Siamak
İstanbul’da yaşayan İranlı sevgili arkadaşım Siamak’la savaşı konuşuyorduk.
Siamak normal şartlarda İran’daki rejime muhalif, ama savaşın başlamasından bu yana kesinkes ülkesinin yanında. İran’da kardeşleri, akrabaları, dostları var; aklı fikri hep orada. Sevgili ülkesinin, sevdiği şehrin, güzelliğini hep heyecanla anlata anlata bitiremediği mekanların sebepsiz yere bombalanması, savaşın yıkımı karşısında perişan.
Cep telefonuma Tel Aviv’in bombalanışını gösteren bir video düştü.
“Ohh,” diye ekranı gösterdim ona, “çok sevindim.”
“Ben hiç sevinmedim” dedi hüzünle.
Şaşkınlık içinde baktım yüzüne. Bakışlarında derin bir acı vardı.
“Siamak” dedim usulca, “İsrail halkının hemen hemen hepsi Siyonist; Gazze’de çocuklara, bebelere yapılan korkunçlukları, İran’ı bombalamayı hepsi destekliyordu.”
“Olsun” dedi, “onlar da insan.”
Utanç içinde başımı eğdim.

Seçici körlük
Savaş, niteliği gereği en şiddet karşıtı insanın bile içindeki, varlığından haberdar olmadığı bir canavarı uyandırıyor. Evde fare kapanı kurulmasına karşı çıkan ben, nasıl oluyor da Tel Aviv’deki insanları insan olarak görmez hale gelmişim?
Benim bu halimin, Batılıların Gazzelilerin acısına kör olmasından ne farkı var? Yoksa onlara mı dönüştüm? Bu seçici körlük öyle yaygın ki; yoksa ben de mi yakalandım?
Gazze için yazıp çizen pek çok dostumda anlaşılması güç bir İran nefreti var mesela. İranlıları kaba saba, yobaz bir millet olarak görüyor ve ülkenin sebepsizce bombalanmasını hiç umursamayabiliyorlar. Hatta olup bitenin farkında bile değiller.
Buna rağmen Siamak böyle dedi: Onlar da insan.
Büyüklerden miras
Hiçbirimiz dinimizi, mezhebimizi, fizikî görünüşümüzü, uyruğumuzu seçmiyoruz; irademiz dışında bunların içine doğuyoruz.
Bu gerçeği unutmamak öyle önemli ki! Bazı insanları öteki olarak görmek, toptan etiketleyerek onlara antipati beslemek bize büyüklerimizden miras kalmış bir alışkanlık. Romanlara antipatisi olanlar örneğin, hayatında tek bir Roman’la oturup bu dünyada Roman olarak yaşamanın ne anlama geldiğini konuşmamıştır. Tanışmamıştır.
Büyüklerimiz etnisitelerin, ülke sınırlarının tamamen insan icadı olduğunu sanki gözardı ediyorlardı.
Uyruğumuzu, dinimizi başkalarınınkinden üstün gören kibirli yaklaşımı da evde, bunları beynimize enjekte eden büyüklerimizden, gittiğimiz okullardan öğrendik. Hayat sanki bir savaş alanı; ya bizdensin ya öteki.
Fakat artık çocuk değiliz; bize dayatılmış bu çatışmacı ve ayrıştırıcı değerleri, bu toptancı bakış açısını reddedebiliriz.
Çatışmalı durumlarda toptancı etiketleri tamamen kenara atarak, sadece olaya odaklanmak ve mağdurun yanında olmak hakkaniyetin gereği. Örneğin, İsrail on yıllardır Filistinlilere eziyet ediyorsa tabii ki Filistinlilerden yana olacağız.
Filistin davası için hayatını feda eden Rachel Corrie’nin Zulüm bizdense, ben bizden değilim yaklaşımını uygulamak o kadar da zor olmasa gerek.
İran’daki rejime antipati
İran rejimine zerrece sempatim yok. Yolsuzluklar, baskılar, idamlar… Marifetlerini hepimiz biliyoruz.
Ama rejimin berbatlığı, o ülkenin bombalanmasını mazur mu gösterir? Kriter buysa, vay dünyanın haline!
