Tokat Niksar merkezli 5,5 şiddetindeki deprem ve Adana semalarında imha edilen İran menşeli balistik füze saldırısı, Cuma sabaha karşı birbirine çok yakın saatlerde gerçekleştiği için olsa gerek toplumda kaygı düzeyi yükseldi. Öncelikle depremden, uzun süredir duymadığımız siren sesleriyle uyanan ve hayati sorun hissiyle telaşlanan halkımıza geçmiş olsun diyorum. Hem savaş tehdidi hem deprem paniği bu kadarla gelmiş, geçmiş olsun diyelim. Denizli Buldan merkezli ve yine orta şiddetli depremi yaşayanlar için de aynı dileğimi tekrarlamış olayım.

Üstelik 6-7 saat boyunca hiçbir resmî açıklamanın gelmeyişi yönetim boşluğu yaratınca sosyal medyada doğru-yanlış, iyi niyetli-art niyetli paylaşımlar ve görseller endişeyi artırdı. AKP iktidarının kriz anını yönetme zaafıyla ilk kez tanışmıyoruz ama yine de geniş halk kesimleri, teskin edici iki cümleyle bile olsa vergisini ödediği devleti yanında hissetmeyi hak ediyor. Fakat saatler boyunca yine yalnız kaldı halk. Elbette devlet, kriz için derin analiz yaparken diplomatik girişimler de yürütmek zorunda. Ancak kriz yönetimi halkı bilgilendirme yükümlülüğünü de içerir. Böyle anlarda toplum önce güven uyandıran kısa bir açıklamayla sakinleştirilir. Belli aralıklarla giderek derinleşen bilgilendirme sürdürülerek panik havasını önlemek zor değil. Yalnızca toplumun bilgi edinme hakkını ve insani ihtiyaçlarını önceleyen bir yönetim anlayışı yeterli olur. Bunları başaramayan bir İletişim Başkanlığı ne işe yarar acaba?

Doğanın boşluk kabul etmediğini biliriz. Sosyal medyanın da en az doğa kadar boşluk kabul etmediğini İletişim Başkanlığı biliyor olmalı. Buna rağmen klasik sessizliklerine gömülüp halkın “büyüklerimiz bilir” demesini ve susmasını beklemeleri çağın gerçekleriyle uyumlu değil. Ateş çemberinin içindeyiz ve 15 güne yaklaşan savaş hâli bölgemizde çok sayıda can almışken sessizce devletin resmî açıklamasını beklemek insan doğasına aykırı. Devletin yapması gereken boşluk bırakmamak. Neyse ki öğle saatlerini bulmuş olmasına rağmen MSB dengeli bir açıklama yaptı. Sabah saatlerinde yapılması gereken kısa bilgilendirme yine de hiç yoktan iyiydi; ancak sosyal medya kullanıcılarına soruşturma başlatıldığını öğrenmek, kriz yönetememe hâlinin halkı cezalandırmak yoluyla örtbas edilme çabası olduğunu düşündürüyor. İletişim Başkanlığı ve Dezenformasyonla Mücadele Merkezi adeta sosyal medya kullanıcılarına tuzak kurmuş gibi. Bıraktıkları bilgilendirme boşluğunu dolduranlara yönelik dezenformasyon avcılığı izlenimi uyandırıyor, niyetleri bu olmasa bile… Ankara’da 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana hiç duymadığımız kadar sık geçen uçak sesleri altında bu yazıyı tamamlamaya çalıştığımı belirtmeden geçemeyeceğim. Bu sesler bir yandan güven uyandırırken bir yandan da kaygı yaratıyor. Duygu durumu karışık yani.
Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu feminist dış politika konuşurken
Savaş insaniyeti tüketiyor. İnsanları canavarlaştırıyor. Canavarların masum insanları yok etmesine, en büyük yıkım ve acıyı kadınlara, çocuklara, sivillere yaşatmasına zemin hazırlıyor. Savaş tarihine göz attığımızda ilk dikkati çeken can kayıplarındaki asker-sivil oranları olur. Kısaca belirtmek gerekirse “delikli demir” icat edilmeden önceki savaşlarda, vahşi istilalar hariç tutulursa, sivil kayıplar az olmakla birlikte maalesef kadın bedeni savaş alanı ve fetih aracı olarak görülürdü. Ateşli silahların kullanılmasından itibaren Birinci Dünya Savaşı’na kadar yapılan savaşlarda yaklaşık her 30 askere karşılık 1 sivilin öldüğü görüşü hâkimdir. Yine de kadın bedeni savaş alanı olarak görülürdü. Birinci Dünya Savaşı’nda asker-sivil ölüm oranlarında dramatik bir değişim yaşandı: Bu savaşta her 4 askere karşılık 1 sivil ölümü yaşandığı görülür. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nda bu oran tersine döndü ve 1 askere karşılık 4 sivil ölümü yaşandı. Bu iki dünya savaşında da sözde modern dünyada kadın bedeni yine savaş alanıydı. Günümüze gelindiğinde silah sanayiinin ve savaş teknolojisinin bunca geliştiği, uzaktan savaş yöntemleri ve askerlerin son derece korunaklı teçhizatları göz önüne alındığında artık savaşlarda hayatta kalmanın yolu asker olmaktan geçiyor diyebiliriz. Çünkü yüzlerce hatta binlerce sivilin tek bir bombayla öldüğü savaşlarda hayatını kaybeden asker sayısı adeta bir elin, bilemedin iki elin parmakları kadar. Hayatta kalan halkın yaşam savaşı ise korkunç zorluklara dayanabilmeyi gerektiriyor. Medeniyeti yükselten değerler aşındıkça insanlık vahşete yol alıyor. Böyle bir ortamda yaşamı sürdürme yükü yine kadınların omuzlarında. Bu nedenledir ki savaşsız bir dünya özlemi feminizmin temeli. Emperyalizme ve militarizme karşı, cinsiyet eşitliğine dayalı, insan onurunu yüceltmeyi hedefleyen siyasi duruştur feminizm. Ve savaş günlerinde Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu (BM KSK / UN CSW) toplantısında dünyanın her yerinden kadınlar feminist dış politika stratejilerini tartışıyor. Sanırım çok yakında kapsamlı raporlar yayınlanacak ve bu raporlar üzerine yapılacak tartışmalarla tespit edilen stratejiler feminist kuramları biraz daha geliştirerek pratiğe aktarmayı mümkün kılacak.

