Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi‘nin kurucusu ve başhekimi Prof. Dr. Mazhar Osman, bir gün öğrencisi ve asistanı genç Ayhan Songar’ı yanına çağırdı. Bir zarf uzattı. Üstünde yazılı adresteki kişiye bizzat teslim edip oyalanmadan dönmesini istedi. Ayhan Songar, zarfı alıp yola koyuldu. Kadıköy’den daha ileriye gidecekti.
Vapurla karşıya geçti, minibüse binip indi ve nihayet sora sora adrese ulaştı. Ama oraya kadar içi içini yemişti. Ağustos’un öğle sıcağı göz açtırmıyor, güneşin harı kavuruyordu. Hele nem; boğuyordu insanı, her yanı vıcık vıcık olmuştu.
Vapur neyse de minibüste, yollarda bunalmış insanların sürtünmeleri yemiş bitirmişti. “Şart mıydı bu güneşin sıcağında bu mektubu götürmek?” diye söyleniyordu. “Ne var içinde, devlet sırrı mı, sıkı sıkı da kapatmış!.. Postaya ver, daha genç, tıfıl birini bul, kanun mu benim götürmem?”

Bir yandan da içinden geçenlerden utanıyordu. Dünya çapınca ünlü Mazhar Hoca’ya saygısı vardı. Ama sıcakla şeytan arkadaş olmuş bırakmıyordu yakasını. İçindeki kavgayla, söylene söylene adrese geldi. Köşe başında bir terzi dükkânıydı geldiği yer. Orta yaşın üzerinde görünen bir adam, boynunda asılı mezrası, büyükçe masada kumaş ölçüp biçiyor, genç kalfası dikiş makinesinde çalışıyordu.
Selâm verip mektubu uzattı, daha otur demeden ahşap sandalyeye çöktü hemen. Terzi aceleyle zarfı açıp okumaya başladı. Okudukça gözlüğünün üstünden muzipçe Ayhan Songar’ı süzüyordu. Kuvvetli bir hımm çektikten sonra yanına geldi, halinden ölçü alacağı belliydi.
Meraklı bakışlarından olup bitenden habersiz olduğunu anladı, gevrek gevrek güldü. Mazhar Hoca’nın mektubunu okudu:
“Bu gelen genç, sevdiğim ve çalışkan bir öğrencimdir. Mükâfatı hak ediyor. Beğendiği en kaliteli kumaştan bir takım elbiselik kes, hesabıma yaz. Aman ha, bana gösterdiğin titizliğin fazlasını göster. O elbiseyi tez zamanda öğrencimin sırtında görmek istiyorum.”
Ayhan Songar sustu, bir şey diyemedi. Az önceki söylenmelerinden ve düşüncelerinden mahcup olmuştu. O gün o terzi dükkânında gözlerine yaşlar hücum ederken, “Hiçbir şey göründüğü gibi ve göründüğü kadar değildir” sözünün manasını anlamıştı.
O genç Ayhan Songar, daha sonra Türkiye’nin tanıdığı, çağdaş psikiyatrinin de kurucuları arasında yer alan Prof. Dr. Ayhan Songar olacaktı.
Cuma günleri Soğanağa Camii’ne gelin
Aksaray’da muayenehanesi vardı. Yanına gelenlere, tanıştıklarına “Cuma günleri Soğanağa Camii’ne gel, biz de orada oluyoruz” derdi.
Soğanağa Camii’ne davet etmesi, ilahiyatçı ve yazar Prof. Dr. Emin Işık’ın hutbeyi okumasıydı. Camiye birçok akademisyen ve Nurettin Topçu grubu geliyordu. Emin Işık orada hutbe verdiği sürece, her cuma Soğanağa’da namaz kılıyorlar, dostlarını davet ediyorlardı.
Cerrahpaşa içindeki camide cumaları öğretim üyelerinden birkaç kişi varsa, birisi mutlaka Ayhan Songar’dı.
Ayhan Songar cevval, hoşgörülü, sevecen, mesleğinin ehliydi. Aksaray’dan sonra muayenehanesi Laleli Camii karşısına taşındı. Aynı minval üzere çalıştığı günler sabaha kadar ışık yanardı.
Fatih’te Horhor’da Hamdullah Suphi Tanrıöver’in konağı karşısında oturuyor, evine gelen giden çok oluyordu.

Necip Fazıl programını neden beğenmemiş
Dökümcü Ebuzziyâfe Şevket’in mekânı, sofrası herkese açıktı. Sağ camianın bütün önemli simaları uğrardı. Onun nefis yemeklerini bilmeyen, yemeyen yoktu. Bir gün kocaman kaselerle işkembe çorbası koydu. Sırada çok yemek vardı. Ancak Ayhan Songar:
“Şevket usta, ben başka yemek yerine bir işkembe çorbası daha alabilir miyim?” dedi.
