Macarlar Orbánsız bir güne uyandı. Bu cümle tek başına bile tarihsel bir ağırlık taşıyor. Çünkü Viktor Orbán yalnızca uzun süre iktidarda kalmış bir lider değildi; aynı zamanda Macaristan’da devleti, siyaseti, medyayı ve gündelik hayatı kendi sistemi etrafında yeniden şekillendirmiş bir figürdü.
16 yıllık Viktor Orbán döneminin sona ermesi, yalnızca bir iktidar değişimi değil; ülkenin devlet yapısından Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerine, ekonomiden dış politikaya kadar uzanan geniş bir alanda yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.
Péter Magyar’ın partisi Tisza’nın parlamentoda anayasa değişikliği yapabilecek üçte iki çoğunluğa ulaşması, seçim sonucunu sıradan bir hükümet değişikliğinin ötesine taşıdı. Bu sonuç, Orbán’ın yıllar içinde kurduğu siyasal düzenin çözülmesi için muhalefetin eline çok güçlü bir araç verdi.

Macarlar yalnızca Orbán’a değil, kurduğu düzene de itiraz eti
Bu seçimin en önemli tarafı şu: Macarlar yalnızca Orbán’a “artık yeter” demedi. Aynı zamanda onun kurduğu sistemin sürdürülemez hale geldiğini de söyledi. Çünkü bu seçim, sadece ideolojik bir itirazın değil, ekonomik yorgunluğun, kamusal çürüme hissinin ve devletin partiyle fazlasıyla iç içe geçmesine duyulan tepkinin sandığa yansıması oldu. Tisza’nın 199 sandalyeli parlamentoda 138 sandalye kazanması ve 3,3 milyon oy alması, bu tepkinin ne kadar genişlediğini gösteriyor. Üstelik bu büyük fark, Fidesz’in sonuçlara itiraz ederek meşruiyet tartışması açmasını da zorlaştırdı.
Magyar’ın yükselişi de tesadüf değildi. Eski düzenin içinden gelen bir isim olarak Orbán sisteminin zayıf noktalarını iyi okudu. Kampanya boyunca ekonomideki durgunluğa, zayıflayan kamu hizmetlerine ve iktidar çevresindeki yolsuzluk iddialarına yüklendi. Orbán ise yıllardır kullandığı korku siyasetini yeniden devreye soktu; dış müdahale, savaş tehdidi ve ulusal kimlik vurgusuna sarıldı ama bu kez bu dil eskisi kadar etkili olmadı. Çünkü insanlar dört yıl boyunca aynı korkuyla mobilize edilemedi. Hayat pahalılığı ve çürüyen kamu düzeni, siyasetin soyut tehditlerinden daha somut hale geldi. İktidarın iki pedofili skandalını örtbas etmeye çalıştığı yönündeki öfke de Fidesz’in ahlaki üstünlük iddiasını ciddi biçimde aşındırdı.
Magyar’ı bekleyenler
Şimdi asıl soru, seçimi kazanmanın ötesinde, bu büyük yetkinin nasıl kullanılacağı. Çünkü üçte iki çoğunluk, yalnızca hükümet kurmak için değil; anayasayı değiştirmek, yargı ve medya gibi kurumlarda yıllardır biriken Fidesz etkisini sökmek, denge-denetleme mekanizmalarını yeniden kurmak için de bir fırsat.
Magyar da ilk açıklamalarında tam olarak bunu söyledi: anayasal çoğunlukla denge ve denetleme sistemini geri getireceğini ve ülkenin demokratik işleyişini garanti altına alacağını açıkladı. İlk saatlerden itibaren başsavcı, yüksek mahkeme başkanı, medya otoritesinin başı gibi isimleri istifaya çağırması da, devlet kurumlarının ele geçirilmiş olduğu tezini merkeze koyduğunu gösteriyor.
