Kemal Can yazdı: İran savaşı uzadıkça

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının üçüncü haftasına girildi. Birkaç gün içinde biteceği hatta bittiği iddia edilen çatışmanın alanı daha da genişledi ve karşılıklı salvolar halen devam ediyor. Bu savaşın niye başladığı, neden böyle devam ettiği ve elbette nereye doğru gideceği konusunda canlı ama aynı zamanda sorunlu tartışma da sürüyor. Saldırının hemen başında meseleyi kaba bir güç karşılaştırması şeklinde ele alan veya fazla yüzeysel gerekçelere yaslanan açıklamalar daha baskındı. Sayısal verilere bakınca “İran’ın dayanması” için çok kısa bir ömür biçiliyordu. “Netenyahu kandırdı”, “Epstein konuşulmasın diye” ya da “Kasım ara seçimi yatırımı” gibi nedenler inandırıcı geliyordu. Kolay ve basit, daha “anlaşılır” ya da “somut” sayılıyordu.

İşler öyle gitmedi. Trump bile artık birkaç günden bahsetmiyor, haftalardan söz etmeye başladı. Bazı Amerikalı yetkililer “aylar” diyor. Ayrıca mola verilse bile gerilimin sonlanmayacağı daha çok dile getiriliyor. İngiltere’yi “bu kadar geciktikten sonra uçak geminize ihtiyacımız yok” diye azarlayan Trump, Hürmüz için bütün müttefiklerini yardıma çağırıyor ve “gelmezlerse NATO için iyi olmaz” tehdidine başvuruyor. Oysa daha geçen hafta “biz orayı açtık, hiçbir şey yapamazlar” diyordu. Günlerce İran’ın yeni liderinin sağlık durumu konuşulurken, şimdi Netanyahu’nun yaşayıp yaşamadığı tartışılıyor. Onlarcası öldürülen İranlı yöneticilerin sağ kalanları sokaklarda gezerken beklenen protestocular evde. Daha önce başka matematikten bahseden sopalı “uzmanlar”, askeri cevap kapasitesi ve savunma kalkanları konusunda yanlış hesaplar yapıldığını anlatıyor.

İran savaşı uzadıkça
Kemal Can yazdı: İran savaşı uzadıkça

İran savaşı uzadıkça kim kaybeder?

Ortaya çıkan tablonun askeri gerekçeleri, hesap hataları veya sürprizleri elbette çok önemli başlıklar. Ancak hem kapasite hem uygulama alanındaki askeri bilgilerin son derece güvenilmez ve yorumlayanların fazlasıyla yetersiz olduklarını da unutmamak gerekir. Bu yüzden, askeri sonuçlar, verdirilen kayıplar ve bunların ne kadar sürdürülebileceğini tahmin etmek zor. Fakat çıplak gözle görünen hakikat, öngörülenden veya sunulandan çok daha uzun süren ve süreceği anlaşılan bu savaş, güç asimetrisine dayalı analizlerin hakimiyetini zayıflatıyor. Ablukalarda ve yüksek ateş gücüne yaslanan saldırılarda; sürecin uzamasının, sadece zayıf olanın dayanma gücüyle tartılmasının isabetli olmadığı -başka tarihi örneklerde olduğu gibi- bir kez daha görülüyor.  

Savaş gibi bir meselede uygun bir benzetme olmayabilir ama bu durum, sürpriz sonuçlu müsabakalarda her şeyin favori takımın yaptıkları ya da yapamadıkları üzerine konuşulmasına benziyor. Saatler süren yorumlardaki süre asimetrisi çok barizdir. Zayıf olan sanki gayet etkisiz bir elemandır ve bu sonuç sadece güçlü olanın yaptığı hatalar yüzünden ortaya çıkmıştır (ya da çıkacaktır). Oysa -sonuç daha ortaya çıkmadan- yapılan en önemli yanlış, bu peşin varsayıma fazla güvenmektir. Her seviyede ve her çatışma zemininde; en zayıf görünen rakip bile sonuca etki edebilecek, hele karmaşık meselelerde diğer aktörlerin tutumlarını da değiştirebilecek müdahale imkanları bulabilir veya yaratabilir. İran’ın askeri kapasitesinin üzerinde etki yaratması, böyle bir stratejik müdahalenin ürünü.

