Yönetmen Seyfettin Tokmak ile söyleşi: “Bir taraf tutacaksam çocukların tarafındayım”

Seyfettin Tokmak’ın yazıp yönettiği “Tavşan İmparatorluğu” filmi geride bıraktığımız yılda hem Antalya Altın Portakal hem Ankara Film Festivali’nde en iyi film ödül başta olmak üzere sayısız ödül topladı. 6 Mart’ta vizyona girecek olan filmle ilgili yönetmen Seyfettin Tokmak ile film hakkında konuştuk. Mağara, ışıklar, gölgeler, sis ve insan suskunluğu arasında bir direnç hikayesi anlatan Tokmak, yetişkin dünyasına dair de gözlemlerini aktarıyor. Tokmak, “Bir taraf tutacaksam çocukların tarafındayım” diyor. 

seyfettin tokmak ile söyleşi

Seyfettin Tokmak’ın çok iyi bildiği Elazığ coğrafyasında çocuklara ve hayvanlara dair güçlü imgelerle kurduğu gerçekçi çalışmasının ayrıntılarını sorduk. Sözü yönetmen ve senarist Seyfettin Tokmak’a bırakıyoruz. 

  • Öncelikle 2025 yılında Türkiye’nin en köklü film festivali olan Altın Portakal’da ve entelektüel yanıyla öne çıkan Ankara Film Festivali’nde filminiz büyük başarı elde etti. Siz bu başarı karşısında ne hissediyorsunuz?

Filmin aldığı ödüller dolayısıyla yaşadığım gururu tarif etmem çok zor. Çok kıymetli jüri üyelerinin filmimize gösterdiği ilgi alaka verdiğimiz emeğin, çekilen sayısız sıkıntının ilacı gibi oldu. Bir yönetmen, senarist olarak duygularının peşinde koştuğun hikayeleri film yapmak artık gerçekten çok zor ve koşulları giderek zorlaşıyor. Ödüller film yapma tutkusunu harlayan da bir durum. Ekip olarak çok mutlu olduğumuz bir süreç oldu.

  • İlk sorumdan devamla, “Tavşan İmparatorluğu” filmi bu başarısına koşut olarak tartışıldı mı? Basın ve sinema dünyası bu filmi ne kadar gördü?

Filmin yarattığı etkiden, insanlarda hissettirdiklerinden çok mutluyum. Basın ve sinema dünyası ölçeğinde değerlendirme yapmam çok güç. Fakat filmin anlaşıldığı, ne yapmak istediğimin görüldüğü duyulduğu yazılar okuyup, röportajlar yaptım. Popüler bir film yapmadığımı zaten bildiğim için etki yaratmasının da zaman alacağını düşünüyorum. Kaotik bir dönemdeyiz, bu dönemlerde bu biçimdeki işler kulaktan kulağa yayılır. Yaşayıp göreceğiz.

Çocukluğun arkeolojisi

  • Filmi biraz tartışalım… Sizin Elazığlı olduğunuzu biliyoruz. Filmde Elazığ coğrafyasını tercih ediyorsunuz. Bu filminiz için “eve dönüş” ya da “geriye bakma” filmi diyebilir miyiz, yoksa daha erken mi?
seyfettin tokmak ile söyleşi

Benim açımdan kazma küreği elime alıp geriye döndüğüm bir film. Çocukluk çağı insan hayatı için çok kritik bir dönem, dünyayı, insanları perdesiz görebildiğin bir zaman dilimi. Ben hikayeyi kurmaya başladığım andan itibaren hep kendi çocukluğumu kazdım, filmin mekanı olarak Elazığ’ı seçmekten başka şansım yok gibiydi. Her şey sanki Murathan Mungan’ın şiiri gibi “Ya dışındasındır çemberin, Ya da içinde yer alacaksın. Kendin içindeyken, kafan dışındaysa. Çaresi yok kardeşim”, bu filmi orada çekeceksin durumu. En güzel şansım ise filmde yaratmaya çalıştığım zamansız-mekansız dünyanın Elazığ’da var olmasıydı. 

  • “Tavşan İmparatorluğu”nda çocuklar ve hayvanlar sadece oyunculuk ve görünme anlamında değil, filmin yaratıcısının mesajını taşıma açısından da “kahraman”dırlar. Yetişkinlerin eril dünyasının kötülüğünü ise fazlasıyla hissediyoruz. Yetişkin dünyasından birini iyiliğiyle pek de öne çıkarmamanızdaki amaç neydi?