Ülkeye bombalar yağarken İranlı rejim muhaliflerinin sevinç videolarını da gördük. Hemen netleştirelim: Bunlar diyasporada yaşayan, işkenceci Şah yanlısı, çoğu Farsça bile bilmeyen İranlılar. ABD’nin İran’da kızlar okulunu bombalayıp 170 küsur kızı öldürmesi karşısında, kızlar çarşaf giyeceğine ölsünler daha iyi diyebildiler. Onlar adına konuşan İsrailli-Amerikan gazeteci Emily Schrader’in “İranlılar bombalanmaktan gayet memnun” diye açıklama yapması, manidar.
Organize dinlerin hepsine mesafeli biri olarak bana göre hiçbir ülke dînî veya başkaca baskıyla yönetilmemeli; böyle bir yönetimin altında yaşamayı asla istemem.
Ama İran’ın yanında olmak demek, hükumetini savunmak demek değil.
İran rejimi ve batı rejimleri
İran hükumetini beğenmemek, Batılı hükumetleri beğenmek anlamına da gelmiyor.
Hatta Batılı rejimlerin İran’dan öğrenebilecekleri var.
İran rejimi kendi kurallarını uygulamak konusunda sert. Ama bu rejim soykırımcı değil. Batılı rejimler gibi yayılmacı değil, agresif değil; 200 küsur yıldır hiçbir ülkeye saldırmadı, hiçbir savaş başlatmadı, hiçbir ülkeyi tehdit etmedi; tersine, emperyalizm karşıtı bir rejim.
İran hiçbir şekilde Batı’yı tahrik etmedi. Dînî liderleri Ayatollah Ali Khamenei, 2000’li yılların başında “Nükleer silah haramdır, dinimize aykırıdır; edinilemez, geliştirilemez” diye fetva verdiği için (“nükleer fetva olarak adlandırılan fetva”), imkanları olduğu halde İran’ın tek bir nükleer silahı yoktu.
Ama işte, ABD ve İsrail tam da bu Khamenei’i öldürdüler.
İran, 1951’de demokratik yollarla Muhammed Musaddık’ı Başbakan seçmişti. Musaddık, ülkesinin petrolünü millileştirmesi üzerine ABD ve İngiltere tarafından 1953’te askeri Musaddık Darbesi ile indirildi.
Batı ülkelerinin bu müdahaleleri ve ABD’nin 47 yıldır hukukdışı şekilde uyguladığı ve İran halkını yoksulluğa mahkum eden yaptırımları olmasaydı, İran bugün belki seküler veya ılımlı bir rejime sahip olabilirdi.
Bütün bunlara rağmen İranlılar ABD’yle iki kez barış müzakerelerine girişmeyi kabul etti ama ABD ve İsrail her iki defasında da, resmen kandırmacayla ve görüşmeler daha sürerken ve hatta anlaşmaya yaklaşılmışken İran’a saldırdılar.
Başına gelecekleri yıllardır öngören İran bu kez çok açık ve net şekilde uyardı: Ülkemizin kılına dokunursanız var gücümüzle karşılık veririz! İran, topraklarına en ufak bir tecavüz olursa nerelere saldıracağını bile açık açık, tek tek duyurdu.
ABD ve İsrail, kendileri gibi kaypak sandıkları İranlılara inanmadılar, kaba kuvvetle İranlıları iki günde teslim alacaklarını sandılar.
Savaşın kuralları
Savaşın da kuralları var. Bir kere, sivilleri öldüremezsin, aksi halde öyle bir nefret yaratırsın ki savaş bittikten sonra barışmak çok zorlaşır. Bu nedenle örneğin, su sıkıntısı çeken bir coğrafyada tuzdan arındırma tesislerini vuramazsın.
ABD ve İsrail savaş kurallarını uzun yıllardır sürekli çiğnemekteler. Gazze’deki akılalmaz kötülüklere değinmeyeceğim bile.
ABD’nin kızlar okulunu bombalaması da ilk sivil katliamı değil. İran’la uğraşmadıkları zaman olmadı ki! Sayısız suikastlar, katliamlar… Örneğin, 1988’de İran Körfezi üzerinde uçan Iran Air yolcu uçağını “yanlışlıkla” vurarak 290 yolcu ve mürettebatın ölümüne neden olan ABD’li savaş gemisini hatırlayın. Ne özür dilediler ne de tazminat ödediler; dahası, o geminin kaptanına daha sonra madalya verdiler.