Dökümcü Şevket zevkten dört köşe oldu.
“Vay Hocam, ne demek, başım gözüm üstüne, emrin olur, afiyet olsun.”
Kaseyi doldururken uzaktan başka bir doktora seslendi.
“Bak Alpay, Ayhan Hoca iyiyi nasıl biliyor.”
Gitti Dr. Ahmet Alpay’ın yanına, kulağına eğilip fısıldadı:
“İnan çorba için üç gündür uğraşıyorum, işkembeyi tereyağına yatırıyorum” dedi ve ekledi: “Senin Ayhan Hocan boşuna mı beğendi zannediyorsun?”
O sıralarda Ayhan Songar televizyonda bir programa başlamıştı. İlkini yayınladı, Şevket’in dükkânında arkadaşlarına Necip Fazıl ile görüşmesini anlattı.
“Necip Fazıl’a gittim ziyaretine, konuştuk. Bir ara, ‘Üstat, televizyonda programa başladım,’ dedim.”
“Biliyorum,” dedi.
“Seyrettiniz mi?”
“Evet, ettim.”
“Beğenmediniz, değil mi?”
Şöyle aniden yarı öfkeli hâliyle döndü.
“Nereden bildin?”
“Çünkü siz yoktunuz programda.”
“Evet öyle,” dedi.
Elemanı çıkaramadık, bir de zam yaptık
1994’te Vakıf Gureba’da Sefa Saygılı geldiği için üniversiteler dışında eğitim hastanelerinde ilk psikiyatri kliniği kuruldu. Sefa Saygılı’dan başka Kemal Sayar, Mustafa Solmaz vardı. Ayhan Songar’ı anma günü tertip edildi. Anma gününde Cerrahpaşa’dan hocanın can dostu Adnan Ziyalar, İbrahim Balcıoğlu, Alaaddin Duran konuşma yaptı.
Adnan Ziyalar’ın anlattıkları hayli ilginçti:
“Bir sene klinikte revizyon gerekti. İki üç personel çıkartacağız. Düşündük, bir isim seçtik. Ayhan Hoca adamın gönlünü incitmeden tebliğ etmemi söyledi. Gittim odama, adamı çağırdım, konuştum, döndüm.
Kapıdan girer girmez:
“Adnan, çıkaramadın adamı, değil mi?” dedi.
“Evet Hocam,” dedim sıkılarak.
“Ayrıca maaşına da zam yaptın, değil mi?”
“Evet Hocam da, sen nereden biliyorsun?” dedim.
“Valla Adnan, ben de aynı şeyi yapardım da, ondan.”
İyi bir kamera ve saat tamircisiydi
Ayhan Songar, Türkiye’nin tanınmış doktorlarından olduğu kadar saat, kamera ve silah koleksiyoneriydi.
Çocukluğunda bir vitrinde gördüğü Zeiss körüklü fotoğraf makinesini babası okul hediyesi olarak almıştı. Fotoğraf çekmeyi, film ve kart banyolarını hazırlamayı, banyo ve baskı yapmayı kendisi gibi fotoğrafa meraklı olan annesinden öğrendi. Portre ve doğa fotoğrafı çekmekten hoşlanırdı. Makine ile o kadar içli dışlı oldu ki zamanla tamir etmesini de öğrendi.
Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisinde yazıları yayınlanıyordu. Daha sonra dost oldular. Necip Fazıl hastalanınca onu çağırıyordu. Bir gün fenalık geçirince telefon etti. “Gel, ölüyorum” dedi.
Ayhan Songar, bir taksiye atlayıp Necip Fazıl’ın evine gitti. Durumu gerçekten de sıkıntılıydı. Muayene etmekte olan Ayhan Songar elindeki fotoğraf makinesiyle fotoğrafını çekince, Necip Fazıl “Ben burada ölüyorum, sen fotoğraf çekiyorsun” diye kızdı, fırçasını attı. Ama fotoğrafı görünce “ruhumun fotoğrafı” dedi. Fakat o fotoğraf, Necip Fazıl Kısakürek’in ölmeden önceki son fotoğrafı oldu.
Ayhan Songar, Sirkeci Büyük Postane çevresi esnafını çok iyi tanıyordu. Bir gün bir doktor arkadaşına, “Sana bir dürbün ve fotoğraf makinesi alalım” dedi. Sirkeci’ye gittiler, tanıdığından eşyaları aldılar.
O sırada dükkânda bulunan müşteri esnafa dert yanıyordu.