“Krala yaslanma düşersin”

İran’ın kendi üzerine gelecek düşman güçleri çoğaltmak anlamına geleceği için, çevre ülkelere dokunmayacağı, yine kendisine de büyük ekonomik zarar verecek olan Hürmüz kozunu hemen kullanmayacağı söylenmişti. Hatta Hakan Fidan, İran’ın Körfez ülkelerini vurmasının büyük hata olduğunu iddia etmişti. Azerbaycan veya Türkiye’ye atılan füzeler konusunda da hala -iki tarafta başka argümanlar kullanılarak- “İran’ın bundan ne çıkarı olabilir?” tartışmaları yapılıyor. Ancak geçen haftalarda da birkaç kez yazıp söylediğim üzere, İran’ın çok erken bir evrede misillemelerini Körfez ülkelerine yoğunlaştırması, ekonomik hedeflere yönelmesi ve Hürmüz’ü hemen kapatması, askeri güç asimetrisini değiştiren bir müdahale oldu. Kazancı paylaşma vaadiyle başlatılan savaşlarda, zararın da bölüşüleceğini göstermek bağlamı değiştiriveriyor.

Her alanda olduğu gibi küresel düzende geçerli olan güç mekaniği, kuvvetli olanın yakınındaki konfor (fırsat, imkan) alanlarına dayanıyor. Güce yaslanan, iktidarın peşine takılan, onunla birlikte hareket eden, kazanılması muhtemel mücadelede “kazanmış sayılma” hakkına güveniyor, koruma kalkanlarının altına yerleşiyor, meşruiyet tedariki anlaşmalarını tazeliyor. Ancak gücün gölgesindeki “saadet zincirinin” sınırları ve riskleri var. Bunun en veciz ifadelerinden biri, Selahattin Demirtaş’ın popülerleştirdiği “Krala yaslanmayın düşersiniz” sözü. İran’ın Körfez ülkeleri başta olmak üzere ABD ve İsrail dışındaki hedeflere yönelmesi, konfor alanını risk sahasına çeviren bir bağlam değişikliği. Üstelik bu alana müdahale; hayli uzaktaki aktörleri de riskin parçası haline getiriyor ve bedel paylaşımını, çatışma alanındaki yayılmanın bile üstüne çıkarıyor.

Kemal Can yazdı: İran savaşı uzadıkça

Bedel paylaşımı

Sadece dünya enerji piyasasını değil, gübreden plastiğe kadar bir sürü hammaddenin arzını etkileyen ekonomik sorunlar beklenenden çok erken konuşulmaya başlandı. Petrolün olduğu kadar küresel sermaye arzının da kaynağı Körfez şehirleri, pek çok uluslararası şirkete kiraladıkları iş merkezlerinin birer birer vurulmasıyla gayrimenkul çöplüğüne dönüşüyor. İsrail’in demir kubbesi ve ABD’nin siber üstünlüğü hatta silah stokları bile tartışılıyor. Daha önceki savaşlara dahil olmak için vesile arayanlar, şimdilerde “sonuna kadar provokasyonlara direnme” gayretinde. Trump’ın çağrısına ve tehditlerine rağmen, Hürmüz için destek göndermeyeceğini açıklayan ülkelerin sayısı artıyor. Başta Amerika olmak üzere ülkelerin iç politikasında sarsıcı tartışmalar zuhur ediyor. Kralın gölgesi tehlikeli hale geliyor.

Bu gelişmelerden ABD’nin pek çok alanda zaten yaşamakta olduğu hegemonya kaybının askeri alanda da baş gösterdiği sonucunu çıkarmak -en azından bu konuda aceleci olmak- isabetli olmaz. Zira ABD’nin içinde bulunduğu durum, sadece yanlış hesaplara, öngörüsüzlüğe, panikle alınmış kararlara, şantajla esir alınmış veya kontrolü kaybetmiş bir çılgının anormalliklerine bağlanamaz. Ayrıca zaten ABD’nin dünyadaki hegemonyası “kazandığı” askeri başarılarla döşenmiş bir yoldan ilerlemiyor. ABD’nin dünya patronluğu macerası Vietnam’dan Afganistan’a, Irak’tan Küba’ya, Suriye’den İran’a kadar defalarca yaşanmış “yenilgilerin” tarihi. Bugün İran sahnesinde yaşanan ama daha önce birçok ülkede farklı safhaları yaşanan bir savaş sürekliliğini de hatırlamak gerekir. (Javier Bardem’in bu yılki Oscar töreninde 23 yıl önce taktığı rozeti yine taşıması bu yüzden)