İranlıların direnci
ABD ve İsrail’in amacı İran’ın nükleer silah geliştirmesini engellemek falan değil; İran isteseydi çoktan yapardı. Tabii ki amaç zengin kaynaklarına, kıymetli petrolüne göz dikdikleri İran’ı dağıtmak, sömürülecek itaatkar bir kukla yaratmak.
İranlılar, Batı’nın İran’a asla rahat vermeyeceğini kavradı.
İran, “yetti!” dedi. Yetti!
İran bıktı. Geçici ateşkeslerle kangren haline gelmiş bu sorunu ertelemek, devamlı savaş tehdidiyle yaşamak, itilip kakılmak, sürekli zorbalığa maruz kalmak istemiyor artık.
İranlılar bu sorunu kökünden çözmeden, bir daha asla saldırıya uğramayacaklarının güvencesini almadan, ABD üsleri Batı Asya’dan tamamen çekilmeden, ülke ekonomisini çökerten yaptırımlar kaldırılmadan, uğradıkları zarar tazmin edilmeden, kısacası huzurla önlerine bakabilecekleri günler gelmeden savaşmayı bırakmayacak İranlılar.
ABD Büyükelçisi Chas Freeman’ın dediği gibi, “İsrailliler çektikleri acıları nefrete dönüştürüyor; İranlılar ise güce.”
İsrail geçmişte uğradığı zulmün intikamını nefretiyle arıyor -üstelik o zulümle alakası olmayan kişilerden-, İran ise şimdi uğramakta olduğu zulmün karşılığını veriyor.
İsraillilerin çoğu çift pasaportlu; kaçabilecekleri başka bir uyrukları var. İranlıların ise -Gazzeliler gibi- tek vatanı burası; vatanları için direnme güçleri buradan geliyor.
Kadınlı erkekli binlerce İranlının bombalar yağarken yerlerinden milim kımıldamayıp Batıyı protesto edişini gördük. Yöneticilerinin savaş ortamında bile sokaklarda halkın arasında korumasız dolaştığına da tanık olduk.
İran halkı, iktidarıyla muhalefetiyle kenetlenmiş halde ülkesi için savaşıyor. Bu cesur ve dirençli insanlar ölümden korkmuyorlar; son İranlıya kadar savaşmaya kararlılar.
Satranç oyuncuları
Dünyanın en güçlü silah endüstrisine sahip ABD kibirli, zorba, kaba saba bir kabadayı; tek bildiği bombalamak, yıkmak. Savaşı da yeni satranç öğrenen, ancak tek hamle düşünebilen, kaybedecek gibi olursa satranç tahtasını altüst eden, rakibini kandırmaya çalışan mızıkçı ve aptal bir çocuk gibi planlıyor – veya planlayamıyor.
İran ise silah gücü çok daha zayıf olmasına rağmen hamleler ötesini, haritanın bütününü, bütün ihtimalleri hesaplayabiliyor; ABD’ye usta bir satranç oyuncusu gibi akılla, stratejiyle karşılık veriyor. Arzulamasa da bu savaşa uzun zamandır hazırlanmaya mecbur bırakıldı.
Savaşın dünyaya etkileri
Bugün sadece Batı Asya değil; enerji bağımlısı haline gelmiş dünyamız topyekûn bir dönüm noktasında. Çünkü İran bu mücadeleyi tek başına üstlenmemeye kararlı; akılla, savaşa bütün dünyayı dahil ediyor.
Batı ülkeleri olanca şımarıklıkla kaç yüzyıldır dünyanın sınırlı enerji kaynaklarını -Küresel Güney ülkelerini sömürerek- har vurup harman savurdu.
İran’ın büyük silahlara ihtiyacı yok; tek bir dahiyane satranç hamlesi yetti: Hürmüz Boğazını kapattı.
Gemi geçişlerinin; petrol tankerlerinin ve ticaret gemilerinin engellenmesi, petrol, doğal gaz fiyatlarının fırlaması, dünyada her şeyin fiyatının fırlamasına yol açacak. Şu anda yüzlerce tanker Boğazda beklemede!