“Falan kişiden çok kaliteli bir fotoğraf makinesi kamera aldım, gün geldi arızalandı. Sizin burada kime gösterdimse yapamadı. Birisi Taksim’de falan yerde biri var, ancak o tamir edebilir dedi, gittim. Kamera kıymetli, ustayı buldum. Efendi baktı, evirdi çevirdi, bana döndü. ‘Bunu hiç dolaştırma, kimse yapamaz, yalnız Dr. Ayhan Songar’a git, gönlü olursa o bu arızayı giderir.’ Hayret ve tereddütle Ayhan Songar’a gittim, görüştüm. Baktı etti, iki gün sonra sekreterden alırsın dedi. Hakikaten yapmış, aynı eski hâlini almış.”
Bir hastası söz Songar’dan açılınca anlattı.
“Evde yaşlı, yürüyemeyen hastamız vardı. Hocaya gittim. Hastalar bitsin, gidelim dedi. Eve geldik, gecenin sonları, hasta ile konuştu, bir şeyler yaparken kayboldu. Bizim oğlan kahve, neyse bir şey getirdi. Baktık sağa sola, hoca yok. Tuvalete, banyoya baktık, mutfakta hanımlara sorduk, yok. Kız, kapı filan açıldı mı, yoksa gitti mi diye düşündüm. Bakmadığım tek salon kaldı, ama hiç ışığı yanmamış, açınca gördüm ki hoca yerdeki halıya uzanmış, horul horul uyuyor. Kanepe var, yastıklar var, hiçbirini almamış, kupkuru halı üstünde yatıyor, ışığı kapatıp gittim. Bir süre sonra geldi. Sanki hiç ara vermemiş gibi babamla konuşmaya başladı ve işine devam etti.”
Çok yönlü bir profesör
Ayhan Songar iyi bir hekimdi. Sayısız hastanın şifaya kavuşmasına vesile olmuştu. Ayhan Songar adı bir Mazhar Osman gibi Anadolu’da efsanevî tarzda yayıldı. Düzelmeyen hasta Songar Hoca’da iyileşeceğine inanır ve gerçekten de onun şifalı reçetesinden fayda görürdü.
Çok başarılı ve çok yönlüydü. 1953 yılında Akıl ve Sinir Hastalıkları Mütehassısı unvanını almış, 1956’da psikiyatri doçenti olmuştu. 1958’de askerlik hizmeti sebebiyle ayrıldı, tabip teğmen rütbesiyle terhis edilerek İstanbul Üniversitesi Psikiyatri Kliniği’ndeki görevine döndü. 1961 yılında Cerrahpaşa’da bir psikiyatri kliniği kurmakla görevlendirildi. Önce Nöropsikiyatri Kürsüsü’ne bağlı bir seksiyon, daha sonra da bir kürsü olarak Cerrahpaşa Psikiyatri Birimi’ni kurdu.
1962’de profesör oldu ve Cerrahpaşa Psikiyatri Kliniği’nin kürsü profesörlüğüne atandı. Bu arada Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin kurucuları arasında yer aldı. Tıp Fakültesi’nde Sibernetik dersleri vererek başlattığı biyofizik eğitimini, Prof. Meliha Terzioğlu ile birlikte Biyofizik Kürsüsü’nü kurarak devam ettirdi.
İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Etnomüzikoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi’ni kurmuş, Merkez Müdürlüğü’ne atanmış ve bu merkez faaliyetlerinden olmak üzere yurt içinde ve dışında birçok konser, eğitim toplantısı, konferans ve seminer tertiplemiş, uluslararası festivallere katılmıştı. 1992 ve 1993 yılında Uluslararası Etnomüzikoloji Kongresi’ni İstanbul’da düzenledi. Viyana’da Schule Für Altorientalische Musik und Kunstherapie’de “Mûsıkî Psikolojisi” dersleri verdi.
Üniversitedeki vazifesi yanında 1970-1994 yılları arasında Adalet Bakanlığı Adlî Tıp Kurumu Gözlem İhtisas Dairesi Başkanlığı, bir süre Diş Hekimliği Yüksek Okulu ve Türk Musikisi Devlet Konservatuarı öğretim üyelikleri de yaptı.
İnce ruhlu ve sanatkâr bir kişiliğe sahipti. Her şeyde bir estetik endişesi vardı. Eski sanatlarımıza ilgi duyardı, hat sanatına düşkündü. Çok mütevazı ve neşeli bir insandı.
Görevleri arasında New York Bilimler Akademisi üyeliği de bulunan Songar, Aydınlar Ocağı, Türkiye Millî Kültür Vakfı ve Türk Edebiyatı Vakfı’nın kurucuları arasında da yer aldı. Aydınlar Ocağı ile Türkiye Millî Kültür Vakfı Genel Başkanlıklarında bulundu. Şiir ve musiki konularında da birçok makale yazdı.
