Deniz Türkali, Medyascope’un “Kurtlar Sofrasında Kadınlar” programında Göksel Göksu’nun konuğu oldu. Türkali, babasının tutuklanmasından 12 Eylül darbesine uzanan süreçte birikip kökleşen otosansürü, gençlerin “apolitik” olduğu yargısını ve sanatın baskı dönemlerindeki dönüştürücü gücünü anlattı.
Vedat Türkali’nin kızı olmanın ağırlığı, Deniz Türkali’nin hayatında hem bir ayrıcalık hem de bir çatışma kaynağı olmuş. Bu durumu “bir yandan çok mutluyum babam olduğu için, bir yandan da hakikaten çok kere eğer babam olmasaydı daha iyi olurdu” sözleriyle ifade ediyor; “Aramızda her zaman bir aşk-nefret ilişkisi oldu” diyor. Çocukluğundan itibaren “asi” bir karaktere sahip olduğunu anlatan Türkali, babasının politik kimliği nedeniyle dışlanmayı da erken yaşta deneyimlediğini vurguluyor.
Özellikle ilkokul yıllarında öğretmeninin davranışları yüzünden yaşadığı travmatik deneyimler, Türkiye’de politik kutuplaşmanın gündelik hayata nasıl sirayet ettiğini çarpıcı biçimde gösteriyor. Öğretmeninin kendisine “‘Baban eğer sizi düşünseydi bütün bunlara bulaşmazdı’ derdi” diyerek bugün bile dinmeyen bir öfkeyi dillendiriyor.
Türkali ne “ideal evlat” ne de “ideal anne” olabildiğini söylerken aslında bu kalıpların kendisini reddediyor: “Tarif edilmiş annelik, tarif edilmiş evlatlık bana göre değil.” Ona göre bu roller, hayatın karmaşıklığını ve bireyin özgünlüğünü kapsayamayacak kadar dar.
İkili ilişkilere bakışı da farklı değil. Atıf Yılmaz ile uzun yıllar süren birlikteliğini anlatırken “ideal eş” fikrini doğrudan reddediyor: “İdeal bir eş olsaydım bu kadar uzun sürmezdi.” İlişkilerini ise tek bir kavramla değil, bir duygu spektrumu üzerinden anlatıyor: “Aşk, dostluk, kavga, öfke, nefret, şefkat… içimizde olan bütün duyguları yaşadık.”
Bu noktada en dikkat çekici kavramlardan biri “suç ortaklığı”. Türkali bunu klasik sadakat anlayışının ötesinde, derin bir bağlılık olarak tanımlıyor: “Suç ortağın size ihanet ederse dünyanın en kötü şeyidir. Ama biz birbirimize hiç ihanet etmedik.” Onun için ihanet, fiziksel sadakatsizlikten ziyade duygusal ve varoluşsal bir kopuş anlamına geliyor.
Röportajın en güçlü damarlarından biri ise sanat, politika ve korku arasındaki ilişki. Türkali, içinde bulunulan dönemi tarif ederken umudun artık verili bir şey olmadığını, aksine yaratılması gerektiğini söylüyor: “Şimdi biz umudu kendimiz yaratmak zorundayız.”

Gençlere duyduğu güven ise bu karanlık tablo içinde dikkat çekici bir karşı ağırlık oluşturuyor. “Gençler apolitik” söylemine sert bir şekilde karşı çıkan Türkali, “hapishaneler genç dolu… nasıl apolitik?” diyerek bu yargının gerçeklikle bağdaşmadığını vurguluyor.
Sanatın bu politik atmosferden bağımsız olmadığını, aksine doğrudan onunla şekillendiğini ifade ediyor. Ona göre bugün sanat da tıpkı toplum gibi “kaygan bir zemin” üzerinde: “Tam buraya giderken o tarafa kayıyorsunuz… öyle bir yerde durup da ‘buradan’ demek çok güç.”
Bu kayganlık ve belirsizlik duygusu, beraberinde sürekli bir tehdit algısını da getiriyor. Türkali bunu çok net bir cümleyle özetliyor: “Hayatımızda her zaman ‘ya başımıza bir şey gelirse’ vardı.”
Ancak tam da bu noktada, sanatın ve mücadelenin dönüştürücü gücüne işaret ediyor. Mücadeleyi bir zorunluluktan ziyade bir yaşam biçimi olarak tanımlıyor: “Mücadele etmeden yaşanmıyor.” Ve bu mücadelenin sadece acıdan ibaret olmadığını ekliyor: “Bunun içinde mizah da var, kahkaha da var… mücadele ediyor olmanın mutluluğu var.”
“Hakikaten korkuyoruz”
Röportajın en çarpıcı bölümlerinden biri ise otosansür üzerine söyledikleri. Türkali, bunun bireysel bir tercih değil, tarihsel ve toplumsal bir zorunluluk haline geldiğini belirtiyor: “Otosansür… maalesef bitmeyen bir şey.” Özellikle 12 Eylül sonrasında bunun yaygınlaştığını vurgulayarak, herkesin zihnine yerleşmiş bir denetim mekanizmasına dönüştüğünü ifade ediyor: “Hepimiz… her lafımızı tartar, dikkat eder… bunlar hepimizin kafasının içinde.”
Bu durumun temelinde ise açık bir gerçeklik olduğunu söylüyor: “Hakikaten korkuyoruz.”
