Önder Özden yazdı: Kurtuluşa bir ilahi

Rosalía’nın son albümü “Lux”un dinleyicilerini büyülediğini söylemek abartı sayılmaz. Ertuğrul Özkök de bu büyüye dikkat çekmişti yakın zamanlarda. Özkök’ün de belirttiği gibi özellikle albümün yayınlandığı ilk dönemde “Lux”tan söz edilmediği bir ortam bulmak neredeyse imkânsızdı. Albüm festivallerde, kafelerde, metroda kulaklıklardan yükselen müziklerde ve insanların dinledikleri hakkında anlam çıkarmaya çalıştıkları sohbetlerde dolaşıyordu.

Albümdeki parçalardan “Berghain” kuşkusuz bu hayranlığın merkezinde yer alıyor. Parça, yalnızca efsanevi gece kulübü Berghain ile ilişkilendirilmesinden dolayı değil; kendi içinde taşıdığı karmaşıklık nedeniyle de dikkat çekici. Müzikal yapı kendi başına bile büyüyü genişleten bir etkiye sahip. Şarkı, farklı müzikal formlar arasında hareket ediyor, tek bir türe sabitlenmeyi reddediyor. Elektronik unsurlar, yer yer flamenkoyu andıran kırılmalar ve kulüp müziğini çağrıştıran ritimler opera tınılarıyla iç içe geçiyor.

Önder Özden yazdı: Kurtuluşa bir ilahi
Önder Özden yazdı: Kurtuluşa bir ilahi

Fakat dinleyicileri belki de daha fazla büyüleyen şey şarkının dilsel yapısı. Şarkı üç dil arasında dolaşıyor: İspanyolca, Almanca ve İngilizce. Sanki müzik de bu dillerle birlikte farklı coğrafyalar arasında dolaşıyormuş gibi. Bu çok dillilik yalnızca stilistik bir tercih değil; şarkının sesinde bir yerinden edilme, bir kayma hissi yaratıyor.

Şarkının son Brit Awards’daki performansı da aynı ölçüde dikkat çekiciydi. Bir bakıma şarkının “resmî formunu” bile aşan bir performans. Sahnedeki yorum parçanın duygusal yoğunluğunu genişletmenin yanında onu sıradan bir pop performansından çok, neredeyse teatral bir sahneye de dönüştürdü.

Ancak müzikal deneylerin ötesinde, şarkının sözleri de garip ve ilgi çekici bir ağırlık taşıyor.

Aşk, teslimiyet, kayboluş

İlk bakışta şarkı, toksik bir ilişkinin tasviri gibi görünüyor. Anlatıcının sesi partnerinin arzuları ve öfkesiyle derin biçimde iç içe geçmiş gibi. Şarkı boyunca duyduğumuz ses, sevdiği erkeğin arzuları, öfkesi ve duygusal atmosferi tarafından şekillenen bir ilişkiye derinden bağlanmış görünür.

[Seine Angst ist meine Angst / Seine Wut ist meine Wut (Onun korkusu benim korkum / Onun öfkesi benim öfkem)]

Fakat zamanla daha rahatsız edici bir durum ortaya çıkar. Anlatıcının kimliği ilişkinin içinde çözülmeye başlıyor. Kimliği belirsizleşir. Şarkının “kahramanı” kahveye atılan şeker gibi erir. Bu imge ilişki içinde kimliğini kaybetmeyi ve kendini tanıyamaz hale gelmeyi anlatır sanki.

[Yo se muy bien lo que soy / Ternura pa’l café ( Çok iyi biliyorum ben ne olduğumu / Kahvedeki yumuşaklık)]

Bu anlamda şarkı, zehirli ilişki dinamiklerinin bir tasviri olarak okunabilir. Birçok dinleyici muhtemelen bu anlatıda tanıdık bir şey duymuştur. Bazen ilişkiler bu zehirli dinamiğe teslim olur: partnerlerden birinin kimliği, diğerinin beklentileri, kaygıları veya arzularının ağırlığı altında yavaşça silinir.

[Solo soy un terrón de azúcar / Sé que me funde el calor / Sé desaparecer/Cuando tú vienes es cuando me voy (Ben sadece bir şeker küpüyüm / Biliyorum sıcaklığın beni eriteceğini / Biliyorum nasıl kaybolacağımı / Giderim, sen geldiğinde)].

Anlatıcı artık yalnızca birini sevmiyordur.

Kendini de kaybediyordur.

Beklenmedik müdahale

Fakat şarkı bu sıkışmışlık anlatısında kalmaz. Parçanın ortasında beklenmedik bir dönüş söz konusu. Tam da anlatıcının kimliğinin çözülmeye başladığı noktada Björk’ün sesi devreye girer. O ana kadar şarkının sözleri büyük ölçüde birinci tekil şahıs, yani Rosalía’nın sesiyle “ben” üzerinden ilerliyordu. Şarkının duygusal dünyası tek bir öznenin deneyimi içinde kapanmış gibiydi.

Ancak Björk devreye girdiğinde ince ama önemli bir değişim yaşanır. Sözlerde, o ana kadar kurulan anlatı mantığını kesintiye uğratan bir ifade belirir. Björk, “yalnızca ilahi bir müdahale sayesinde kurtulabileceğimizi” tınılar.

[The only way to save us is through divine intervention / The only way I will be saved is through divine intervention (İlahi müdahaledir kurtuluşumuzun tek olanağı / İlahi müdahaledir kurtuluşumun tek olanağı)]

Parçanın ortasında geçen “ilahi müdahale” ifadesi beklenmedik bir kırılma yaratıyor. Şarkı sanki kişisel ilişki dramının dışına çıkıp ve daha geniş, neredeyse metafizik bir ufka işaret eder.