Tabi bu kadar geniş bir yetki, aynı zamanda çok büyük bir beklenti anlamına geliyor. Avrupa Birliği ile ilişkileri onarmak, dondurulan milyarlarca euro’luk fonu açmak ve ekonomiye yeniden nefes aldırmak kolay olmayacak. Evet, piyasalar bu sonucu AB ve piyasalar açısından en olumlu senaryo olarak gördü; hatta en az 6,4 milyar euroluk toparlanma fonunun hızla serbest kalabileceği yorumları yapıldı ancak diplomatlar ve kredi derecelendirme kuruluşları daha temkinli. Brüksel’in artık yalnızca vaatlere bakarak para açmayacağı, Tisza’nın gerçekten reform yapabildiğini göstermesi gerekeceği konuşuluyor. Yani seçim zaferi tek başına yeterli değil. Asıl mesele, bu siyasi sermayenin somut reform kapasitesine dönüşüp dönüşmeyeceği.

Orbán’ın devrilmesi Avrupa’yı nasıl etkileyecek?
Orbán’ın gidişi yalnızca Macaristan’ın iç siyasetini değiştirmiyor, Avrupa Birliği açısından da önemli bir dönüm noktası yaratıyor. Çünkü Orbán yıllardır Brüksel için Ukrayna’ya kredi paketlerinden Rusya’ya yaptırımlara kadar kritik başlıklarda veto tehdidini pazarlık aracına dönüştüren, Avrupa karar alma mekanizmasını yavaşlatan, zaman zaman da felç eden bir aktördü. Bu yüzden seçim gecesi Ursula von der Leyen’in “Bu gece Avrupa’nın kalbi Macaristan’da daha güçlü atıyor” mesajı tesadüf değildi. Roberta Metsola’nın “Macaristan’ın yeri Avrupa’nın kalbidir” çıkışı da öyle. Orbán’ın yenilgisi, Brüksel’de yalnızca siyasi bir rahatlama değil, aynı zamanda yapısal bir açılma umudu yarattı.
Bunun en somut sonucu Ukrayna başlığında görülebilir. Orbán’ın itirazları nedeniyle haftalardır bloke edilen 90 milyar euro’luk Ukrayna kredisi önündeki engelin kalkması bekleniyor. Aynı şekilde Rusya’ya karşı daha sert ve daha koordineli bir Avrupa çizgisi ihtimali güçleniyor. Orbán, Kremlin’in Avrupa Birliği içindeki en kullanışlı müttefiki olarak görülüyordu. Bu nedenle seçimin dışarıdaki en büyük kazananlarından birinin Kiev, en büyük kaybedenlerinden birinin ise Moskova olduğu yorumları yapılıyor. Ancak burada da bir sınır var: Magyar, Brüksel’le daha sıcak ilişkiler vaat etse de her konuda klasik bir liberal Avrupalı çizgi sunmuyor. Göç politikalarında daha kuşkucu, Rus enerjisine tamamen kapıyı kapatma konusunda da temkinli. Yani Macaristan’ın Avrupa’yla ilişkisi kolaylaşabilir ama tüm gerilimlerin bir gecede ortadan kalkacağını düşünmek fazla iyimser olur.
Ortaya çıkan tablo şöyle: Macarlar Orbánsız bir güne uyandı ama Orbánizm bir gecede bitmedi. Orbán muhalefette kalıp geri dönüş hesabı yapacak, Tisza ise hem devletin içine yerleşmiş ağlara hem de toplumdaki çok yüksek beklentiyle uğraşacak. Yine de bu seçim, “rekabetçi otoriter” denen sistemlerin yenilmez olmadığını gösterdi. 2022’de yenilmez görünen Orbán, dört yıl sonra sandıkla gitti. Şimdi bütün mesele, bu tarihi seçimin gerçekten bir rejim değişikliğine mi dönüşeceği, yoksa yalnızca güçlü bir iktidar değişimi olarak mı kalacağı. Macarlar bu sabah Orbánsız bir güne uyandı ama asıl hikâye şimdi başlıyor.