Etkileri henüz Batı’ya yansımış değil, ama Uzak Doğu’daki bazı ülkeleri ele alırsak, Prof. Einar Tanger’in anlatımıyla:
Japonya petrolünün yüzde 95’i gemilerle dışarıdan geliyor. Japonların daha az araba kullanmasıyla sorun hallolmuyor; sonuçta her şey enerji! Balıkla beslenen Japonların balıkçı tekneleri dizele bağımlı. Ya Endonezya, Malezya ne yapacak? Tayland şimdiden, balıkçı teknelerinin yarısının denize açılamadığını ve ülkede gıda kıtlığı başladığını duyurdu.
Hindistan’da pek çok lokantada artık gaz kullanılmıyor; krematoryumlar çalışmıyor. Bangladeş Başbakanı klima kullanmıyormuş.
Küresel gübrenin yüzde 45’i Batı Asya’dan, Hürmüz Boğazından geçmekte; bu gemiler artık geçemeyecek. Ekinler ne olacak? Ya gıda fiyatları?
Bunca kalabalığı, milyarlarca insanı doyurmak nasıl mümkün olacak? Büyük şehirler neyle beslenecek? Her yer beton!
Dünyanın bir kısmını kıtlık bekliyor. Ancak kendini besleyebilen, ziraatine önem vermiş, gıda ve su bakımından kendine yetebilen ülkeler ayakta kalabilecek.
Uçaktan vazgeçtim; her gün arabayla işe gidip gelenler benzin bulamadığında veya fiyat katmerlendiğinde ne yapacak?
Yanis Varoufakis’e göre Kenya, Gambia, Ghana gibi, önceden Çin’den güneş panelleri edinmiş ve dolayısıyla fosil yakıt endüstrisine ihtiyacı olmayan veya yeşil enerjiye yatırım yapmış ülkeler nispeten idare edebilecek, fakat özerk enerji sistemlerine sahip olmayanlar, örneğin Avrupa ülkeleri büyük sıkıntı çekecek. Dünyayı muazzam bir enflasyon ve işsizlik bekliyor.
Keşke yapay zekâ bütün bunların cevabını bilse – ama o da hem çok muazzam enerji tüketiyor hem de maalesef hiç karın doyurmuyor.
Dünyanın girmekte olduğu küresel depresyonun etkilerini galiba yıllarca yaşayacağız.
Finans savaşı
İran ABD’yi sadece petrol fiyat artışlarıyla boğmaya çalışmıyor; ABD’nin hakimiyeti altındaki finans sistemini, petrodoları da tam kalbinden vuruyor, hakimiyetinin sonun getiriyor. Başarılı olursa dünya tarihinde bir ilk başarmış olacak.
Trump bu yüzden de sıkışmış durumda: İran savaşı aynı zamanda bir finans mücadelesine dönüştü:
İran, Küresel Güney’e “kötü örnek” oluyor: Petrodolar kullanmaksızın, örneğin Çin Yuan’ı kullanarak da pekâlâ ticaret yapmanın mümkün olduğunu gösteriyor.
Trump bunu hiç beklemiyordu ve şu anda yapabileceği hiçbir şey yok; “şah mat” durumunda.
Uzun vadeli etkilerini öngörmek mümkün değil, ama şayet bu savaş bir an önce sona ermezse, küresel ekonominin hepten çökebileceğini, belki sınırların değişebileceğini, bazı ülkelerin yok olabileceğini anlatıyor Pepe Escobar.
Küresel Güney
Batı yüzyıllardır Küresel Güney’i işgal ediyor, sömürüyor, insanlarını öldürüyor, kaynaklarını çalıyor, hayatlarını cehenneme çeviriyor. Trump olanca rahatlıkla, Cumhurbaşkanını kaçırdıkları, işgal ettikleri ülke için Venezuela da artık bizim, petrol derdimiz kalmadı mealinde konuşabiliyor. Zamanında da Vietnam’lılar “pirinç yiyen fareler” idi. İranlıların “genleri kötü”. İsrail içinse kendileri hariç bütün dünya amalek.
İran savaşı tahmin ediyorum Küresel Güney ülkelerini etkileyecektir.
Batılılar Küresel Güney’i sadece nefretle aşağılayıp bu ülkeleri işgal etmekle kalmadılar, üstüne bir de kendilerini medenî olarak lanse ettiler.
