Aleviler çözüm sürecine nasıl bakıyor? (8) | Ayfer Karakaya-Stump ile söyleşi

İSTANBUL (Medyascope) – “Aleviler çözüm sürecine nasıl bakıyor?” yayın dizisinin sekizinci bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’ın konuğu Ayfer Karakaya-Stump oldu. Karakaya-Stump, Aleviler tarafından yayımlanan bildiriyi neden imzaladığını, çözüm sürecine ilişkin temel kaygılarını, Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisi göndermelerinin Aleviler için karşılığını değerlendirdi.

Ruşen Çakır, konuğu Ayfer Karakaya-Stump ile “Aleviler çözüm sürecine nasıl bakıyor?” sorusunu ele aldı. Çözüm sürecine bütünüyle karşı çıkmanın da koşulsuz destek vermenin de doğru olmadığını belirten Karakaya, sürecin gerçek bir laiklik açılımıyla birlikte yürütülmesi gerektiğini vurguladı. Aleviler tarafından yayımlanan bildiriyi imzalamasının nedenini metnin kendi kaygılarıyla örtüşmesi üzerinden anlatan Ayfer Karakaya-Stump şöyle devam etti:

“Bildiriye imza attım çünkü verdiği ana mesaj benim de paylaştığım bir endişeyi ifade ediyordu. Zaten bu konuda daha önce de fikir beyan etmiştim. Bana bu çözüm süreciyle ilgili ne düşünüyorsun diye sorduklarında, buna külliyen karşı çıkmak veya külliyen, kayıtsız şartsız bunu kabul etmek; ikisi de yanlış olur.”

Süreçte belirleyici olması gereken ilkenin laiklik olduğuna dikkat çeken Karakaya-Stump, “Benim açımdan bu sürecin gerçek bir laiklik açılımı ile birlikte yürütülmesi gerektiği önemliydi ve onu ifade etmiştim. Bunun öncesi de var tabii. 2013’te ilk Kürt açılımında, Nevroz’da yapılan konuşmada da ‘İslam bayrağı’ ifadesi kullanıldı. Öcalan tarafından, hem AKP tarafından, hem İslamcı Kürt siyasetçiler tarafından bu yönde ifadeler hep vardı” dedi.

Ayfer Karakaya-Stump ile söyleşi (Video)

Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisi göndermesinin anlamı ne?

Ayfer Karakaya-Stump, Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisi tartışmasının tarihsel ayrıntılarından çok sembolik anlamının önemli olduğunu vurguladı:

“Bir tarihçi olarak bu tartışmanın ‘İdris Bitlisi gerçekten öyle miydi, böyle miydi?’ noktasına dönmesinin hiçbir önemi yok. Burada önemli olan bu Bitlisi-Yavuz ittifakı neyi çağrıştırıyor, neyi sembolize ediyor? Onun yerine mesela Çanakkale’ye örnek verseydi başka çağrışımları olurdu.”

Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisi göndermelerinin yapısal endişenin sembollerinden biri olarak tanımlayan Karakaya, “Kürt hareketinin de benzer şekilde bir sürece girmesi bence yüksek ihtimal dahilinde. Zaten işte bu Yavuz-İdris Bitlisi ittifakı söylemi de bunun sembolü haline geldi” diye konuştu.

Deşifreyi hazırlayan: Gülden Özdemir

“Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Aleviler çözüm sürecine nasıl bakıyor?” yayın dizimizin galiba sekizincisini yapıyoruz. Artık o kadar çok oldu ki. Evet, sekizincisi. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Virginia eyaletinde, William and Mary Üniversitesi’nde tarih doçenti Ayfer Karakaya-Stump’la birlikteyiz. Merhaba Ayfer Hanım. 

Ayfer Karakaya-Stump: Merhaba Ruşen Bey. 

Ruşen Çakır: Sizi zaten Alevilikle ilgili çalışmalarınızla biliyoruz. Konuk da etmiştik, yayınlar da yapmıştık. Kendiniz de Alevisiniz, değil mi? 

Ayfer Karakaya-Stump: Evet. 

Ruşen Çakır: Bildiriye imza attınız. Önce çok basit bir soru: Niye imza attınız? Bildiride ne demek istiyorsunuz? Ya da bildiri ne demek istiyor? Siz ona hangi bağlamda imza verdiniz? 

