Bilgehan Uçak yazdı – Bir başka “zoraki diplomat”: Hamdullah Suphi Tanrıöver

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Zoraki Diplomat’ta beş kurucusundan biri olduğu Kadro dergisinin kapatılmasına karar verilmesiyle birlikte kendisini Tiran Büyükelçisi bulduğunu anlatır.

Yakup Kadri’nin Tiran Büyükelçiliği’ne tayin edilişi 1934 sonudur.

Oysa, zoraki şekilde diplomat yapılan ve Türkiye’nin dışında yaşamak zorunda kalan ilk yazar o değildir.

Hamdullah Suphi Tanrıöver de Türk Ocakları’nın kapatılmasının ardından kariyerine büyükelçi olarak devam etmek zorunda kaldı.

Bilgehan Uçak yazdı - Bir başka "zoraki diplomat": Hamdullah Suphi Tanrıöver
Hamdullah Suphi Tanrıöver

Hamdullah Suphi ile başında bulunduğu Türk Ocakları’nı birbirinden ayırmak pek mümkün değildir.

İktidar, Türk Ocakları’nda bir araya gelen gençliğin bir alternatif olabileceğini gördüğünde kapatılmasına karar verdi.

Hamdullah Suphi köklü bir aileden geliyordu, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın özel kalemliğini yapan babası Suphi Paşa, imparatorlukta ise Evkaf, Ticaret ve Maarif Nazırlıkları görevinde bulunmuştu, Mora’da Yunanlılar tarafından şehit edilen büyük dedesi Ahmet Necib Efendi bir Cerrahi şeyhiydi ve Mustafa Reşit Paşa’nın hocası olarak bilinirdi, amcasıysa Türk edebiyatının en bilinen isimlerinden biri olan Samipaşazade Sezai’ydi.

Hamdullah Suphi, genç yaşta Mabeyn Katipliği’ne atanan Halid Ziya’nın yerine Darulfünun’a hoca oldu.

Öğrencileri arasında Reşat Nuri ve İsmail Hakkı Uzunçarşılı gibi gençler vardı.

Döneminin en iyi hatiplerinden biri olarak bilinen Hamdullah Suphi siyasette ilerledi, babası gibi Eğitim Bakanlığı görevi yaptı, CHP’den milletvekili oldu.

Yakup Kadri’ye göre Hamdullah Suphi, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Balkan çeteciliği atmosferinde yer alan karışık fikirler düzleminde erkenden olgunlaşan aydınlar arasındaydı.

Açıldığı 1912’yi takip eden ve Cumhuriyet’in kuruluşuna giden senelerde, Müslüman bir kadının ilk kez tiyatro sahnesine çıkabildiği Türk Ocakları, gençler arasında revaçta bir kültür merkeziydi.

İnönü zaferinden sonra Mustafa Kemal adına tebrik telgrafını yazan kişiydi, en yakınları arasındaydı.

Mehmet Akif’e Milli Marş bestelemesi için rica eden, Ankara’daki Etnografya Müzesi’nin temellerini atan gene oydu.

Hatıratını yazan Mustafa Baydar’ın aktardığına göre Hamdullah Suphi, 1923 Rum Mübadelesi’ne çok karşı çıkmış, “Paşam yapmayın, yollamayın, bunlar özbeöz Türk’tür” dese de bir sonuç alamamış.

Celal Bayar da seneler sonra, Hamdullah Suphi’ye, Atatürk’ün en büyük üzüntüsünün “Anadolu’daki binlerce Hıristiyan Türk’ü göndermiş olması” olduğunu itiraf etmiş.

Hamdullah Suphi’yi, 1925’te, Tekke ve Zaviyeler’in kapatılmasına karşı çıkarken görüyoruz.

“Paşam bu kanunda vuzuhsuz bir nokta mevcut olduğunu zannediyorum” diyen Hamdullah Suphi eleştirilerini şöyle sürdürdü:

“Hangi türbeler mevzuubahis? İstanbul’da, bizim mahallede Bukağılı Dede Türbesi vardır. Bu zat kimdir, bilmiyorum. Hayatta zavallı insanlara ümit vermiş, teselli vermiş azizlerden midir? Sözleri anlaşılmadığı için kendisine keramet atfedilmiş meczuplardan biri midir? Bunu ne ben biliyorum ne de bilene rastgeldim. Selami Dede, Merkez Efendi, Baba Haydar Türbeleri mi? Yoksa tarihimizi yapan, bize kurtardığınız vatanı bırakan, isimleri milletimizin şereflerini teşkil eden tarihi kimseler mi?”

