Burak Karataş yazdı: Hamamın namusu

“Acem Harbi” başladı başlayalı millet de matbuat da “ufunete” kapıldı. En ufak bir kapı gıcırtısından vaveyla koparan aziz ve necip halkımız, bundan yirmi sene evvelinin Irak harbinde yaptığı gibi, gözünü kulağını “aptal kutusuna” dikti, yüreği ağzında bekliyor.

Nizam-ı alem tantanasından ekmek yiyen cümle yazar çizer taifesi de ortalığı hababam dolduruşa getiriyor… Çünkü “tiraj” ve/veya “reyting” mevzubahisse gerisi teferruattır arkadaşlar.

Burak Karataş yazdı: Hamamın namusu (Görsel yapay zekâ ile yapılmıştır)
Burak Karataş yazdı: Hamamın namusu (Görsel yapay zekâ ile yapılmıştır)

Hadi Türk basını cahildir, aklı ermiyor diyelim. Emekçi halkımıza ne oluyor böyle? Sınırımızı bundan kaç yüz sene evvel Kasr-ı Şirin Antlaşması’yla çizdiğimiz ve aramızdaki amansız rekabete rağmen bir türlü yenişemeyip sonra da bu kara sevdadan vazgeçtiğimiz İran, niye şimdi bize böyle görünüyor?

İran, Suriye ya da Irak gibi cetvelle çizilmiş bir ülke değildir, arkasında koskocaman bir imparatorluk mirası taşır. (Tanıdık geldi mi?) Şah rejimi de bugünkü molla karabasanından daha iyi değildir, konuya ilgi duyanlar zaten bilecekler.

Bugünkü tantana da “yeni” değildir, İran nükleer teknolojiyle haşır neşir oldu olalı bir Amerika-İran harbinden sözediliyordu. Çünkü Acem yöneticiler sürekli İsrail’i “yeryüzünden silmekten” bahsettiler, bu bir, ve doğal petrol kaynakları var ki bunun önemini de Hürmüz Boğazı’nın gemi geçişlerine kapatılması sonrası hepimiz gördük, bu da iki.

Bu ekonomik sıkıntı dünya çapında bir sarsıntı yaratmadan savaşı bitireceklerdir Amerikalı yöneticiler, çünkü herkes iyi biliyor ki savaşı yaratan Trump’ın tek derdi petrol ve İsrail’i kollamak değil, ara seçimler öncesi kitlesini konsolide edebilmek. O arada rejim tipi değişir mi, mevcut liderle mi devam ederler yoksa başka bir ara formül mü bulunur, bunu zaman gösterecek.

Bunca karmaşada Türkiye nerededir peki? Tabii ki Amerika ve İsrail’in yanında! Ancak öylesine büyük bir ikiyüzlülük perdesinin arkasına saklanılıyor ki, bu hakikat, halktan itinayla kaçırılmak isteniyor. Halkımız, İran harbine girmek istemiyor. Yerden göğe kadar haklıdır ve bizce de Türkiye bu “kendi savaşı olmayan savaşa” kesinlikle girmemelidir. Halkımız benzer bir tutumu Irak harbinde de göstermişti.

(Bunun arkasında yatan temel nedenlerden biri, Amerikan yöneticilerinin şımarık ve kendini bilmez davranışlarıysa da, ikincisi ve bence esas belirleyici olanı, “zamanında kendisinin nizam ve intizam kazandırdığı topraklarda bir yabancı güç görmeye tahammül edememenin” verdiği kırılganlıktır…)

Gene de NATO üyesi olan, Batı’nın bir parçası olmakla övünen, İsrail’i 1948’de tanıyan ve bunu bir daha hiçbir biçimde tartışma vesilesi yapmayan, Arap-İsrail savaşlarıyla hiçbir zaman ilgilenmeyen, Amerika ile “sadık müttefiklik” ilişkisi içinde olmaktan rahatsız olmak yerine gurur duyan bir memleketin, böylesi kofti bir anti-emperyalizm edebiyatına yatması beni epey güldürdü. “Dincilerin” tüm Yahudileri Siyonist kabul etmelerine ise çok kızdım, bu zavallılığa üzülmek bile içimden gelmedi. Oy pusulalarında kalabalık etmekten başka işlevi bulunmayan solcuların bir aşırı uçtan ötekine kolaylıkla savrulup İrancı kesilmelerine ve TUDEH’in hatalarını tekrarlamalarına da epey güldüm ama ağzımla değil tabii.