Ayfer Karakaya-Stump: Evet, yani bildiriye imza attım çünkü verdiği ana mesaj benim de paylaştığım bir endişeyi ifade ediyordu. Zaten bu konuda daha önce de fikir beyan etmiştim. Yani bana “bu çözüm süreciyle ilgili ne düşünüyorsun?” diye sorduklarında, buna külliyen karşı çıkmak veya külliyen kayıtsız şartsız bunu kabul etmek, ikisi de yanlış olur. Ama benim açımdan bu sürecin gerçek bir laiklik açılımıyla birlikte yürütülmesi gerektiği önemliydi ve onu ifade etmiştim. Zira bunun öncesi de var tabii. Yani işte 2013’te ilk Kürt açılımında yapılan, Nevruz’da yapılan konuşmada da İslam bayrağı ifade edildi. Defalarca hem Öcalan tarafından hem AKP tarafından hem işte İslamcı Kürt siyasetçiler tarafından bu yönde ifadeler hep vardı. Bunda da şaşılacak bir şey yok aslında. Yani bu bütün milliyetçi hareketlerin şeyidir, bir yapısal diyeyim belki de, sorunudur. Yani mücadele sürecinde çoğulcu olurlar, herkesi davet ederler. İşte dini, mezhebi farklılıkları aşan bir tavırla ilk mücadeleyi yürütürler. Çünkü insana ihtiyaçları vardır. Ama maalesef bunun birçok örneği var; taşlar yerine oturduğunda, gerçekten belli bir güç pozisyonuna gelindiğinde bu sefer güç paylaşımı mevzusu ortaya çıkar. O noktada çoğulculuk tekrar devreye girer. Yani bunun birçok örneği var. Mesela işte Arap milliyetçiliğinin kurucu babaları aslında yani çok önemli bir kısmı Hristiyan Arap’tır. İşte Arap milliyetçisi Baas Partisi’nin iki kurucusundan biri Mişel Eflak Hristiyandır. Arap milliyetçiliğinin kitabını yazan George Antonius Hristiyandır. Keza Filistin mücadelesinde en ön planda yer alan birçok entelektüel ve aynı zamanda da aktivist Hristiyan Filistinlidir. George Habash’ı herkes bilir herhalde, Edward Said’i herkes bilir. Fakat ne oluyor? Bu insanlar ilk dönemlerde, mücadele dönemlerinde kucaklanırken daha sonra işte Filistin’de mesela Hamas’ın başa geçmesiyle marjinalleştirildiler. İşte Arap milliyetçiliğinin ne hale geldiğini gördük. Baas gitti, Suriye’de son derece radikal, İslamcı bir rejim geldi, Irak’ta da mezhep savaşları tekrar başladı. Dolayısıyla şunu söylemek istiyorum: Yani burada belirtilen husus öyle “o bunu dedi, şu bunu dedi” gibi kişilerle bağlı bir şey değil, yapısal bir mesele. Kürt hareketi de benzer şekilde bir sürece girmesi bence yüksek ihtimal dahilinde. Zaten işte bu Yavuz-İdris-i Bitlisi ittifakı söylemi de bunun sembolü haline geldi. Son olarak şunu söyleyeyim, yani bunun verdiği mesaj şudur: Evet yeni bir Türkiye olacak işte bu süreç sonucunda, ama burada önemli olan bu süreç nasıl çerçeveleniyor? Bu süreci siz eğer demokrasi ve insan hakları temelinde çerçevelemezseniz, siz bunu işte demokratik İslam gibi böyle oksimoron bir temelde çerçevelemeye çalışırsanız burada olacak şudur: Bir öteki gider, diğer öteki gelir. Yeni ötekiler kriminalize edilir. Bunun olmaması için tek bir yol vardır: Bu süreç demokratik İslam gibi birtakım duygusal ve kimlik üzerine vurgu yapan bir çerçevede değil de laik demokrasi çerçevesinde ancak ele alınırsa arzu edilen sonuç ortaya çıkar. Yoksa zaten Aleviler de kaybeden tarafta yer alacak. Türkiye’de eğer siz Sünni İslam üzerinden yeni bir kimlik, yeni bir konsolidasyona giderseniz, Türkiye’de fazla gayrimüslim kalmadı, işte ortada olan Aleviler var ve Aleviler de son derece kullanışlı bir ötekilik kartı olarak sürekli Cumhuriyet boyunca da Osmanlı boyunca da kullanılmış. Yani Alevilerin çok ciddi endişeleri vardı. Bu bildiri de bana geldiğinde tabii ki revize etmek isteyeceğim bazı bölümleri vardı ama temel mesajını kabul ettiğim için imzaladım. Hâlâ da imzamın arkasındayım. 

Ruşen Çakır: Şunu bir parantez içerisinde sormak istiyorum. Sonra bildiriye ve sürece tekrar değineceğiz, konuşacağız. 10 yıl önce Barış Akademisyenleri bildirisine imza attınız diye biliyorum. 

Ayfer Karakaya-Stump: Evet, evet. Barış imzacısıyım aynı zamanda. 

Ruşen Çakır: Şimdi 10 yıl önceki o imzayla şimdiki 10 yıl sonraki bu imza arasında nasıl bir korelasyon kuruyorsunuz kendi açınızdan? Yani bir 10 yıl önce attığınız imzanızdan pişman olmadığınızı biliyorum ve tahmin ediyorum. Yani o 10 yıl önceki Ayfer Karakaya Stump’la bugünkü aynı olabilir ama Türkiye’de çok şey değişti anlaşılan.  