En önemlisi din, dil, ırk ayrımı gözetilmeyeceği için tüm insanlığın güvenli yaşamı adına önemli bir adım atılmasına kapı açabilecek olması. Güçlünün zayıfı ezemeyeceği yeni kurallar geliştirip hayata geçirmek mümkün olursa dünya cennete döner. Orta Doğu’yu ateş çemberiyle kuşatan bu savaş, fundamentalist din yorumlarına dayandırılarak inançlı insanların duygularını manipüle etmek yoluyla sürdürülüyor. Bir taraf dinsel mitolojik unsur olan Mesih’i uyandırmak için “Tanrı’yı kıyamete zorlama / Armageddon” gerekçesiyle kitleleri uyuşturup siyasi-ekonomik yönlerden küresel hegemonyaya talip. Diğer taraf benzer bir dinî mitoloji ile “Mehdi’yi uyandırma” adı altında kitleleri “şehadete / mutlu ölüme” ikna ederek gerçekte el birliğiyle insanlığı öldürüyorlar. Dünyayı Orta Çağ’ın hilal-haç savaşlarıyla yeniden kana bulanacağı ortama sürüklerken saf inançlı insanların duygularını ve bedenlerini kullanmak için güç devşirilmek isteniyor. İşin garibi Yahudiler kendilerini seçilmiş toplum inancı, Hristiyanlar kefaret inancı, Müslümanlar şehitlik ve cennet vaadi inancıyla aynı Tanrı’nın kulları arasında ayrım yaparak kendilerini daha üstün kıldığı iddiasındalar. Tarih boyunca teopolitik savaşların kazananı olmadı, şimdi de olmayacak. Bu savaşlar, Tanrı’yı ve inançları kendi çıkarları için kullananlar tarafından çıkarıldı hep. İnanç üstünlükçü politikaların insanlık tarihinden silinme zamanı geldi de geçiyor. İnanç özgürlüğü ve eşitlik ilkesiyle yeryüzünü cennete çevirme ihtimali için feminist dış politika, feminist ekonomi modeli ve cinsiyet eşitliğiyle tavizsiz uygulanacak insan hakları hukuku şarttır. Dünya, uluslararası hukuku kurum ve kurallarıyla yeniden ve daha güçlü biçimde inşa etmek için feminist politikaya muhtaç. Bu arada feminist teoriler de gerek içsel gerekse kamusal eleştiriye ve diyaloğa açık yapılarını güçlendirerek gelişmeli, tüm insanlık için kapsayıcı yöntemler inşa edebilmeli.