Çocuklar ve hayvanlar filmin en önemli karakterleri, bütün hikayeyi onların yaşadıkları üzerine kurdum. Benim bu yetişkinlerin kötülüğü meselesini çocuklarla yaptığım çalışmalarda hissettiklerim yarattı sanırım. Göçmen çocuklarla, yetiştirme yurdunda yaptığım belgeselde, Çocuk cezaevinde verdiğim derslerde hep yetişkinlerin yarattığı yıkımla karşılaştım. Ön yargılar geliştirmiş olabilirim. Ama o çocuklardaki travmaların hepsinin kaynağı aileleri veya çevrelerindeki yetişkinlerdi. Özellikle erkek yetişkinlerin yaşayamadıkları çocuklukların acısını çocuklardan çıkardıklarını gördüm. Yetişkinlerde çocuklara dair dinmez bir haset var. Çocuklardaki hayale, umuda haset ediyorlar. Bütün yetişkinlerin bu şekilde baktığını söyleyemem.  Ama bir taraf tutacaksam çocukların tarafındayım.  

Canetti’nin ilham veren cümlesi

  • İnsanların hayvanlar üzerinde kurduğu egemenlik ve sömürü hem politik hem felsefi olarak sık sık gündeme geliyor. Filminizde “Tavşan kaç tazı tut” deyimini hatırlatırcasına tavşanların salınıp tazıların onları yakalaması için yarıştırıldığını görüyoruz. Bu yarışa dair anlattıklarınızın gözlem sürecini ve biraz da metaforik yönünü anlatır mısınız?

Filmi yazarken aklımdaki düşüncelerden biri yetişkinlerin çocukların, hayvanların dünyasına nasıl saldırılar gerçekleştirdiğiydi. Çocukları tavşanlar aracığıyla anlatmak istedim. Tavşanların tabiattaki en savunmasız hayvanlar olduğunu bilince, evrimsel olarak kaçmaktan ve çoğalmaktan başka bir savunmaları yok yırtıcıların dünyasında. O yüzden tavşanları seçmem anlatmak istediklerim için metaforik olarak çok derin bir imkan sunuyordu. Bir diğer ayrıntıda Elias Canetti’nin “Hayvanlar Üzerine” adlı kitabında karşılaştığım hayvanlar ve çocukların yaşadıklarını anlattığı cümleler oldu. Canetti’nin “Kaçmayan her şey yakalanır, yakalanan her şey parçalanır” cümlesi. Tazı tavşan yarışlarına beni götüren fikir buydu sanırım. Hayatımda hiç görmedim böyle bir yarış, ama kurmaca dünyasına girince filmin iç dünyasını yaratacak sahneler geliştirmek zor olmuyor. Yarışlar aracılığıyla erkek dünyasını en acımasız haliyle anlatabileceğimi fark ettim. Yarışlar aracılığıyla Beko’yu, Muzaffer’i çok iyi tanıyoruz, diğer taraftan Musa’nın hayatla kurduğu ilişkiyi, motivasyonunu anlatmak içinde önemli bir işlevi var. Sahneleri kurarken erkeklerin en primitif hallerini görmek için yarışlara bakmam gerektiğini biliyordum.

  • Filmde ilham verici çokça sahne olduğunu söylememe izin verin. En çok da mağara ve ışıklar. Işıklar ve renkler konusunda bize neler söylemek istersiniz?

Çocukken benim hayal dünyamı besleyen küçük ayrıntılar vardı; kışın yattığımız odadaki sobanın içindeki alevlerin tavanda yarattığı yansımalar, uyuyamadığım zamanlarda yoldan geçen arabaların tavanda yarattığı ışık geçişleri… Bu durumları senaryoyu yazarken Musa’yı yaşadığı derin melankoliden kurtarmak için kullandım. Sonrasında bu ışık parçacıklarını filmde nasıl bir bütün haline getiririmi düşünmeye başlayınca tazılardaki ışıklı ledler, evdeki sürekli yanan ocak ve mağaradaki camera obscura fikirleri gelişmeye başladı. Örneğin Musa’nın kullandığı el feneri ile Beko’nun kullandığı el feneri arasında bile farklı ışık değerleri var. Hayalet, kaçak Mavi karakterinin tasmasındaki mavi ışığın filmde anlatmaya çalıştığı meseleler var. Ama Musa ölçeğinden bakarsak ışıklar onun hayatta kalmasını sağlayan en önemli unsur. 

Sis ve ışığın dengesi

  • Filmin atmosferinin epeyce sisli ve bulanık olduğunu görüyoruz. Buna karşılık izleyiciye bunalım aşılamayan umutlu bir anlatımınız da var. Bunca sisin, bulutun ve gece karanlığının içinde dengeyi korumak zor değil mi?

Önceki soruya verdiğim yanıtta anlattığım meseleyi görünür kılmak için bu karanlık, puslu atmosferi kurmam gerekiyordu. Musa fiziksel anlamda karanlık sert bir evrende yaşasa da ruhsal ve metaforik anlamda da bir karanlığın içinde olduğunu aktarmak için böyle bir atmosfer tasarlamak gerekiyordu. Bu durum günümüz seyircisi için çok tercih edilen bir anlatı biçimi değil. Karanlık sahnelerin fazlalığı zorlayıcı olabiliyor. Ama Musa’ya dair umudu taşıyan minik ışık parçacıkları karanlığı dağıtmak için varlar. Aynı zamanda zamansız mekânsız bir atmosfer içinde gerekli olan bir ihtiyaçtı. 