Gel de “Körfez Harbi”ni hatırlama bakalım, mümkün mü? O dağdağalı günlerde de at iziyle ayak izi birbirine karışmıştı. “Solcular”, devrin başbakanı Yıldırım Akbulut’u tehdit etmekte herhangi bir beis görmeyen Saddam’ı tutuyorlardı! Çünkü Saddam, “Amerikan karşıtıydı”, Akbulut da Bush’un kankası Özal’ın adamı, öyleyse Saddam desteklenmeliydi.

Burak Karataş yazdı: Hamamın namusu

Oysa Saddam hergelesi, kendi ülkesindeki herkese kan kusturmakla kalmamış, Kuveyt’ten aldığı borcu ödeyemeyince ülkeyi işgal etmeye kalkıp petrol vanasına el koymaya çalışmış, yutturamayınca da apışıp kalmıştı.

Bush işi bitiremedi. “Müsaade et de Bağdat’ı alalım” diyen General Schwarzkopf’u dinlemedi, adam da ar etti, istifayı bastı. General’in haklılığı olayın on sene sonra tekerrür etmesiyle anlaşıldı.

O yıllarda Türkiye’de de bir “Kerkük ve Musul’u bir punduna getirip yeniden alma” fikri başgöstermişti. Cumhurbaşkanı yani orduların başkomutanı olan Özal’ın emirlerine uymak istemeyen Genelkurmay Başkanı ne yaptı peki, biliyor musunuz? İstifa etti!

Konuyla alakalı bir okurumuzdan gelen mektubu sizlerle paylaşmak isterim:

“ABD Silahlı Kuvvetleri öncülüğündeki koalisyonun Kuveyt’i kurtarıp işgalci Irak ordularını sürmesinin üzerinden 30 seneden fazla zaman geçti. General Schwarzkopf, ‘left hook’ dediği manevrasıyla Irak ordularını mağlup etmişti. O dönemler ‘Ortadoğu’nun acımasız muharibi’, ‘İran ile sekiz sene topyekun savaşan’ Irak ordusu, sadece birkaç günde tartışmasız bir askeri mağlubiyet almıştı.

O tarihlerde, geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden dönemin ABD Savunma Bakanı Dick Cheney ve akabinde Dışişlerinin patron koltuğunda oturan Baker, Türk Genelkurmayını savaşa fiilen ve dahi Türk 2. ordusu yoluyla, topyekun şekilde dahil olmaya ikna etmeye çalışıyor, D.C ile Ankara arasında mekik dokuyordu. Özal “üç koyup beş alacağız” diyordu, Genelkurmay ise bir bataklıktan söz ediyordu. 30 sene sonra üzerine çok yazılıp çizilmiş bu potansiyelin gerçekte ne gibi bir tarih yaratacağını bilemeyiz. Ancak kesin olan bir şey var ki, Torumtay Paşa’nın istifasıyla asla gerçekleşmeyen II. ordunun bu harekatı, Genelkurmay’ı, Türkiye’yi ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni girmek istemediği o bataklığa beline kadar batırdı. Her sene temcit pilavı gibi duymaya alıştığımız her “sınırötesi” ile başlayan operasyon, o zamanların itirafı gibidir Türk ordusunun pek ileri görüşlü komuta kademesi için.

O dönem Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Türkiye’nin koalisyon içinde daha aktif rol almasını ve Irak’a kuzeyden bir kara harekatı seçeneğinin değerlendirilmesini savunuyordu. Torumtay ise Türkiye’nin Irak’a doğrudan girmesinin ağır askeri ve siyasi sonuçlar doğurabileceğini düşünerek bu yaklaşımı doğru bulmadı ve görüş ayrılığı sonunda görevinden istifa etti. Bu istifa, Türkiye’nin savaşta nasıl bir rol oynayacağına dair karar sürecinin en kritik dönemeçlerinden biri oldu.

Burak Karataş yazdı: Hamamın namusu

O zamanlar Ankara’daki tartışmanın özü şuydu: Türkiye yalnızca üslerini açıp lojistik destek sağlayan bir NATO müttefiki mi olacaktı, yoksa Irak’a kuzeyden girerek savaşın doğrudan askeri taraflarından biri mi olacaktı? Özal’ın savunduğu model, Türk ordusunun kuzeyden açacağı bir cephe ile Saddam Hüseyin’in kuvvetlerini ikiye bölmeyi ve savaş sonrası Ortadoğu düzeninde Türkiye’nin daha güçlü bir söz sahibi olmasını hedefliyordu. Buna karşılık Genelkurmay çevreleri Irak ordusunun büyüklüğünü, bölgenin zorlu coğrafyasını ve savaşın Türkiye için öngörülemeyen maliyetler doğurabileceğini öne sürüyordu.