İnsan kendini haklı olarak şu soruyu sorarken bulur: Gerçekten de kurtuluşun ancak dışsal bir güçle mümkün olduğu bir dünyada, zamanda, düzende mı yaşıyoruz?

Teknoloji çağında bir Tanrı beklemek

Bu ifade ister istemez filozof Martin Heidegger’in 1966 yılında Alman dergisi Der Spiegel’e verdiği ünlü röportajını da hatırlatır, bir ölçüde. Röportajın başlığı oldukça çarpıcı: “Bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir” (“Nur noch ein Gott kann uns retten”).

Bu söyleşide Heidegger modern teknolojik uygarlığın krizini tartışır. Ona göre insanlık teknoloji ve araçsal düşünmenin egemen olduğu bir varoluş biçimine sıkışmıştır. Bu durumdan çıkış için insan çabasının tek başına yeterli olmayabileceğini ima eder.

“Bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir,” der sonuç olarak da.

Burada dikkat çekici olan nokta Heidegger’in belirli bir Tanrı’dan söz etmemesidir. Heidegger, “bir” Tanrı der. Sanki bu kelime belirli bir dini figürü değil, varoluş koşullarını değiştirebilecek bilinmeyen bir gücü işaret ediyormuş gibi.

Ancak bu röportajın aynı zamanda oldukça tartışmalı olduğu unutulmamalı. Heidegger mülakatında geçmişteki Nazi Partisi üyeliğini önemsizleştirmeye çalışır ve bu meseleyi neredeyse bir anlık yanılgı gibi sunar. “Führer”ine durduğu selamı unutturmayı seçer. Bugün ise özellikle kişisel defterlerinin yayımlanmasıyla meselenin çok daha karmaşık ve problemli olduğu biliniyor.

Yine de Heidegger’in “bir Tanrı” ifadesi zaten kendi içinde rahatsız edici bir belirsizlik taşır, özellikle “Berghain”i dinlerken. Parçadaki bizi kurtaracak “ilahi müdahale” ile Heidegger’in sözünü ettiği yine bizi kurtaracak Tanrı’nın aynı şeyi işaret edip etmediği aklı kurcalar.

Kurtuluş, teslimiyet, kayboluş

Tanrı’yı anan ilahi müdahale güçlü bir dış aktörün gelişini imler. Kendi otoritesi olan bir özne. Bu özne yeni kurallar koyar, yeni sınırlar çizer, yeni düzenlemeler getirir.

Böyle bir Tanrı yine bir tür teslimiyet ilişkisi kurar. İlahi otorite bize kendi yapısını dayatır; bizden onun yasalarını içselleştirmemizi, onun kaygılarını üstlenmemizi ister.

Garip bir şekilde bu durum şarkının başında anlatılan zehirli ilişki dinamiğine benzemeye başlar. Anlatıcının partneri neredeyse ilahi bir otorite gibi davranır; kişi onun varlığı içinde erir ve kendini tanıyamaz hâle gelir.

Böyle bir Tanrı tarafından kurtarılmak da ancak başka bir çözülme, yok olma biçimi olur.

Bir kez daha erir, bir kez daha kayboluruz.

Kurtuluşun grameri

Belki de şarkıyı anlamanın anahtarı başka bir yerde, sözlerdeki küçük ama önemli bir dilsel dönüşümde saklı. İlahi müdahaleden söz edildiği anda şarkı “ben”den “biz”e geçer.

Bu küçük değişim bütün anlam ufkunu dönüştürür.

Müdahale yukarıdan gelen bir şey değildir artık. Belki de söz konusu olan aramızda ortaya çıkan bir hareket. Tanrısız ilahi müdahale, doğaüstü bir gücün gelişi değil; yalnız “ben”in “biz”e dönüşmesiyle başlayan bir hareket olabilir. Çağrıyı, kurtulma çağrısını, yapan ilahi müdahale davetiyle “ben”den “biz”e geçişin yolunu açar.

Burada kurtuluş dışarıdan dayatılan kurallarla gelmez. Müdahale, değişimi birlikte çağıran insanların eylemiyle, çağrısıyla ya da davetiyle başlar. İlahi olan, bu durumda bir otorite değil, bir ilişki hâline gelir.

Bu durumda kurtuluş doğaüstü bir otoritenin getirdiği kurallar aracılığıyla gelmez. Birlikte yürümeye hazır olan insanlar arasında davetin nezaketinde ortaya çıkar.

Yol arkadaşlığı arzusu

O halde buradaki, ilahi müdahale Tanrı’dan arınmışlığıyla görünmezdir. Emirlerle, yasalarla ya da kurumlarla gelmez. Bizden kimliğimizi teslim etmemizi istemez.

Aksine, omuz omuza yürüyen insanların ilişkisinden neşet eder, davet edilmeyi nezaketle bekler.

Şarkının başındaki zehirli ilişkide kişi diğerinin içinde erirken, burada ortaya çıkan birliktelik bireyselliği korur. Her kişi tanınabilir kalır; her ses varlığını sürdürür. Ama yine de birlikte yürümenin içinde yeni bir ufuk neşet eder.

Eğer Heidegger’in Tanrısı yukarıdan konuşan bir otoriteyse, burada söz konusu olan müdahale insanların arasında hareket eder, onların çağrısına nezaketle icabet eder.

Belki de bu ilahi müdahale, eğer çağrı ve davetle iç içeyse ve bir Tanrı’ya ihtiyaç duymuyorsa, basitçe eşlik etmenin arzusudur: insanların birbirlerini yok etmeden, birbirlerinin yanında yürüme isteğinin dışa vurumudur.

Kim bilir…

Ya Xızır!

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.