Ancak Türkali’nin anlatısı burada karamsarlığa teslim olmuyor. Tam tersine, baskı ile yaratıcılık arasındaki paradoksal ilişkiye dikkat çekiyor: “Böyle değişik, farklı sanat akımları daha çok bu baskı dönemlerinde çıkar.” Çünkü doğrudan ifade imkânı ortadan kalktığında, sanat yeni yollar bulmak zorunda kalıyor: “Bunu söyleyeyim ama öyle değil de böyle söyleyeyim ama anlaşılsın.”
“Her zaman yapılacak bir şey olabiliyor”
Sonuçta ortaya çıkan şey, yalnızca bir uyum stratejisi değil; aynı zamanda yeni bir estetik ve anlatım biçimi oluyor. Türkali’nin ifadesiyle: “Dolayısıyla her zaman yapılacak bir şey olabiliyor.”
Deniz Türkali’nin sözleri, korku, baskı ve otosansürün yalnızca sınırlayıcı değil, aynı zamanda dönüştürücü etkilerini de ortaya koyuyor. Onun anlatısında hayat, sanat ve mücadele birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçiyor. Ve belki de en çok şu cümlede düğümleniyor:
“Eğer her taraf karanlıksa sen kendin ışık olacaksın.”
Röportajın tam metni:
Siz Deniz Türkali’yi bir cümlede tarif edebiliyor musunuz? Kim Deniz Türkali?
Benim için çok zor. Yani kendini tarif etmek, kendinden söz etmek zaten zor. Oyuncuyum ben o kadar.
Sadece oyuncu değilsiniz ama mütevazı davranıyorsunuz şu anda.
Feministim, biraz anarşistim falan.
Her şeyden biraz var, evet. Peki, şimdi aslında bütün bunlar sebepsiz değil. Biraz anarşist olmak, biraz feminist olmak, bütün bunlar bir şey gerektiriyor. Siz de yazdığınız kitapta aslına bakarsanız belki de onu harmanladınız değil mi?
Ben yazmadım ama o Bir Nehir Söyleşisi, Murat Çelikkan’la yaptığımız söyleşi. Soruları cevapladım şimdi olacağı gibi.
Şimdi orada pek çok şeyi bir arada görmemiz mümkün, Türkiye’nin bütün dönüm noktalarını kesiştiği birisiniz.
44 doğumluyum 44’ten bu yana yani işte 82 sene olmuş, şaka gibi! Türkiye’nin çok önemli anları yaşamıma değdi ya da o önemli anlara ben değdim. Evet, ilginç bir dünya ve Türkiye’nin önemli, ilginç bir döneminde yaşadığımı söyleyebilirim.
1951 tevkifatından başlayarak babanız Vedat Türkali’nin tutuklandığı, 6-7 Eylül olayları ve daha nice şey, bütün bunlar insanı aynı zamanda yoruyor belki ama çok da besliyor da.
Büyütüyor. Öğreniyorsunuz. Hayata bakışınızı epey etkiliyor bütün bunlar. Sadece okuyarak bilerek olur muydu bilmiyorum. Şimdi düşünüyorum. Sovyet devrimini düşünüyorum. Orada yaşayanlarla biz okuyanlar ne kadar okuyup ne kadar içine girmeye çalışsak aynı şey değil. Fransız devrimi içinde aynı şey. İkinci dünya, birinci dünya savaşları yani bir şeyin içinde yaşıyor olmakla sonradan öğrenip onunla ilgili bir düşünceye sahip olmak farklı tabi.
Aklınızda en çok yer eden dönem ya da sizi en çok etkileyen dönem hangisiydi?
Valla yaşadığım her dönem yaşadığım an beni etkiliyor. Etkilenmeyecek gibi değil. Türkiye zaten ilginç bir ülke. Yani her ülke ilginç de Türkiye coğrafi konumunun nedeniyle de ilginç bir ülke. Tarihsel geçmişiyle de ilginç bir ülke. Sosyal yapısıyla da ilginç bir ülke. Dolayısıyla ben şu döneminden hiç etkilenmedim dersem yalan olur. Yani yaşadığım sürece 51 tevkifatında da…
Çok küçüktünüz ama o zaman!
7 yaşındaydım evet.
Hatırlıyor musunuz?
Hatırlamaz olur muyum? Siz bana bakmayın ben her şeyi hatırlıyorum. Ben birinci yaşımı hatırlıyorum.
Nasıl yani?
Vallahi babam öyle derdi zaten. Biraz sıkışsa ebesini hatırlayacak. Evet öyle bir hafızam var. Gerçekten çok ilginç şeyleri hatırlıyorum. Yedi yaş bayağı büyük bir yaş. Bir de hayatımda çok önemli bir dönem elbette. O yüzden çok iyi hatırlıyorum tabi.
Çok küçük olduğunuz için soruyorum. Babanız tutuklandığı sırada orada mıydınız ve olanları…
Evet, evet gayet iyi hatırlıyorum. Büyükbabamın evindeydik, Nişantaşı’ndaydık. Bana oyalanmam için çok hoş bir kitap almışlardı. O kitabı gösteriyorlardı. Babam beni öpüp giderken nasıl olduğunu bilmiyorum ama ben babamın tutuklanmaya, hapse gittiğini hissediyordum, biliyordum ya da. Sonra çünkü benden gizlemeye çalışıyorlardı, onun da farkındaydım. Sonra bir gün bana bunu söylediklerinde ben çoktan biliyorum dedim. O anı da hatırlıyorum ve kimsenin bana acımasını bu nedenle istemedim. Çünkü babamın yanlış bir şey yapmış olacağını…
O yaştayken mi?
