Dünya Alem’in “İran-ABD ateşkesi | Barış müjdesi mi, yoksa savaşa kısa bir ara mı?” başlıklı bölümünde siyaset bilimci Prof. Dr. Nuray Mert, ABD ile İran arasındaki iki haftalık ateşkesin perde arkasını, Trump’ın “yıkım” stratejisinin neden sonuç vermediğini ve Türkiye’nin yeni jeopolitik tabloda nerede durduğunu İslam Özkan’a değerlendirdi.
Videonun özeti
- Prof. Dr. Nuray Mert, ABD-Iran ateşkesinin ardındaki nedenleri ve Türkiye’nin yeni jeopolitik konumunu değerlendiriyor.
- Mert, Trump’ın Iran’la ilgili stratejilerinin insanların ulusal onurunu göz ardı ettiğini vurguladı.
- Ateşkes her iki taraf için de zafer değil, karşılıklı yıkım olarak değerlendirilmeli; siyasi sonuçlara ulaşılamadı.
- Türkiye, NATO üyesi olarak çıkar odaklı bir dış politika izliyor ve bölgede dengeleyici bir rol üstleniyor.
- Pakistan’ın arabuluculuğu, Türkiye’nin bölgedeki etkisini azaltma çabası olarak değerlendiriliyor.
Nuray Mert, Trump’ın İran’a yönelik “cehennem ortamı” yaratma tehditlerinin kısmen bir pazarlık taktiği olduğunu belirtti. Mert, “İran Venezuela değildir” tespitinin altını çizerek, Trump’ın en büyük yanılgısının “insan faktörü”olduğunu vurguladı. Batı’daki binlerce düşünce kuruluşunun (think-tank) ve akademik raporun, İran toplumunun “ulusal onur” refleksini öngöremediğini ifade eden Mert, rejimden en çok şikâyet eden seküler kesimlerin bile bombalar yağmaya başladığında vatan savunmasında birleştiğini belirtti.
Zafer mi, yoksa karşılıklı yıkım mı?
Her iki tarafın da süreci bir “zafer” olarak nitelendirmesini yorumlayan Nuray Mert, durumu “karşılıklı bir yıkım süreci” olarak tanımladı. Mert, “Eğer zafer, yakıp yıkmak ise evet ABD kazandı; ama eğer zafer siyasi bir sonuç elde etmekse, Washington hedefine ulaşamadı” dedi.
Özellikle Suriye’nin bu süreçteki konumuna dikkat çeken Mert, Suriye’nin direniş ekseninden fiilen kopmuş olmasının İran için en büyük kırılma noktalarından biri olduğunu hatırlattı. Mert, Lübnan ve Hizbullah’ın bu denklemdeki ağırlığının, ateşkesin kalıcılığı konusunda belirleyici olacağını; İsrail’in Lübnan saldırılarının ise ateşkesin en zayıf halkasını oluşturduğunu vurguladı.

Türkiye’nin dış politika çizgisi
Türkiye’nin bir NATO üyesi olduğu gerçeğinin altını çizen Mert, devlet mekanizmasının duygusal değil, çıkarlar odaklı işlediğini belirtti:
“Hakan Fidan bir devlet adamı ve dışişleri bakanı olarak, Türkiye’nin finansal bağlarını, Körfez ile olan ilişkilerini ve NATO yükümlülüklerini çöpe atamaz. Erdoğan’ın söylemi iç kamuoyundaki ‘gazı almak’ üzerine kuruluyken, Fidan’ın yürüttüğü hat Türkiye’nin manevra alanını korumaya yöneliktir.”
Mert ayrıca, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez gibi daha radikal çıkışlar beklense de Türkiye’nin Arap baharı sürecindeki “fütursuz” siyasetinden dersler çıkardığını ve artık daha ihtiyatlı bir “dengeleyici unsur” rolüne soyunduğunu ifade etti.
Pakistan’ın arabuluculuğu ve bölgesel “abilik” tedirginliği
Ateşkes sürecinde Pakistan’ın öne çıkması ve İslamabad’ın arabulucu rolü üstlenmesi üzerine konuşan Mert, bunun Türkiye’den “rol çalmak” olmadığını söyledi. Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki geleneksel bağlara değinen Mert, Arap dünyasında Türkiye’ye karşı gizli bir “tedirginlik” olduğunu savundu.
Nuray Mert, Türkiye’nin bölgeye “abilik taslayan” veya “neo-Osmanlıcı” olarak algılanan müdahaleci tavrının, Arap başkentlerinde mesafeli karşılandığını, Pakistan’ın bu noktada “daha az tehdit edici” bir partner olarak tercih edilmiş olabileceğini belirtti.
Rejim içindeki Devrim Muhafızları’nın sadece askeri değil, devasa bir ekonomik güç olduğunu hatırlatan Mert, bu gücün bir “siyasi akıl” üreterek toplumsal uzlaşıya yönelmesinin tek çıkış yolu olduğunu ifade etti.