Karıncaların hikayesi

İran’ın, karşısındaki orantısız güce verdiği şaşırtıcı cevap ve beklenenden yüksek direnç açısından da çok yüksek sonuçlar çıkarmamak gerek. Özellikle Rusya ve Çin’in de bu hevese katılacağını varsaymak fazla fantastik. Savaş ve emperyalizm karşıtlığı ya da ABD ve İsrail’e duyulan büyük öfke, elbette İran lehine büyük beklenti yaratıyor. Büyük ve yıkıcı bir saldırı altında, varlık mücadelesi veren İran’dan dünyayı kurtarması bekleniyor veya umuluyor. Trump’ın bir çağrısıyla sokaklara dökülecek protestocular, İsrail’in küçük bir teşvikle savaşacak Kürtler ne kadar zayıf öngörüyse, İran’ın iddia ettiği gibi ABD’yi ve İsrail’i Ortadoğu’dan söküp atacağını düşünmek de fazla hayalci. Böyle abartılı beklentiler söz konusu olduğunda hep aklıma gelen ve galiba 25 sene önce yine bir yazımda kullandığım, “karıncalar ve filin hikayesi” aklıma geliyor.

“İrice bir fil, her sabah su içmeye gittiği yolun üzerindeki karınca yuvasını dağıtıp geçiyormuş. Her gün bu büyük felaketle karşı karşıya kalan karıncalar, her güneş doğuşu ile birlikte yüzlerce telefat vermekten kurtulamıyorlarmış. Bakmışlar olacak gibi değil, toplanmışlar ve bir çare düşünmeye başlamışlar. Yaşlı karıncanın önerisiyle karınca ordusu toplanmış ve fili öldürmek için gece yola koyulmuş. Savaş planına göre; ordu fil uyurken boynuna tırmanacak, sonra da bütün karıncalar el ele tutarak filin boynunu çevirecek ve boğazını sıkarak onu öldüreceklermiş. Plan son aşamasına kadar uygulanmış, ama boynuna binlerce karınca üşüşen fil gıdıklanıp silkelenince işler berbat olmuş, bütün ordu yerlere serilmiş. Sersemlemiş komutanlar ayağa kalkıp file baktıklarında genç bir karıncanın hala filin boynunda tutunmaya çalıştığını görmüşler ve karıncalar hep birlikte bağırmaya başlamışlar: Boğ onu boğ onu…”

Zayıfın kuvvetli tarafı

Kemal Can yazdı: İran savaşı uzadıkça

İran’a saldırı ve sonrasında yaşananlar; peşin hükümlere ve ezberlere yaslanmanın, anlık tabloları resmin tamamı saymanın, süreklilikleri es geçmenin sıkıntılarını gösterdi. Böylesi örnekler, her türden eşitsiz güç mücadeleleri için ilham verici. Yukarıda özetlemeye çalıştığım noktalar, başka mücadele zeminlerine de kolayca uyarlanabilir. Mesela zaman parametresinin daima güçlü olanın avantajına olması bir kural değil. (Azdan az çoktan çok) Sürecin nasıl bir zeminde ilerleyeceğine yapılan doğru müdahaleler, zayıf olanla güçlü olanın dayanma kapasitesi üstünlüğünü değiştirebilir. Elbette diğer aktörlerin sürece eklemlenme biçimini belirlemek de çok önemli. Güçlü olanın yanında konumlanmanın her zaman daha konforlu (güvenli) bir alan yarattığı ön kabulünün yıkılması ya da hiç olmazsa tartışmalı hale getirilmesi dengeyi değiştirebilir. Kazanç kadar bedel paylaşımı olduğunu da sık sık hatırlamak ve hatırlatmak gerekir.

İran meselesi gündemdeki yerini ve ağırlığını bir süre daha devam ettirecek.  Muhtemelen Trump’a dönük -geçici bir süre için bile olsa- yoğunluğu düşürme veya mola baskısı artıyor olmalı. Venezuela girişi ve Gazze’de yarattığı hava nedeniyle, “hızlı sonuç” beklentisini yükseltmiş olmasının da faturasını ödüyor. Ancak Trump’ın “savaşları bitiriyorum” vaadinin arkasında, zaten bildiğimiz anlamda bir barış dönemi ima edilmiyordu. Birinci körfez savaşıyla işlemeye başlayan, 11 Eylül ve Irak müdahalesiyle rotası çizilen ve asıl olarak küresel ekonomik modelin ihtiyaçlarına verilecek cevap mücadelesiyle biçimlenen karmaşık bir sürecin zorlu eşiklerinden birindeyiz. Sanchez’in söylediği gibi “dünyayı ateşe verenleri destekleyip çıkan dumandan şikayet ediliyor” veya yangından kazanılan parayı (gücü) görmeyip, “nereden geliyor bu duman” diye tartışılıyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.