Evet, evet. Büyük bir güven tabii o.
Çok büyük bir güven gerçekten. Şimdi babam dediğiniz Vedat Türkali. Vedat Türkali tabii ki sizin babanız ama biz okurları içinde apayrı bir yerde. Hatta çok da gurur duyduğum iki röportajdan biridir. Biri Can Yücel, biri de Vedat Türkali, ikisi de son röportajını benimle yaptı. Son röportajı ben yaptım ve bununla hakikaten çok gurur duyuyorum. Birlikte çekilen fotoğrafımız da evimde başucumda.
Ne güzel. Ay çok tatlı.
“Bir Gün Tek Başına”yı kaç kez okuduğumu gerçekten hatırlamıyorum. Dolayısıyla biz okur olarak bir Vedat Türkali portresi çok net bizim için. Ama onun kızı olarak Vedat Türkali’nin kızı olmak zor mudur?
Valla açık söylemek gerekirse. Bir yandan çok mutluyum babam olduğu için, bir yandan da hakikaten çok kere eğer babam olmasaydı daha iyi olurdu, ilişkimiz de daha iyi olurdu, daha çok anlaşırdık diye düşünüyorum ya da daha iyi kavga ederdik diye düşünüyorum. Çünkü babamla aramızda her zaman bir aşk-nefret ilişkisi oldu, her zaman. Ben çok itiraz eden bir çocuktum. Küçüklüğümden itibaren yani. Hep büyük babam hep şey derdi, asi olma kızım, asi olma kızım. Halbuki ben biraz asi bir çocuktum. Sert değildim. Ama asiydim. Babam hapse girdikten sonra daha zor oldu. Çünkü işte Nişantaşı’nda oturuyoruz. Nişantaşı çevresi malum, hele o tarihlerde. Kitapta da var zaten. Çok dışlandığım oldu. Ama ben şanslı bir çocuktum. Benim arkadaşlarım çok tatlıydı bir kısmı özellikle. Hala arkadaşım olan, çok yakın arkadaşım olan iki ilkokuldan arkadaşım var, sınıf arkadaşlarım. Dolayısıyla onlar ve onların özellikle bu sözünü ettiğim Sibel ve Zeynep’in annesi, bana inanılmaz şefkatle davranırdı, çok severdi. İlginç bir kadındı. Küçük bir şey anlatayım. Tuğfe teyze bir Azerbaycan’dan devrimden kaçmış gelmiş bir kadındı. Kendisi Sovyet Devrimi’nden kaçıyor, ailesi daha doğrusu. Sovyet Devrimi’nden kaçıyor kendi de tabi. Dayısını da Ermeniler öldürüyor.
Sibel ve Zeynep’in en yakın arkadaşlarımdan biri bendim, biri de bir Ermeni arkadaşımızdı. Ve Tufe Teyze ikimize de inanılmaz sevgi ve şefkat gösterirdi. Bunlar hep avantajlı şeyler ama sınıfta ilkokul öğretmenimi hala öfkeyle… Yani nereye gittiyse, ne diyeyim, öfkeyle hatırlarım, çok kırıcı, çok incitici, kötü bir kadındı. Benim için dünyanın en kötü insanlarından biri.
Vedat Türkali’nin kızı olduğunuz için.
O zaman babam Vedat Türkali değildi. Yüzbaşı Abdülkadir’di. Yani babam komünistlikle suçlanmış. Komünist parti kurucularından, kurucularından değil de üyelerinden biri olduğu için vatan haini, kötü insan vesaireydi o kadının gözünde.
Ve bunu size yansıtıyor.
Hem de nasıl. Hem de nasıl. Yani durduk yerde hırpalardı. “Baban eğer sizi düşünseydi bütün bunlara bulaşmazdı” derdi. Kötü bir kadındı uzun lafın kısası.
Hiç yüzleşme fırsatı buldunuz mu kendisiyle?
Hayır. Bir daha görmedim.
Siz diyorsunuz ki “ne babama göre ideal bir kız çocuğu olabildim, ne kızıma ideal bir anne olabildim”. İdealden ne anlıyorsunuz, neyi kastediyorsunuz?
Bütün hikaye tarif edilmiş kız çocuğu ve tarif edilmiş anne olmadım ben. Ben iyi bir insan olduğumu düşünüyorum. Kötü bir insan değilim. Bir kere annelik konusunda onun cevabı çocuklarda her zaman. Ben mesela babamın çok kötü bir baba olduğunu düşünüyorum. Çok önemli bir insan, çok değerli bir insan ama baba olarak iyi bir baba değildi. Aynı şekilde Zeynep de muhtemelen benim için öyle düşünüyordur ama arada o biraz şey bir yandan İşte sen hiç anneye benzemiyorsun diye isyan eder. Öte yandan iyi ki annem sensin der. Demek ki böyle o da biraz iki arada bir derede kalıyor. Tarif edilmiş annelik, tarif edilmiş evlatlık bana göre değil. O tariflere sığacak bir şey değil çünkü bu haller. Yani nedir ideal anne? Her çocuğun idealindeki anne başka. Kaldı ki hayatın ne direttiği ne dayattığı başka. O yüzden de yani evet öyle düşünüyorum. O kalıplar bana göre değil.
Peki Vedat Türkali yani babanız kadar hayatınızda etkili olan ikinci bir isim daha var o da Atıf Yılmaz. Çok da uzun yıllarınız birlikte geçmiş.
Evet tabii. 32 yıl.