Türkiye sonunda doğrudan kara harekâtına katılmadı. Bunun yerine Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı kapatıldı, koalisyon uçaklarının İncirlik Üssü’nü kullanmasına izin verildi ve Türk ordusu sınır hattında yüksek hazırlık seviyesinde bekletildi. Savaşın kısa sürmesi ve Irak ordusunun güneyde hızla çözülmesi nedeniyle kuzeyden ikinci bir cephe açılmasına askeri açıdan ihtiyaç bile kalmadı. Ancak savaşın bitmesi Irak’ın iç dengelerini değiştirdi ve özellikle kuzeyde yeni bir güç boşluğu doğdu.

1991’de Kürt ayaklanmasının bastırılması sırasında yüz binlerce sivilin Türkiye ve İran sınırına yönelmesi üzerine ABD öncülüğünde ‘Huzuru Temin Harekâtı’ başlatıldı. Bu operasyon Irak’ın kuzeyinde uçuşa yasak bölge oluşturulmasına ve koalisyon uçaklarının Türkiye’de konuşlanmasına yol açtı. Zamanla ‘Çekiç Güç’ olarak bilinen bu yapı, Bağdat yönetiminin bölgedeki otoritesini zayıflattı ve Irak’ın kuzeyinde fiili bir siyasi yapılanmanın ortaya çıkmasının önünü açtı. Bugün Çekiç Güç, İncirlik gibi kavramlar belli başlı Türk siyasal çevrelerinde komplo teorilerinin odağındadır.

Bugünden bakıldığında tartışma hâlâ devam ediyor: 1991’de Türkiye’nin Irak’a girmemesi ülkeyi büyük bir savaştan mı uzak tuttu, yoksa uzun vadede sınır güvenliği ve terörle mücadele açısından daha karmaşık bir jeopolitik tablo mu yarattı?

Kesin olan o’dur ki, Türk ordusu üç günde koalisyon karşısında dağılan Irak ordusunun yıpratıcılığından çekindi dendi, ‘girmesi var, çıkması zor’ dendi ve sonuçta hukuki meşruiyete, anayasal zemine rağmen paşa allem etti, kallem etti, istifa etti ve harekat gerçekleşmedi. Az bir zaman sonra Irak ordusu deyim yerindeyse ‘haşat’ edildi. (…) Türkiye, Torumtay Paşa’nın istifası ve ordu içindeki muhalefet sebebiyle harekatı yapamadığı gibi bataklığa saplanmaktan kurtulamadı. Üstüne korktuğu Irak ordusunun dağıtılmasını izledi ki, 1990’lı yıllar Türk ordusunun gerek materyal, gerek personel, gerek seferberlik anlamında altın yıllarıydı. Irak’ın yeniden inşasında Türkiye’nin ne bir söz hakkı ne de söz hakkı talep edebilecek bir meşruiyeti yoktu.

Mesele yalnızca bir askeri harekatın yapılmaması değildi; mesele, stratejik karar alma kültürünün kendisiydi. (…) 1991’de Genelkurmay’ın tercih ettiği ihtiyat politikası kısa vadede Türk ordusunu bir savaşa sokmamış olabilir, ancak uzun vadede Türkiye’yi Irak’ın kuzeyindeki istikrarsızlığın doğrudan muhatabı haline getirdi. Torumtay’ın temsil ettiği yaklaşım, risk almaktan kaçınan ve askeri gücü ancak kriz doğduktan sonra kullanan klasik bürokratik refleksin bir örneğiydi. Oysa devletlerin tarihindeki bazı anlar vardır ki, karar vermemek de bir karardır ve çoğu zaman sonuçları harekete geçmekten daha ağır olur. Körfez Savaşı sırasında yaşanan kurumsal çekişme, Türk dış ve güvenlik politikasının sonraki otuz yılını belirleyen bir kırılma yarattı; bugün Irak’ın kuzeyinde yaşanan pek çok gelişmenin kökleri de büyük ölçüde o dönemde verilen bu stratejik kararlara uzanıyor.”

Çelebi, işte böyle olur bizde erkân-ı harbiyye dediğin!

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.