Şimdi İran’ın suretinde, Küresel Güney’in yüzyılların birikimini, öfkesini görüyoruz: İran Küresel Güney’in çektiği acıları temsil ediyor.
Kültürel savaş ve çifte standartlar
Bu, aynı zaman bir kültürel savaş.
Kimin medeni, kimin barbar olduğunu hep Batı tanımladı. Onların medeniyet tanımına uymayanlar egemen olmayı hak etmiyor. Medenileştirmeyi başardıkları ise hiçbir zaman “demokrasi”ye layık görülmüyor.
İsrail Gazze halkına akıl almaz vahşette, barbarca bir katliam ve soykırım yaşatırken Batı ülkeleri medenî medenî öte tarafa baktılar, hatta katliamı medenî medenî desteklediler.
Kimse Gazze’yi savunmaya, desteklemeye gelmedi, şimdi gerekçesiz ve haksızca saldırıya uğrayan İran’ı da desteklemedikleri gibi.
Daha yenilerde ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Şubat 2026 Münih Konferansında utanmadan, ah, sömürgeler varken eski günler ne güzeldi, ama komünistler yüzünden sömürgecilik bitti; artık o eski güzel günleri geri getirelim, dünyayı yeniden sömürgeleştirelim mealinde medenî şeyler söylerken; geçmişten hiç ders almamış, diplomasi öğrenememiş savaşkan Avrupalı liderler bu dehşetengiz konuşmayı ayakta medenî medenî alkışladılar.
Medenî ABD’de bugün mahkeme kararları uygulanmıyor bile; güçler ayrılığı çöpe atılmış vaziyette.
Ben idam cezasına kesinkes karşıyımdır. İran’da idam cezası verildiğini biliyor, asılanlar hakkında üzüntüyle konuşuyor, tweet’ler atıyoruz. Peki, son 50 yılda ABD’de 8,500 küsur insan idama mahkum oldu; bunlardan 1,605 küsuru idam edildi; bunları biliyor, duyuyor muyuz? Hiç yargılanmadan ABD’nin Guantanamo üssünde işkencelere maruz bırakılan mahkumların kaçından haberdarız?
Galiba medenî ülkelerin çifte standartlarına uyansak fena olmayacak.
İranlılar
İranlılar hakkında ne önyargılarla büyüdük… Ben de bunlardan biriydim. Batılılar yıllardır, kendilerine kafa tutabilen halklar hakkında hepimizin beynini yıkamakta ne kadar usta oldular! Terörist, vahşi, barbar, vs…
Oysa İran’ın, hatta genel olarak hiçbir Şii grubun terörle ilişkisi olmadı.
Irak, İran’a karşı kimyasal silah kullandı; bu kimyasalları Irak’a veren de ABD idi. 1980-1988 arasında Irak, kimyasal kitlesel imha silahlarıyla 7500 İranlı sivil ve askerin ölümüne neden oldu. Karşılığında İran hiçbir zaman kimyasal silah geliştirmedi ve kullanmadı. Nükleer silaha karşı olduğu gibi, bunun da günah olduğunu düşünüyordu.
Bugünkü savaşta da İranlılar şu ana kadar sadece spesifik stratejik lokasyonları hedeflediklerini, sivilleri öldürmekten olabildiğince kaçınmaya çalıştıklarını söylüyorlar.
Doğru mu değil mi, tespit etmek zor. Ama tanık olduklarımız var. Diğer taraf alenen insan kalabalıklarını, okulları, hastaneleri hedefliyor. Gazze’yi hatırlamak yeterli.
“Onlar da insan” diyen sevgili dostum Siamak’ın tipik bir İranlıyı temsil edip etmediğini bilmiyorum. Ama İran halkının dünyanın pek çok halkından daha kültürlü ve tahsilli olduğunu, bilhassa kızların eğitimine verdikleri büyük önemi biliyorum. Bugüne kadar tanıştığım İranlılar hep ince ruhlu ve sanatkar insanlar oldu.
İranlı yöneticilerin, örneğin Dışişleri Bakanı Arakchi’nin yaptığı açıklamalardaki zarafeti, ABD’li ve İsrailli mevkidaşlarının kaba saba nefret söylemleriyle, yalanlarla dolu açıklamalarıyla karşılaştırın.