“Die Menschen und die Psychologie” adlı uzun bir bildirisi Almanya’daki psikiyatri dergilerinde birçok kez ana kaynak olarak gösterildi. Millî Gazete ve Türkiye gazetesinde köşe yazıları yazdı.
Haftada iki buçuk gün ailesine ayırırdı
Bu kadar yoğun çalışmasının yanında ailesini ihmal etmezdi. Kendisiyle yapılan bir röportajda programını şöyle anlatmıştı:
“Ben günde 20 saat çalışıyorum. Her gün sabah 08.30’da evden çıkarım. Bir gün hastaneye gelirim, bir gün de Adlî Tıp’a giderim. Öğleden sonra da muayenehanem var. Gece saat 1’de filan işim biter. Eve gelirim, gazete için yazımı yazarım. Saat 2 veya 4 olur; yatarım. Pazartesi, Salı, Perşembe, Cuma böyle. Vakti iyi değerlendirmek lâzım. Bu dört gün devamlı çalışırım. Görüyorsunuz, bir saniye boş değilim burada. Gece yarısına kadar böyle geçer. Ama Çarşamba günleri öğleden sonra ve Cumartesi ve Pazar günleri boşum. Mutlaka kendi aileme vakit ayırırım.”
Bu kadar meşguliyetine rağmen sakin görünüşlüydü. Kolay kolay kızmazdı. Bu rahatlığını şöyle izah etmişti: “Vicdanım rahat. Allah’tan başka kimseye veremeyecek hesabım yok. İçim rahat. Yaptığım işlerin hiçbirisinde arka plân, ön hesap yoktur. Hayatımda kimseye kötülük etmedim.”
Ayhan Songar Hoca, ömrünün son yıllarında yakalandığı prostat kanseri yüzünden yatağa düştü. Yeni kurulan Vakıf Gureba Hastanesi Psikiyatri Kliniği’ne onun adını verdiler. Seçkin bir topluluk önünde kliniğin açılışını Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş yaptı. Sevenleri Ayhan Songar ile ilgili hâtıralar anlattılar. Ancak hastalığından dolayı açılışa gidemedi.
Ölümünden önce şu cümlelerle hayata veda etti: “Emr-i Hak vaki olursa sizlerden helallik dilerim. Benden Fâtihalarınızı esirgemeyiniz. Hastalık da, şifa da Allah’tan…”
28 Şubat sürecinde vefat edince
Ayhan Songar 28 Şubat sürecinin yaşandığı 2 Temmuz 1997’de vefat etti. Fatih Camii’nde cenazesi kılındı. Maşerî kalabalık vardı. Tabutu başında konuşmayı yakın dostu Prof. Dr. Emin Işık yüksek bir yere çıkarak yaptı.
Ancak cenazeden çok, 28 Şubat şartlarından olsa gerek, askerlerden bahsetti.
“Ayhan Bey’i methedecek değilim, onun kıymetini değerini bu kalabalık ve gönül ehli insanlar zaten biliyor. Benim söylemek istediğim yakından tanıdığım babasından bahsetmek.
Ayhan Bey’in babası merhum süvari albaydı. Askerliğini, görevini başarı ve şerefle yapan bir subay; onun vazife namusu yanında musalli, muttaki, muhlis — namazlı, imanlı, ihlâs sahibi biri olduğunu söylemek ve bugünkü ordumuzun zâbitan-zabitler, rütbeliler grubuna bilhassa timsal olması gerektiğini ifade etmektir.
Türk milleti, Anadolu halkı askerini subayını çok sever sayar. Mehmedini askere gönderirken gelin alayı gibi şenlikle mutlulukla gönderir. Subayları komutanları sever sayar, camilerimizde ön saflar bilhassa rütbeli subaylarla dolar idi.
Şimdi ne oldu ki ordu mensupları, komutanlarımız halkından inancından uzaklaştı? Bu bir ayrışma, yabancılaşma, yurdumuz için âdeta felakettir. Ne olur lütfen Allah rızası için subaylarımız merhum Ayhan Hoca’nın babası gibi olsunlar. Peygamber ocağı diye boşuna söylenmemiştir. Ordu-millet barışıklığının temini dileğimiz duamızdır.”
Kaynaklar
- Şerif Aydemir’in 5 Ekim 1983 tarihli Türk Edebiyatı Vakfı Çarşamba sohbetinden tuttuğu notlar.
- Dr. Ahmet Alpay’ın yayınlanmamış hâtıraları
- Sefa Saygılı’nın SD dergisine yazdığı Ayhan Songar’ı anma yazısı