32 yıl. Peki Atıf Yılmaz için de iyi bir eş oldum diye düşünüyor musunuz?
Hayır, asla. Asla. İdeal bir eş, yani tarif edilmiş bir eş olsaydım bu kadar uzun sürmezdi.
Nasıl tarif ediyorsunuz o ilişkiyi peki?
Aşk, dostluk, kavga. Öfke, nefret, şefkat. Yani bir insanın içinde bulunan, içimizde olan bütün duyguları birbirimize üç aşağı beş yukarı zaman zaman yaşadık. Ama galiba ağır basan şey aşk idi ve dostluktu. Yani bunlar çok önemli. Ben hep şunu derim. Suç ortaklığı evlilikte çok önemli bir şey. Yani ilişkide. Ve biz suç ortağıydık onun için de çok mutluyum.
Çok önemli söylediğiniz. Özellikle genç kuşaklar açısından çok önemli. Çünkü artık aşk da sevgi de sizin o tanımını çizdiğiniz çerçeveden anılmıyor. Suç ortaklığını derken kastettiğiniz şeyi biraz açabilir misiniz?
Bunu açmak zor aslında. Bu herkese göre tarifi değişebilecek bir şey. Suç ortaklığı çok yan yana çok bir arada kenetlenmiş olmak anlamına geliyor. Çünkü suç ortağını size ihanet ederse Dünyanın en kötü şeyidir. Ama biz birbirimize hiç ihanet etmedik. Her zaman böyle olduk. Bu ihanet meselesine de açıklık getirmek istiyorum. İhanet kişilerin çapkınlığı ya da diğer flörtleriyle ilgili bir konu değil. Ben Yılmaz’a hiç ihanet etmedim. Yılmaz da bana hiç ihanet etmedi. Kaldı ki ikimiz de çok çapkın olduk her zaman. Onun için suç ortaklığı bölgesine bir kenetlenme benim tarifimde. Şimdi şöyle bir şey var. Zaten bana sorarsanız, evlilik denilen müessese çok tuhaf bir müessese. Bir kere tarife gereği iki insanı birbirine mahkum ediyorsunuz. Bir insana bir insana yetmesi mümkün değil.
Mümkün değil. Yani aşkı, seksi, arkadaşlığı, dostluğu, dayanışmayı her şeyi bir kişide bulacaksınız. Bir, niye? Niye biz dünyaya kapalı olacağız? Yani milyonlarca insan var dünyada ve hepsi beni teker teker çok ilgimi çekiyor. Hayır, onunla öyle bir bakışma, onunla öyle bir ilişki kurma. Bu çok klostrofobik bir şey. Yani ne kadarsa o kadar. Tek bir arkadaşınız da olamaz. Ben çok sinir olurum o laflara biliyor musunuz? Yani insanın hayatta tek bir dostu yok ya. Benim o kadar çok dostum var ki. Hepsi teker teker çok değerli, çok kıymetli. Dolayısıyla bu aile yapısı içindeki, tabii ki şunu itiraf ederim, bazı durumlarda koruyuculuğu da var, sığınma hali de var. Ama ne kadar tehlikeli? Hepimiz biliyoruz, bu kadın katliamlarında, çocuk tacizlerinde daha en çok aileden çıkıyor. Şimdi burada bir tuhaflık olduğunu kabul etmek lazım. Şimdi ben kendi istediğim aile neyse o öyle yaşamayı tercih ederlerdi.
Şimdi siz konuşurken o kadar o kadar Vedat Türkal’i geldi ki gözümün önüne, niye diyeceksiniz?
Evet niye hakikaten niye?
Çünkü ben röportaj yaparken anneniz o sırada hastaydı odasındaydı. Çok minnettarım bütün bunlar için. Tanıştırdıktan sonra ona böyle hüzünle baktı ve sonra tekrar biz çalışmaya devam etmek üzereyken dedi ki bana hayatım boyunca unutmadım ve unutmayacağım bir cümleydi bu. “Biliyor musun hiç kimseye Allah bir yastıkta kocatsın diye beddua etmedim” dedi.
Tabii doğru demiş. Biraz geç demiş ama doğru.
Niye geç olduğunu düşündünüz?
E tekeşliği çok savunuyordu da onun için. Ama şunu söyleyebilirim, benim için savunuyordu belki de ya da annem için savunuyordu. Kendisi de çapkın bir erkek değildi ama tek eşli olduğunu düşünmüyorum. Annemi çok seviyordu, orada hiç kuşku yok. İkisi de son ana kadar birbirlerini çok sevdiler.
Çok belliydi zaten. O gün ben ona gözlerimle tanık oldum. Şimdi böyle bir baba, politik bir baba aynı zamanda. Bütün bunlar, şimdi gelelim yavaş yavaş sanata. Sizin bu sanatla ilgili, hepsini katarak söylüyorum oyunculuk dahil olmak üzere, yönünüzü belirledi mi?
Bir kere ben çok küçük yaşta bale konservatuvara gittim. Babam o sırada hapisteydi. Konservatuvarda bale bölümüne gittim. Ondan sonra daha ortaokuldayken de tiyatro oyuncusu olmaya karar vermiştim. O zaman sinema biraz böyle tu-kakaydı. Ondan sonra buna karar vermiştim. Beni her zaman destekledi babam bu konuda yani oyunculuk konusunda. Liseyi bitirince konservatuvara gittim, İngiltere’ye gittim falan filan. Yani o desteği gördüm. Politik olarak da bir politik ortamın içinde büyüdüm elbette.
