İran Savaşı bir ayı geride bıraktı. Bir aydır başta İran ve Lübnan olmak üzere tüm Ortadoğu’yu ve dolaylı olarak dünyayı etkileyen büyük bir savaşı anbean takip ediyoruz. Ancak bu savaşı büyük ölçüde jeopolitik dengeler, uluslararası sistemin dönüşümü, ABD siyaseti, Donald Trump’ın tuhaf çıkışları, NATO’nun geleceği, Avrupa’nın güvenlik mimarisi gibi başlıklar üzerinden; yani savaşın ateşinin düştüğü yerin uzağından okuyoruz. Haritalar, ittifaklar, diplomatik manevralar, askeri kapasite analizleri ve stratejik hesaplar gündemi belirliyor.
Ben de Medyascope’taki köşemde her hafta dış politika analizleri sunmaya, savaşın farklı boyutlarını ele almaya çalışıyorum. Ancak bu hafta köşemi, bu savaşın en az konuşulan ama en önemli boyutuna ayırmak istiyorum: Uluslararası kurumların verileri ve sahadan gelen tanıklıklar ışığında, güç mücadelelerinin gölgesinde kalan hayatları yani savaşın asıl cephesini hepimize hatırlatmak.
Savaşa dair tumturaklı analizlerin arasında neredeyse hiç konuşulmayan bir şey var: Bu savaşın insanlar üzerindeki gerçek maliyeti. İran’da, Lübnan’da, Yemen’de milyonlarca insan—ve milyonlarca çocuk—bu savaşın doğrudan ya da dolaylı sonuçlarıyla yaşamaya çalışıyor.
Bu çerçevede, son günlerde The Guardian’da yayımlanan kapsamlı dosyanın yanı sıra Dünya Sağlık Örgütü, UNICEF, Dünya Gıda Programı, Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi gibi uluslararası kuruluşların son günlerde yayımladığı raporlar bize bu savaşın gerçek yüzünü çok çarpıcı verilerle gösteriyor. Gelin, bu tabloya yakından bakalım.

Sivil kayıplar, yerinden edilenler ve insani yıkım
Dünya Sağlık Örgütü’nün 2 Nisan’da yayınladığı Ortadoğu krizi odaklı güncel durum raporuna göre savaşın başından bu yana saldırılarda İran’da 1.937, Lübnan’da 1.268, Irak’ta 100, İsrail’de 12 kişi hayatını kaybetti. İran’da 25 bini aşkın kişi yaralanırken, Lübnan’da 3.750 kişi, İsrail’deyse 6 bini aşkın kişi yaralandı.
UNICEF’in Mart sonu verilerine göre bölgede 350’den fazla çocuk hayatını kaybetti, 1.500’den fazla çocuk yaralandı.
Savaşın yarattığı yıkım, kuşkusuz, yalnızca can kayıplarıyla sınırlı değil. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2 Nisan tarihli durum raporuna göre yalnızca İran’da 3,2 milyondan fazla kişi yerinden edilmiş durumda.
Lübnan’ın güneyi yeni bir “Gazzeleştirme” politikasının yoğun saldırısı altındayken 1,2 milyonu aşkın kişi yerinden edilerek hayatta kalabilmek için kuzeye göç etti, yüz binlerce insan geçici barınma alanlarında yaşam mücadelesi verirken; gücü yeten ve yapabilen on binlerce Lübnanlı ülke dışına çıkmak zorunda kaldı.
Yani sadece bu savaştan ötürü, sadece son bir ayda 4,5 milyon kişi evsiz kaldı; en temel yaşamsal ihtiyaçları risk altında olan güvensiz, tedirgin, yaşam mücadelesi içinde göç etmek zorunda kalan 4,5 milyon insan.