İran’a ve İranlılara tanıdıkça artan bir hayranlığım ve sempatim hep vardı. Ama saldırıya uğradıklarından bu yana daha da derinleşmiş bir saygım var.
Şah mat ve barış arayışı
Siamak bana önemli bir şey hatırlatmış oldu:
Şu anda ne yazık ki dünyadaki savaşları durdurabilecek durumda değiliz.
Fakat en genel anlamda barış istiyorsak, hâlâ eskileri taklit etmek yerine evlatlarımıza, gelecek kuşaklara bırakacağımız yepyeni bir miras düşünme vakti geldi. Düşmanlık zehriyle boğmak yerine şu kısır döngüyü kıran, evlatlarına farklı bir gelecek, iyilik ve hakkaniyet gözeten bir yaklaşımı miras bırakan kuşak, biz olabiliriz.
Refleks haline gelmiş ve geçmişin alışkanlıklarını sürekli yeniden üreten yaklaşım, barışın önündeki en büyük engellerden biri. Akıntıya direnmek, öğrenilmişleri reddetmek, “ötekileştirilmiş” kimliklerin bizi ve insanlığımızı kör etmesine set çekmek çaba gerektiriyor. Bu gayreti göstersek bile kendimizi yine kontrolsüzce sürüklenir halde bulabiliyoruz.
İşte, Tel Aviv’in bombalanmasına sevinmekle bu sürüklenmeyi ben yaşadım.
Belki de girdiğimiz yeni dönemde savaş olağan durum, barış ise istisna olacak. İnsan hakları, demokrasi, medeniyet getirmek dendiğinde bomba sesleri duyar gibi oluyoruz.
Ama böyle olmak zorunda değil.
Belki de İranlıların mücadelesi dünya için bir dönüm noktasıdır. Belki de bu savaş; barışçı, daha sade ve sakin hayatlar yaşamak için bize sunulmuş değerli bir fırsattır. Gazze’den Küba’ya, bütün çocukların yoksunluk ve şiddeti değil barış ve diyaloğu, ölümü değil hayatı ve neşeyi tanıyabilecekleri, gelecek kaygısı duymadan nefes alabilecekleri bir dünya yaratma fırsatı olabilir sunulan.
Barış arayışının güçlü bir reflekse, bir hayat tarzına dönüştüğü, bencilllikten uzak bir dünya… Bunu miras bırakamaz mıyız evlatlara?
Kapatırken
Son olarak, bunu itiraf etmekten hicap duyuyorum, ama ne kadar gayret etsem de Tel Aviv’deki insanlar için hâlâ üzülemiyorum.
Ne ironi, Naziler tarafından soykırıma uğratılan Yahudilerin devleti İsrail’in bunca kötülüğe muktedir olması. Yoksa gerçekte bu ironi falan değil de şiddetin, getto kompleksinin bu insanların “natura”sını bozmuş olması mı?
Gazze’dekilere öyle korkunç ve insanlık dışı şeyler yaptılar ki, o görüntüler uykumda bile gözümün önünden gitmiyor. İsraillilerin ektiklerini biçtiklerini düşünüyorum. Barbarlığın kapısını onlar açtı; bebeklere ateş etmeyi hobi, eğlence, alay etme, kahkaha konusu yapmayı dünyada ilk kez onlarda gördük; bu yüzden Nazilerden beter diyorum onlara. Trump, 20,000 nüfuslu İran Kharg adasını eğlencesine (just for fun) birkaç kez daha vurabileceğini duyurmadı mı?
Ben İranlılarda Gazze’nin ah’ını görüyorum.
İranlıların mücadelesi, belki de her birimizin içinde ayrı ayrı, uyandırılmayı bekleyen bir isyan noktasına dokunmuş olabilir. Bu mücadele umarım dünyanın başka bölgelerine de dokunur.
Peki ama, baştaki soruma dönecek olursam: Ben de onlar gibi olmak zorunda mıyım?
Bilmiyorum. Belki ben de barbarlaştım. Her savaş insanı insanlığından ediyor; galiba bundan nasibimi adım.
En iyisi Siamak’la bu konuyu tekrar konuşmak.