Hem sanat hem politika.
Sanat daha sonra biraz, yani önce politika vardı, sanat dedin yani babamın senaristliğiyle başlayan romancılığa, sinemacılığa, romancılığa dönüştüğü dönemde artık ben zaten yolumu çizmiştim. Politikanın benim sanat hayatımı ya da kendi hayatımı etkilemesi elbette çıkış yolu evin içinden, aileden ama… Ben şimdi asıl politik olma halimde biraz İngiltere’de yani evden ayrıldıktan sonra… Ama bir temelim vardı elbette. Daha çok İngiltere’de biraz şey yaptı. Dolayısıyla babamla asgari müştereğimiz vardı tabii politik olarak ama ben kendimi hiçbir zaman komünist olarak tanımlamadım. Bazen komünizm falan diyordum kendime. Feminist oldum, kendinizi feminist olarak ifade ettiğiniz zaman sosyalizmle ve komünizmle olan çatışmaları, çelişkileri vesaire görüyorsunuz. Her zaman da bu elbette bir hak arayıcılığı, hak savaşçısı olmanızı şey yapıyor, bu temele oturtuyorsunuz. Şimdi unutmayın, önce sadece insan haklarından söz ediyorduk, hayvan haklarından söz ediyorduk. Çevre derken hak arayacılığı, hak meselesi nedir? Yani bu alemde yaşayan canlıların hepsinin ne kadar değerli, ne kadar önemli, ne kadar hepsi için mücadele etmeniz gerektiğini öğreniyorsunuz.
Zeytin ağacı için bile.
Onu diyorum işte bütün canlıların ne kadar canlı varsa hepsini. Benim için bir karınca, ki karınca sevmem ama bir karıncanın da çok büyük önemi var. Canların hepsinin önemi var benim gözümde. Dolayısıyla da eskiden… Sosyalizmin, komünizm geldiği zaman iktidara bir çoğunların zaten çözüleceği iddia edilirdi ve hayat onu gösterdi ki öyle bir şey yok. İktidar meselesini tartışmaya başladık. İktidar nedir? İktidar nasıl? Muhalefet nedir? Muhalif dil nasıl oluşur? Çünkü muhalefet deyince biliyorsunuz genellikle akla politik muhalefet geliyor. Yani politik hepsi politik de tabi işte o parti mi bu parti mi? Ana muhalefet partisi, muhalefet partileri konu bu değil. Hayatta olan muhalif durum, muhalif dil nedir? Hala hepimiz bunun arayışı içindeyiz. Çok mu konuştum?
Yok çok da güzel konuştunuz gördüğünüz gibi hiç kesmedim bile. Gayet severek dinliyorum. Hazır böyle bütün bunları konuşmuşken hep merak ettiğim bir şey var. Onu sormadan edebileceğim. Ondan sonra da biraz daha şeye geçeceğim. Günümüze gelmeye çalışacağım. O da şu. Biliyorum ki ikisi de babanızın soyadı ama sizin soyadınız ile Barış Pirhasan’ı kullanıyor kardeşiniz. Neden farklı soyadlarını kullanıyorsunuz diye hep merak etmişim.
Şimdi ben Demirkan olarak doğdum. Yani Yüzbaşı Abdülkadir Demirkan ile Melih Demirkan’ın kızı olarak doğdum. Sonra babam hapse girip hapisten çıktıktan sonra kendi soyadıyla yani Demirkan soyadıyla iş yapamaz oldu. Yani kimlik başka bir müştehar ad dedikleri takma at buldu ve Vedat Türkali adını aldı. Bütün romanlar, senaryolar, şiirler, ne yazdıysa hep Vedat Türkali ve o bir şey olmaya başlamıştı. O sırada konservatuardaydım ben de ve bu Demirkan soyadını sevmiyordum. Hiç sevmiyordum. Babam da o zaman dedi ki ya hadi dedi sen de Deniz Türkali’yi al dedi. Nasıl olduysa babamın sözünü dinledim. Çünkü çok alışılmış bir şey değildi ama olur dedim öyle kaldı. Ama sonra Ernesto ile evlendiğimde tabi Casalini soyadını aldım. O sırada tiyatrodan vesaire uzaktım. Casalini soyadıyla birlikte müzik yaptık vesaire. Ama boşandıktan sonra gene Türkali oldum. Sonra Yılmaz ile evlenince soyadım gene değişti. Ama ben Deniz Türkali adıyla devam ettim.
Kardeşiniz?
O da çok komik hikaye. Babam bir ara dedi ki biz Pirhasan oğullarından geliyoruz. Ben soyadı değiştireceğim Pirhasan soyadını alacağım. Anneme sordu, babama, Barış’a sordu. Bana sormadı çünkü evliydim sanıyorum. Mahkemeye başvurduğunda hakim demiş ki, Abdülkadir Pirhasan… Beyefendi tekke mi kuracağız? Sonra onlar annem, babam ve Barış, Pirhasan soyadını aldılar öyle devam ediyor. Yusuf da öyle Yusuf Pirhasan biliyorsunuz.
Aslına bakarsanız kadınlar açısından özellikle bu soyadı hakikaten sıkıntılı süreçler yaşatabilen bir şeye dönüşebilir. Yani hangi soyadıyla anıldığınızdan farklı olarak ve günümüzde hala tartışılıyor. Hala aslında kendi demekte bir garip oluyor da evlenmeden önceki soyadını kullanma hakkını yasa veriyorken mahkeme kararı istiyorlar bunu kullanmak istendiğinde bunun mücadelesi veriliyor bir yandan.