Aynı rapor, sağlık sistemine yönelik çok sayıda saldırıyı ve sağlık hizmetlerinde ciddi bir çöküş yaşandığını ortaya koyuyor. Nitekim savaşın başından bu yana askeri saldırılar İran’da 23, Lübnan’da 93, İsrail’de 6 kez sağlık hizmeti veren yerleri hedef almış durumda.
Yemen ise bu trajik tablonun hem en eski hem de en derin kriz alanı. Ancak mevcut bölgesel savaş, Yemen’de zaten yıllardır süren insani felaketi daha da görünmez ve daha da ağır hale getiriyor. Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi verilerine göre ülkede 22 milyondan fazla insan insani yardıma muhtaç, yaklaşık 18 milyon kişi akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya. Halihazırda milyonlarca insanın yerinden edilmiş olduğu bu ülkede, ekonomik çöküş, sağlık sisteminin zayıflığı ve yardım mekanizmalarındaki kırılganlık, savaşın etkisini katlayarak büyütüyor.

Çocuklar: Savaşın en ağır yükünü taşıyanlar
Her savaşta olduğu gibi bu savaşın da en ağır sonuçlarını ise yine tüm bu keşmekeşten habersiz olan çocuklar yaşıyor.
The Guardian’ın 4 Nisan’da yayımladığı kapsamlı dosya, bir aydır süren savaşın çocuklar üzerindeki etkisini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Son derece sarsıcı olan bu dosyayı özellikle okumanızı tavsiye ederim.
Tarih boyunca bir dizi acı coğrafyada olduğu gibi dün Filistin’de bugün İran’da ve Lübnan’da; yaşam tehdidi altında olmanın, yeterli gıdaya ulaşamamanın, evinden edilip göç etmek zorunda kalmanın, yoksulluk ve perişanlıkla mücadele etmenin acı gölgesi altında yok olan ve var olan milyonlarca insan içerisinde -tüm bu saydıklarımızın yanı sıra ve askeri saldırıların görece daha az tesir ettiği bölgeleri de içine alacak şekilde- sürekli siren sesleriyle büyüyen, geceleri uyuyamayan, okula gidemeyen, konuşma bozuklukları geliştiren, agresifleşen ya da içine kapanan bir nesil büyüyor, 2026 yılında bir kez daha.
Bu bahsettiğimiz travmalar o kadar ağır, o kadar uzun süreli ve o kadar çok veçheli ki savaş şimdi bitse etkileri ömürler boyu sürecek. Yerinden edilme, çocukların hayatını kökten değiştiriyor. Evlerini kaybeden çocuklar, aynı zamanda eğitim haklarını da kaybediyor. Okullar kapanıyor, eğitim kesintiye uğruyor, yüz binlerce çocuk sistemin dışına düşüyor. UNICEF’in bu konudaki kapsamlı raporu, bu sürecin uzun vadede bir “kayıp nesil” riski yarattığını açıkça ortaya koyuyor.
Bu çocuklar yalnızca savaşın mağdurları değil; savaşın içinde büyüyen bir kuşak.

Görünmeyen sonuçlar: Yaşamı mümkün kılan sistemlerin çöküşü
Savaşın yarattığı insani yıkım, yalnızca “zayiat” tablolarına yazılanlarla değil yaşamı mümkün kılan sistemlerin çöküşüyle ölçülür. Ve bu ağır tablo, “zayilerin” yanı sıra yaşama savaşı verenlerin de tablosu. Asıl olarak ise, toplumların temel işleyişini sağlayan sistemlerin açıkça hedef alındığı ve yer yer tamamen işlevsiz hâle geldiği noktada, savaşın yıkıcı etkisinin görünen ve anlık olanın çok ötesine geçtiği ve uzun erimli sonuçlar ürettiği ortaya çıkıyor.