Filmin çekim süreci açısından bakarsak Işık Şefi arkadaşımız bu durumdan çok keyif almıyordu. Çünkü genellikle doğal ışık kullandık çok az sahnede yapay ışık kullandık. 

  • Sistemin açıklarını kullanan ve buna çocukları alet eden aracı ve asalak bir sınıfın kötülüğünü izliyoruz. Belki evvelden sorduğum soruyla benzerlik içerecek ancak, buna itiraz etmeyen bir yetişkinin dahi olmaması dikkat çekici. Taşrada böyle bir kötülük ittifakı sizce de ürkütücü değil mi? 

Yıllar önce Lars Von Trier’in “Dogville” filmini izleyince çok moralim bozulmuştu. Trier’in anlattığı benim anlatmak istediğim bir sosyolojik tespitti. Fakat öyle muhteşem anlatmıştı ki aşabilmek çok zor. Umudun, çocukluğun öldüğü yerlerde hele bir de yoksulluk beraberinde gidiyorsa sosyoloji psikolojinin ağzını burnunu kırar. Sosyoloji kurallara bakar, merhametle vicdanla ilgilenmez. Muzaffer karakteri ekseninde anlatmaya çalıştığım durum; itaat kültürü, bir çeşit madunluk. Gücün baskısını içselleştirince insanlık zımparalanmaya başlıyor, bu yüzden ses çıkarmıyorlar.

Alpay Kaya’nın oyunculuğu

  • Biraz oyuncu seçiminden söz edelim isterseniz. Ben Musa’yı oynayan Alpay Kaya’nın filmi sürüklediğini düşünüyorum. Siz neler söylemek istersiniz? 

Alpay Kaya filmin kendisi zaten, Alpay’ın yani Musa’nın değdiğini, gördüğünü, yaşadığını seyirci deneyimliyor. Alpay’ın karakteristik özelliklerinin filmdeki Musa’yı tasarlamamda çok büyük katkıları var. Özellikle hayvanlarla kurduğu gizli ilişki günümüz insanının tanımlayabileceği bir durum değil. Alpay en hakiki haliyle bir çocukluk yaşıyor. Hilmi Yavuz’un bir kitabında okuduğum cümlenin tam hali: Mahrumiyet, mahremiyettir. Çocukluk mahremiyetine sahip olduğu için Musa’yı anlamakta ve oynamakta hiç zorlanmadı. 

  • Bu soruyu belki Alpay Kaya’ya sormak gerekir ama biraz genelleştirerek sorabilirim sanırım. Sizin gibi yönetmenlerin, sinemacıların dikkati ve desteği sayesinde oyunculuğa adım atanların sinemada kalıcı olabilmek adına ne yapması gerekir? Var mı bir tavsiyeniz? 

Haddim olduğunu düşündüğüm bir durum değil. Fakat şunu söyleyebilirim. Oyunculukta kendinden haberdar olmak çok önemli, marazlarınla yüzleşmek, kendini derinlemesine tanımak her şeyde olduğu gibi oyunculuk içinde çok önemli. Zamanın ruhu görünmek üzerine kurulu ona yapacak bir şey yok fakat saklanmakta çok geliştirici olabiliyor. Sıradanlık gelir elde ettirebiliyor ama sürdürülebilir bir durum değil.  

Gizlice ilerleyen müzik

  • Festivalde filmi izledikten sonra da yazmıştım. Erkan Oğur’un müzikleri atmosfere çok yakışmıştı. Filminizin başarısında bu müziğe nasıl bir pay biçiyorsunuz? 

Erkan hocamı 30 yıldır takip ediyorum. Öncelikle hemşeriyiz, ben de Harput musikisini çocukluğumdan beri severek dinliyorum. Erkan hocam benim için hep rol model olmuş bir kişiydi. Filmi Elazığ’da çekmeye karar verdiğim an müzikleri konusunda kapısını çalmaya cüret edeceğim ilk kişiydi. Erkan Oğur’un icra ettiği her şarkıda onun ruhundan parçalar görürsünüz, Tavşan İmparatorluğu filmine de Musa’nın dünyasını, yasını anlamada da çok ince dokunuşlar yaptığını düşünüyorum. Erkan hocamla filmin içinde gizlice ilerleyen bir müzik atmosferi yarattık. Filmin şiirsel gerçekçi dünyasını oluşturan en önemli unsurlardan biri de Erkan Oğur’un müzikleri.  

  • Masanızda ve kafanızda olan çalışmaları da konuşmak isterim. Bize verebileceğiniz bir ipucu var mı?

Şimdi üzerine çalıştığım senaryom, “Çocukluğun Ölümü”. İçimizde ölen çocukluğa dair bir film hikayesi. Ayrıca “Teşrih” adında 1840’lar Osmanlısına dair yazdığımız bir dizi senaryomuz var. Onun üzerine çalışıyoruz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.