Paşa, bu sorusu üzerine, “sert bir bakış ve dik bir sesle” hiçbir istisna olmaksızın bütün türbeler kapatılacağını söylemişse de Hamdullah Suphi’yi ikna edememiş:

“Paşam başta saydıklarımın türbelerini kapatmak değil, bu türbeleri temel taşlarına kadar söktürseniz itiraz etmek benim aklımdan geçmez. Fakat öbürleri bize bir vatan bıraktıkları için size bir vatan kurtarmak imkânını veren tarihimizin, mazimizin sahibi olan büyük insanlar… Onların türbeleri nasıl kapatılır?”

Mustafa Kemal bu ısrarlı karşı çıkışa çok kızmış, “10 sene bekle bütün türbeleri sana vereceğim” demiş.

Meclis kürsüsünden karşı çıkışı, Hamdullah Suphi’nin arkasındaki Türk Ocakları desteğiyle beraber adeta potansiyel bir yeni parti lideri gibi gözükmesine yol açtı.

Zaten çok da uzun olmayan bir süre sonra Türk Ocakları kapatılıp CHP’ye bağlandı, Hamdullah Suphi’ye de büyükelçi olarak nereye gitmek istediği soruldu.

Aynı şehirde kalan en uzun sefiri

Üç seçenek sunulmuştu: Kahire, Belgrad ve Bükreş.

Eşi Saide Hanım, istiskal anlamına gelen bu zoraki diplomatlığa karşı çıkıp “Ben terzilik yaparım, sen bir gazeteye başmakale yazarsın, geçinir gideriz” dese de “Olmaz Saide, beni burada yaşatmazlar” diyen Hamdullah Suphi, Gagavuz bir azınlığa sahip olduğu için tercihini Bükreş’ten yana kullandı.

Böylece, 1931’de Bükreş Büyükelçisi olarak başladığı görevine tam 13 sene devam ederek Türkiye’nin aynı şehirde en uzun süre kalan sefiri unvanını kazandı.

1930, Serbest Fırka’nın da kurulduğu tarihti ve Türkiye, kapatılan Terakkiperver’den sonra ilk defa muhalefetin de yer aldığı “demokrasiyi” denemeye çalışıyordu.

CHP’nin tek parti rejimine dair eleştirilerini kamuoyuyla paylaşmaktan imtina etmeyen Hamdullah Suphi, devlet eliyle muhalefet partisi yaratılması fikrine de karşıydı.

Serbest Fırka’nın başında Paris Büyükelçiliği’nden ayrılan Fethi [Okyar] Bey vardı.

Bir akşam, Mustafa Kemal Paşa, Fethi Bey’in de yer aldığı Çankaya’daki kalabalık sofrada, yanında oturan Hamdullah Suphi’ye yeni bir parti kurma aşamasında olan Fethi Bey’in partisine geçmesini teklif eder.

Hamdullah Suphi, asla geçmeyeceğini söyleyince aralarında bir tartışma başgösterir:

“Hiçbir zaman emirle muhalefet partisi kurulmaz. Memlekette muhalefet vardır, imkan veriniz, cesaret veriniz. Muhalefet kendi kendine çıksın meydana, o zaman düşünürüm.”

Hamdullah Suphi’nin CHP’nin önde gelen isimlerinden biriyken 1923 Mübadelesi, 1925 Tekke-Zaviyeler’in kapatılması ya da 1930 Serbest Fırka’nın kuruluşu gibi çeşitli konularda sesini yükseltmesi aslında şaşırılacak bir şey değildi. Çünkü, Abdülhamid döneminde, padişahın irade-i seniyesi ile Galatasaray’da parasız okurken de “kızıl sultan” diyerek doğrudan onu hedef alan bir şiir okumakta tereddüt etmemişti.

Türkiye’den uzaklaşmasıyla birlikte iktidar için artık bir tehdit anlamına gelmediği ortadaydı, Mustafa Kemal’le ilişkileri yeniden düzelmişti.

Hamdullah Suphi, 1934’te, kanun çıktığında “Kocamemi” soyadını almak istediğini ama bizzat Atatürk’ün kendisine adının öz Türkçe karşılığı olan “Tanrıöver”i uygun gördüğünü anlatıyor.