Birleşmiş Milletler’in ve Dünya Sağlık Örgütü’nün raporları, sağlık altyapısının yalnızca dolaylı olarak değil, saldırıların doğrudan hedefi hâline geldiğini açıkça ortaya koyuyor. Hastaneler, ambulanslar ve sağlık merkezleri saldırıya uğruyor; sağlık çalışanları hayatını kaybediyor ya da hizmet veremez hâle geliyor. Bu durum, yalnızca savaş anındaki ölüm ve yaralanmaların değil, kronik hastalıkların, doğumların ve acil müdahale gerektiren diğer sağlık sorunlarının da yönetilememesi anlamına geliyor. Ve tahmin edebileceğiniz gibi bu altyapı kırılmasının yaratacağı orta ve uzun vadeli etkiler devasa boyutta olacak.
Başka bir ifadeyle, savaş yalnızca öldürmüyor; tedavi edilebilir hastalıkları, müdahale edilebilir ihtiyaçları, tamir edilebilir sorunları, yönetilebilir krizleri de ölümcül hâle getiriyor. Hem de milyonlarca insan nezdinde.
Ekonomik düzlemde de tablo benzer biçimde ağırlaşıyor. Dünya Gıda Programı ve Dünya Bankası verileri, İran, Lübnan ve Yemen’de savaşın zaten kırılgan olan ekonomik yapıları daha da zayıflattığını açıkça göstermekte. Yukarıda saydığımız yaşamsal ağır tehditler ve imkansızlıkların yanı sıra artan gıda fiyatları, gelir kaybı, işsizlik ve yardım mekanizmalarındaki aksaklıklar, geniş kesimleri temel ihtiyaçlara erişemez hâle getiriyor ve getirmeye de devam edecek.
Bu süreç, kitlesel bir yoksullaşmanın yanı sıra hızlı ve yaygın bir insani güvencesizlik üretimi anlamına geliyor.
Bu çöküşün çocuklar üzerindeki etkisine yeniden dönmek gerekiyor. Zira eğitim sistemi de bu çöküşten bağımsız değil. Okulların kapanması, yerinden edilme ve güvenlik riskleri nedeniyle yüz binlerce çocuk eğitimden kopuyor. Bu durum yalnızca bugünü değil, uzun vadede toplumların insan sermayesini ve sosyal dokusunu da doğrudan etkiliyor ve etkileyecek.

Gündelik hayatın psikolojik çöküşü: Tedirginlik, bilinmezlik ve sürekli bir bekleme hâli
Dolayısıyla karşımızda yalnızca askeri bir çatışma değil; sağlık, ekonomi, eğitim gibi toplumsal yaşam sistemlerini eş zamanlı olarak çözen çok katmanlı bir kriz var. Savaşın en az görünür ama en yaygın etkilerinden biri de gündelik hayatın ortadan kalkması; savaşın gölgesinde yaşamın donuklaşması ve arafta asılı kalması.
Bölgeden gelen tanıklıklara göre, Lübnan’da ve İran’da yaşamın ve yaşam alanlarının bütününe yayılmış bir “militarizasyon” söz konusu. Savaş gündelik yaşamın tamamını sarmış durumda.
Okula gidemeyen çocuklar, işini kaybeden insanlar, geleceğini planlayamayan aileler, tedavi bekleyen hastalar, ülkeden çıkmak isteyip çıkamayanlar, yarın ne olacak sorusu altında ezilen hayatlar… Hepsinin ortak duygusu: belirsizlik, tedirginlik ve sürekli bir bekleme hâli.
Savaş sadece öldürmez. Bekletir, yorar, bozar, aşındırır, travmatize eder, umutsuzlaştırır… Ve görünmez kılar.
Bu yazı hepimize bir hatırlatma notu niteliğinde: Savaş, sadece haritalar üzerinde oklarla anlatılan ve makro perspektiften analiz edilen bir olgudan ibaret değil. Her savaş gibi bu savaş da geceleri siren sesleriyle uyanan çocukların, ilaç bulamayan hastaların, evlerini terk etmek zorunda kalan ailelerin, alt üst olan hayatların, kararan geleceklerin savaşı.













