arasındaki stratejik iş bölümüdür. Bu iş bölümü, radikal sağın kavramlarını normalleştirir. Sert içerik, yumuşak bir retorik kabukla dolaşıma sokulur. Böylece hem iç hem dış politikada daha geniş bir kabul zemini yaratılır.

Levent Baştürk yazdı | Vassal kıta Avrupa ve entegre edilemez öteki: Rubio’nun dünya için tasarımı
Levent Baştürk yazdı | Vassal kıta Avrupa ve entegre edilemez öteki: Rubio’nun dünya için tasarımı

*

Marco Rubio, 2026 Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupa’yı ABD ile birlikte sert bir emperyalist restorasyona davet etti. Avrupalıları, Altın Çağ’a atıfta bulunarak geçmişin sömürgeci reflekslerine geri çağırdı. Rubio’nun kullandığı “gerileme bir tercihtir” söylemi, aslında Küresel Güney’e müdahale etmenin ve müttefikleri vassal haline getirmenin bir kılıfıdır. Bu çağrı; demokrasi ve hukuk yerine kaba güce dayalı, hukuksuz bir imparatorluk hayalidir.

  Ancak tarih, bize rıza üretmek için sadece silahların yeterli olmadığını göstermekte. Bir hegemonun aynı zamanda ahlaki meşruiyet inşa etmeye de ihtiyacı var. Bombardıman uçakları ve sömürgeci yöntemlerle inşa edilecek bir “Yeni Batı Yüzyılı”, dünyayı sadece kaos ve çatışmaya sürükleyecektir. Rubio’nun uluslararası hukuku dışlayan “orman kanunları” vizyonu, aslında Batı’nın kendi sonunu hazırlamaktadır. Bu çıkış, evrensel değerlere bir geri dönüş değil, aksine onlara bir veda davetiyesidir.

Bu yeni dönem, George W. Bush’un başlattığı ve İslamofobiyi normalleştiren yıkıcı mirasın, farklı argümanlardan yola çıksa da, bir devamı niteliğindedir. Rubio’nun beyaz ve Hristiyan medeniyetini savunma çağrısının Avrupalı elitlerce alkışlanması, ırkçılık ve faşizm gibi tehlikeli ideolojilerin utanç duyulmaksızın yeniden canlanmasının bereketli zeminini oluşturacaktır.


[1] “Trump’ın akıl hocası Stephen Miller: Bir otoriter popülizm modeli ve demokratik tehdit”

[2] ABD’de kabul edilen ve savaş hâlinde ya da savaş tehdidi durumunda, “düşman” kabul edilen bir devletin vatandaşlarının ülkede ikamet etmelerini sınırlandırma, gözetim altına alma, tutuklama veya sınır dışı etme yetkisini başkana veren bir federal yasa.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.