Şöyle bir şey var aslında, biliyor musunuz? Yani, ha babanın soyadını kullanmış da koyacağız, kendine ait bir soyadın olsa çok daha iyi olur. Yani neyse, o seçtiğin bir soyadı olabilir. Çünkü ismini zaten annemiz babamız koyuyor ya da aile büyükleri, neyse işte. Soyadı da bari bize kalsın, kendimiz alsaydık keşke. Yani bugünkü aklım olsa Türkiye’de almazdım soyadımı. Farklı bir soyadı aldım. Ne alırdım şu anda bilmiyorum. Hiçbir fikrim yok.
Peki. O zaman biraz günümüz sanat. dünyasına gelelim. Yine sizin deneyimlerinizden hareketle soruyorum. Ben şunu hatırlıyorum mesela bir dönem siyaset aynı zamanda bir mizahtır ya aynı zamanda siz kahkahayı da savunuyorsunuz. Ben de savunuyorum. Fakat o aynı zamanda pek çok şey anlatır da, rahatlatır da, nefes almanızı, soluk almanızı da sağlar. Şimdi böyle dönemlerde gördü bu ülke. Ben şunu hatırlıyorum mesela, Turgut Özal’ın, Süleyman Demirel’in şeyleri yapılırdı ekranda. Beynini tokatlayan program deyip böyle mizah üretilirdi. Hiç kimse bunun için dava açmazdı. Sen nasıl benim maketime tokat atarsın gibi. Ve bu espri anlaşılırdı, gülünürdü. Hatta kendileri siyasetçilerin gelip gülebilirdi. Başka bir iklime de geçtik bir yandan. Bunu kıyasladığınız zaman hem sanata nasıl yansıdığını soracağım hem de bu anlamda nasıl bir noktaya geldik sizden dinlemek isterim onu.
Şimdi, kıyaslamak çok mümkün değil benim için çünkü bambaşka bir iklim, bambaşka bir atmosfer verdi. Yani yeni dönemde, yeni Türkiye deniyor galiba, yeni dönemde o kadar karanlık, o kadar sisli, o kadar bir yandan çok görünür, daha da komik olan şey, yani tuhaf olan şey, bir yandan çok görünür olması, bir yandan çok karanlık ve ne yapacağını bilemez halde dolanıyor olmamız. Şimdi o öyle bir dönemdi ama ben hiçbir zaman işte bak ne güzel o zaman işte espriler yapılıyordu falan şimdi yapılmıyor. Hayır, hayır o zamanın politikacıları da çok şahane politikacılar değildi. Şimdi mesela ben şunu duydukça Demirel işte gülerdi. Demiral katildi. Yani Deniz Gezmişler’in idamına o suratıyla kusura bakmayın belki de biraz tuhaf ama yani unutmuyorum ben o hali. Şeydeki Kahramanmaraş katliamında bana sağcılar İnsan öldürür dedirtemez. Şimdi bu politikacı sonra bir takım şeylere gülüyormuş. E gülmesin bana ne? Bu şu anlama gelmiyor. Ama onu değil, bunu tercih ederim, bunu değil, onu, hiçbirini tercih etmiyorum. Hiçbiri benim gözümde tercih edilecek bir yerde değil politikacıların. Ha politik ortamına geldiğimiz zaman şu an sadece Türkiye değil, o dönemde daha çok umut vardı. Şimdi biz umudu kendimizi yaratmak zorundayız. Çünkü dünyanın hali hal değil. Dolayısıyla aradaki fark o. Sanat dünyası nasıl yansıyor dediğinizde ben biraz sinemayı ve tiyatroyu daha çok Ama çıkan kitaplara da bakıyorum çok ilginç şeyler çıkıyor ve ben gençlere o kadar güveniyorum ve o kadar hayranım ki hepsi kendilerine bunun dışında bir dünyanın olabileceğinin mücadelesini veriyorlar. Bu şey lafları falan geçen gün yine söyledim bir daha söyleyeyim hani şey var ya gençler apolitik pardon. Hapishaneler genç dolu, nasıl apolitik hepsini politik suçlanıyor orada. Kim itiraz ediyor? Üniversiteler gençler, kadınlar. Yani bakar mısın LGBT+, bakar mısınız o zaman gençlere, apolitik demek. Ne kadar çirkin, ayıp ve ihtiyar dili. Dolayısıyla sanatta da aynı sosyal ortamın karmaşası var. Yani hiçbirimiz ne yapacağımızı bilemiyoruz. Her an zemin kaygan. Tam buraya giderken o tarafa kayıyorsunuz, o tarafa giderken bu tarafa kayıyorsunuz. Öyle bir yerde durup da evet işte buradan demeniz çok güç. Dolayısıyla bütün bunlar sanata, sinemaya, tiyatroya, şiire, her şeye yansıyor.
Ya başımıza bir şey gelirse kaygısı diye özetlenebilir mi o?
Açık söylemek gerekirse her zaman bizim hayatımızda ya başımıza bir şey gelirse vardı. Yani geliyordu da zaten. Şimdi nasıl mücadele edeceğimizi bilmiyoruz. Mesele orada benim için.