Bu arada, soyadı, Türkiye’de ilk defa Türk Ocakları’nda kullanılmıştı ve Hamdullah Suphi’ninki Özkul’du -İsmet İnönü’nün Ocak’taki soyadı ise İnan.

Türk Ocakları 18 senelik aranın ardından 1949’da yeniden açılacak, Hamdullah Suphi de 1950’de Demokrat Parti’den milletvekili seçilecektir.

İki savaş arasında Bükreş’e Büyükelçi tayin edilen Hamdullah Suphi, hayli çalkantılı Romanya siyasetini çok yakından izledi ve İkinci Dünya Savaşı’nın neredeyse sonuna kadar üstlendiği görevinde bazı kritik öngörülerde bulundu.

Kral ve Kraliçe’nin yakın dostu olarak bazı imtiyazları vardı, sevilen bir insandı, Bükreş Üniversitesi kendisine “fahri doktora” vermişti, yine Bükreş’te, geldikten dört sene sonra, içinde 2 bin 614 askerin yattığı bir şehitlik yaptırmıştı.

Bükreş’i tercih etmesinin temel sebebi olan Gagavuzları “anavatana” getirmek, en önemli gördüğü projelerden biriydi. Bu vesileyle Türkiye’ye gelen Gagavuzlar da oldu ama İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla birlikte bu projesi akamete uğradı.

Tanrıöver’in Gagavuzları “anavatana” getirme isteğinin altında 1923’te Yunanistan’a gidenlerin yerini kapatmak da yatıyordu.

Romanya’da 800, Bulgaristan’da 600, Yugoslavya’da ise kabaca 400 bin Türk yaşıyordu.

Balkan Savaşı hezimetinden sonra Türklerin ne büyük katliamlara uğrayarak her şeylerini geride bırakıp yollara düştüklerine dair hatıralar da hâlâ tazeydi. 

Şayet bu insanlar mallarıyla -yani, arabaları, atları, koyunları, ziraat âletleri ve belki bir miktar da sermayeleriyle- birlikte Türkiye’ye gelirlerse, ülkenin kalkınmasına da yardımcı olacakları şüphesizdi.

Bu talep Romanya ve Bulgaristan gibi kendi ulus-devletlerini kurmaya çalışan ülkelerin işine geliyordu.

Azınlıkların sorun görüldüğü bir dönemde onlardan bu yolla “kurtulmak” en düşük maliyetli çözümdü.

Dışişleri’ndeki ilk yurtdışı görevinde Bükreş Büyükelçiliği’ne tayin olan Zeki Kuneralp de hatıratında maiyetinde çalıştığı Hamdullah Suphi’nin Gagavuzlara çok düşkün olduğunu söyledikten sonra kançılarya erkânının kendisine “Gagavuz Metropoliti” dediğini yazıyor.

Hamdullah Suphi’yi tanıyan herkes hitabetinin gücüne değinmeden geçemiyor.

Fakat bu hitabet gücü, büyükelçilik döneminde bazı sorunlara da yol açmış.

Merkez’e göndereceği raporları birer nutuk gibi gereğinden uzun olması hem şifreleme süresini uzatıyor hem de maliyetleri yükseltiyordu.

Maiyetindeki personel çözümü Hamdullah Suphi’nin raporlarını uygun gördüğü şekilde kısaltmakta bulmuştu.

Gelgelelim, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Merkez’e gittiğinde son gönderdiği raporları görmek istediği için, gideceğine yakın, bu yöntemden vazgeçiliyor ve raporların tamamı şifrelenip gönderiliyordu.

Hamdullah Suphi Tanrıöver, Bükreş Büyükelçiliği döneminde hayli sevilmiş, saygı görmüş, farklı kesimlerle arkadaşlıklar kurmuş, Gagavuzların durumuyla çok yakından ilgilenmiş, bugün dahi kullanılan tarihi sefaret binasının satın alınmasını sağlamış, İkinci Dünya Savaşı’nın çalkantılı günlerinde adeta bir istihbaratçı gibi görev yapmış.

Bu başarıları sayesinde de Türkiye’nin aynı şehirde en uzun süreki Büyükelçilik yapan ismi olmuş.

Gene de, kendi istediği o büyük hedeflerine ulaştığını söylemek zor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.