Yani biz demin dedim ya muhalif dil arıyoruz. Nasıl muhalif dil oluşacak? Nasıl yapacağız? Nasıl muhalif edeceğiz? Ama ben hep şunu söylerim. Mücadele bir yaşam biçimidir. Mücadele etmeden yaşanmıyor. Siz inandığınızda ve meraklarınızı artırdıkça inandıklarınız daha da değişiyor, artıyor, farklılaşıyor. Bunlar için mücadele ettiğiniz zaman bu hayatın bir parçası içinde mizah da var, kahkahada var, her şey var. Ve mücadele ediyor olmanın mutluluğu var. O yüzden evet hayatta bir sürü şey çok umutsuz, bir sürü şey çok karanlık ama ne diyoruz “eğer her taraf karanlıksa sen kendin ışık olacaksın”. Bu karanlıktan şikayet etmeyeceksin, edeceksin tabii edeceksin ama yani etmeyip oh ne güzel ben de ışık olayım demeyeceksin. Söylediğim şey zor ama kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.
Sanat o umut kapısını aralayabilecek bir mecra değil mi? Sineması, tiyatrosu, müziği, her şeyiyle.
Elbette. Ve bir sürü sanatçı da bunu yapmak için çabalıyor. Güzel bir konsere gittiğiniz zaman, ben bir örnek vereceğim, bu reklama girmez herhalde. Cem Mansur. Her yıl. Gençlik orkestrası yapıyor. Her yıl bütün Türkiye’deki bütün okulları, konservatuarları parlak çocukları alıyor ve onun konserine gittiğiniz zaman, yani küçük bir örnek bu, konserine gittiğiniz zaman umutsuz kalkmanız oradan mümkün değil. Güzel bir film gördüğünüz zaman, gerçekten güzel bir film gördüğünüz zaman, bundan mutluluk duymamız mümkün değil.
Derin bir soluk almak gibi geliyor bana.
Evet, kesinlikle. Hem derin bir soluk almak, hem umudunuzun yeşermesi. Her zaman olur mu? Olmaz. Karanlığa girmez misiniz? Girersiniz. Ama mücadele benim hayat biçimim dediğiniz zaman ve bunu mizahıyla, kahkasıyla dediğim gibi eğer sürdürürseniz, sürdürmek için elinizden geleni yaparsanız olur. Ben size bir şey anlatacağım. Çok sevdiğim insandı, Sırrı Süreyya. 12 Eylül’de bunları alıyorlar, işkence, kıyamet getiriyorlar, atıyorlar işte hücrelerin önüne falan filan. Perişanlık durumda. Duymuşsunuzdur belki. Sırrı kafasını kaldırıyor. Arkadaşlar en kötü günümüz böyle olsun. Şimdi bu hakikaten çok ciddi. Kendi anlatmadı bana bunu. Orada olanlar anlattı. Böyle şeyde pek kendine ait öyle övünmeleri yoktu. İçimdedir acısı, çok sevdiğim bir insandı.
Şu anda da bir belgeseli yapılıyor kızı tarafından, evet biliyorum.
Kızı çok tatlı, çok özel bir kız, Ceren. Çok da sevdiğim bir kız. Evet.
Şimdi bu çizdiğiniz perspektif çok önemliydi, çok kıymetliydi. Ama şimdi sanatçıların hepsini de aynı yere koyamadığımız bir iklimdeyiz de aynı zamanda. Hep mi böyleydi?
Her zaman. Yani sanatçılara, aydınlara vesaire yüklenen bazı şeyler vardır böyle. Aydınlar sınıfta kaldı. Kim diyor?
Homojen bir yapıymış gibi değil mi?
Öyle bir şey yok. Beğendiğiniz sanatçı vardır. Hiç bütün bunlarla ilgisi olmayan başka türlü bir sanatçı vardır. Benim sözünü ettiğim sanatçılar yani Arayan, soran, merak eden, itiraz edenlerden söz ediyorum.
Peki buna rağmen bu sizin ürettiklerinize nasıl yansıyor? Yani bir otosansür…
Otosansür… Heyecanlanınca sözünüzü kesiyorum, kusura bakmayın. Şöyle, otosansür… Maalesef bitmeyen bir şey. Bana sorarsanız bir sürü şey zaten 12 Eylül darbesinden sonra artık iyice yaygınlaştı. Hepimiz sanatçı olalım olmayalım, her lafımızı tartar, dikkat eder, onu oraya yazma, onu yapma, onu orada söyleme, oraya imza verme, filmde, senaryoda onu kullanmayalım. Yani bunlar herkesin kafasının, hepimizin kafasının içinde zaman zaman oluyor. Olmaması mümkün değil. Çünkü bir gerçek var. Hakikaten korkuyoruz. Ağzını açtığın anda ya hakkında tutuklama kararı ya… Yani hapishanelerin haline bakın. Dolayısıyla da bu otosansürün olmaması mümkün değil. Ama şöyle bir şey var. İlginçtir, böyle değişik, farklı sanat akımları daha çok bu baskı dönemlerinde çıkar. Dediklerimizi doğrudan söyleyemediğimiz için hep bir yol ararız. Bunu söyleyeyim ama öyle değil de böyle söyleyeyim ama anlaşılsın. Dolayısıyla her zaman yapılacak bir şey olabiliyor. Evet oluyor otosansür olmaz oluyor ama hepimizde oluyor.
Ve bu her şeyi etkiliyor aslına bakarsanız. Yavaş yavaş sonuna geliyoruz ama gelmeden şunu da sormak istiyorum size. Günümüz sanatçıları sansürden mi çekiniyor daha çok yoksa işsiz kalmaktan mı? Çünkü bir yandan geçim kaygısı da var. İkisinden mi?
Hepsinden endişeli. Fakat tabii gene gözüm gençlerde inanılmaz çalışkan ve meraklılar. Her şeye rağmen çok güzel işler yapıyorlar. Çok heyecan verici işler yapıyorlar. Dolayısıyla ben şey buluyorum, heyecan verici buluyorum. Yaşadığım her dönemi çok ağır, çok kötü ama ben her zaman umudun olacağını, umudu yaratacağımızı düşünüyorum.
O umudu hakikaten hem sizin beslemeniz çok önemli hem gençlere de bunun aşılanması önemli.
Vallahi gençler bana umut aşılıyor ben size söyleyeyim. Öyle mi? Ben gençlere değil. Gençleri daha çok merak ediyorum. Onlar çünkü biz ne olursa olsun ezber. Biliyoruz. Ve en kötü şey de bildiklerimizden kuşku duymuyoruz. En fecisi bu. Halbuki hayat değişiyor, dünya değişiyor, her şey değişiyor. O kadar da emin olmamamız lazım. Ben agnostik bir insanım. Din açısında ama hayatın galiba her açısında agnostikim. Yani yüzde yüz, aa eminim bu böyledir, çok zor bunu demek. Ben öyle düşünüyorum.
Gençleri çok önemsiyorsanız ben sizin karşınıza şimdi bir sürprizle çıkacağım. Şöyle bir sürpriz bu. Babanızdan söz ettik, bakın kaç kuşaktan söz ettik. Buse Ok arkadaşımız var bizim, onu ben stüdyoya davet edeceğim. Buse Ok’un da buraya geleceğinden haberi yok. Size hayran. Vedat Türkali’nin bütün kitaplarını okumuş. Şimdi Buse ile sizi karşı karşıya bırakacağım. Sahnede sizi izlemiş, repliğiniz ona yön çizmiş ve sizi, babanızı, her şeyi tanıyan bir genç.
Ben bir şey söyleyebilir miyim?
Tabii ki.
Bunu söylemezsem çok şey yapacağım. Şimdi sizin programınızın adı Kurtlar Sofrasında Kadın ya. Ben şunu öneriyorum. Biz kendi soframızı kendimiz kuralım. Kurtlar sofrasında oturmayalım. Yemeklerimizi de, soframızı da kendimiz yapalım.
Çok garip bir tesadüf. Bunu bir başka yine buradaki konuğumla da aynı şeyi konuştuk. Zaten bu sofranın adının bu olmasının da nedeni bu. Bu kadınlar o sofrayı kaldırmak üzere geliyorlar. Kesinlikle katılıyorum. Buse, buluşturdum sizi.
Buse Ok: Evet sürpriz oldu bana da. Çok heyecanlıyım.
Ben daha çok heyecanlıyım.
Buse Ok: Görmek müthiş bir şey benim için. Çünkü ben 2023 senesinde sizin bir tiyatronuza geldim. Monologlar Müzesi. Balat’ta bir tiyatroydu. Evet ve ahtiradımız vardı orada ve tam hatırlamıyorum orada işte şey söylüyorsunuz keşke şöyle başımız dönse de şuraya bir yığılsak ilerlemeye devam etmemiz gerekmese diye. Ben onu çok kullandım. Çok güzel geldi o cümle bana. Fatma Onat yazmıştı sanırım.
O yüzden çok yorulduğum zamanlarda işte keşke bir başımız dönse de şuraya yığılsak ilerlemeye devam etmesek. Sonra 2025’te bir gün başım döndü ve hastalanmışım aslında anlamadan ve orada bir sene boyunca ilerlemeye devam edemedim. O yüzden böyle sizi çok andım süreç boyunca da. Babanıza da çok hayranım sevgili Vedat Türkali. Kızınızı da çok severim. Dinlerim şarkılarını.
Çok iyi şarkıcı oldu hakikaten.
Bakın üç kuşağı saydı size, kendisi dördüncü kuşak.
Evet. kaçlısınız?
Buse Ok: 2002’liyim.
Oh çok küçük. Benim küçük torunum 2001’li, büyük torunumsa 92’li. Büyük torunumun bir de 6 yaşında kızı var. Biz kadınlar grubuyuz böyle. Ben, Zeynep. Ceren, Defne ve Badem.
Şahane bir buluşmaydı benim açımdan. Gerçekten şunu çok önemsiyorum. Siz gençlere olan tutkunuzu, sevginizi söylediniz. O gençlerin de size ve sizlere böyle bir tutkusu var.
Bu çok kıymetli. Ben ders veriyorum, hep çocuklara şunu söylüyorum, sizden çok şey öğreniyorum. Çünkü insan öğretirken öğrenmiyorsa doğru dürüst bir şey öğretemez. O karşılıklı bir şey çünkü. Onun için ben gençlere çok teşekkür ediyorum. O kadar parlak, o kadar… Meraklı. Çünkü gençlik o demek. Gençliğin yaşla ilgisi yok. Merakın bitiyorsa, kaç yaşında olursan ol ihtiyarsın. Merakın sürüyorsa, ki benim babam 97 yaşında öldü, çok gençti.
Buse Ok: Yani bence müthiş bir sanatçısınız.
Çok teşekkür ederim.
Buse Ok: Ve politik duruşunuz, işte kadınların arkasında oluşunuz, yaratılan her canlının arkasında oluşunuz çok güzel. Ben hayranınızım.
Çok teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. O kadar fazla hayran olma. Kötü yanlarımı sayarsam belki vazgeçersin. Göstermeyeceğim, belli etmeyeceğim.