Ayfer Karakaya-Stump: Yok, yani o zaman da böyle bir potansiyel olduğunu biliyorduk. Yani işte dediğim gibi yani 2013 yılında da bu tip söylemler zaten sirküle ediyordu. Ve Kürt hareketi içinde, Kürtler arasında çok güçlü bir muhafazakar damar olduğunu da her zaman biliyorduk. Her ne kadar DEM Parti ve genel anlamda Kürt hareketi şu anda daha seküler, işte sol tandanslı kişiler tarafından kontrol ediliyor olsa da bu hiçbir şeyin garantisi değil. Yani yarın bir gün bu muhafazakar damarın, Kürtler arasında zaten çoğunluğu oluşturduğunu tahmin ettiğim bu muhafazakar damarın bu hareket içinde, bu parti içinde hakim konuma geçmesiyle birçok şey değişecektir. Ama bizim burada, benim barış akademisyeni olarak imza atmam tamamen vicdani nedenlerle yapılmış bir imzaydı. Bugün de aynı imzayı atarım, gene o metinde de birtakım şeyleri revize etmek isteyebilirim. O ayrı bir mesele. Yani burada her iki durumda da destek verdiğim, benim kendi adıma demokrasi, insan hakları mevzusudur. Farklı olduğunu düşünmüyorum yani. 

Ruşen Çakır: Peki, şunu sorabilir miyim? Şimdi Kürt hareketini yakından izliyorsunuz, hepimiz izliyoruz. Hareketin kuruluşundan itibaren, yani ilk Öcalan tarafından inşa edildiği ilk andan itibaren Aleviler hep oldu diye biliyorum. Yani bir kere Kürt Alevileri oldu. Hatta Kürt olmayan Aleviler de nispeten az olsa da oldu ve bayağı da yönetici yerlerde de oldular. Ama tabii ki Alevi kimliğine nasıl, ne kadar sahip çıktıkları ayrı bir tartışma konusu olabilir. Ama sonuç olarak yani Kürt hareketi Alevilikten uzak bir hareket değil. Ayrıca biliyorsunuz özellikle siyasi partiler, ne deniyor, bileşenler arasına seçim zamanları özellikle bayağı Alevi örgütleri, Alevi aydınlar milletvekili seçildiler. Hatta bildiride de iki kişi var “sokaktan toplanmış”… Yani şunu anlatmaya çalışıyorum: Kürt hareketiyle Alevi hareketi iki ayrı dünya değil aslında, değil mi? 

Ayfer Karakaya-Stump: Ya mutlaka değil. Yani Aleviler uzayda yaşamıyorlar. Aleviler bu ülkede yaşıyorlar ve bu ülkenin her türlü partisinde de sivil toplum örgütünde de yer alabilirler. Yer alma hakları var ve yer alıyorlar. Dolayısıyla bunda hiç şaşırtıcı bir şey yok. CHP’de de bir sürü Alevi milletvekili var, AKP’de bile var. Ve Alevilerin oyunun büyük çoğunluğu da CHP’ye gidiyor. Tabii ki DEM’e giden Alevi oyları da var. Yani burada biraz tabii dikkatli de olmak gerekiyor. Çünkü maalesef tarihimizde çok örneği var. Yani böyle her sorunlu giden meselede bir şekilde Alevileri günah keçisi haline getirip diğer kesimleri temize çekme gibi çabalara sık sık rastlıyoruz. Yani burada da şimdi, sizi tabii ki söylemiyorum, tenzih ediyorum ama yani işte “PKK da aslında zaten ateist Alevilerin kurduğu bir şeydi” gibi hani bütün sorumluluğu Alevilere yükleyip diğer kesimi temize çıkarmaya çalışan birtakım söylemler sirküle etmeye başladı. Bu beni endişelendiriyor. Çünkü bunların benzerlerini yakın dönemde de yaşadık. Yani Gezi’yi bir Alevi kalkışması olarak kodlayıp işte muhafazakar ya da Sünni kesimleri Gezi’den uzak tutmak ya da onu itibarsızlaştırmak çabaları oldu. Hatta yani CHP içinde de 2023 seçim başarısızlığının tümüyle Kılıçdaroğlu ve sözde bir Dersim çetesine yüklenerek, ki bu da Alevifobiden güç alan bir stratejiydi. Yani bu tip şeyler maalesef hâlâ oluyor. Yani Alevilik kartı hem sağ partiler tarafından hem sol partiler tarafından zaman zaman kullanılıyor. Yani Aleviler ötekileştirilerek, öcüleştirilerek başka bir koalisyon kurmak için kullanılabiliyor. O yüzden hani işte “PKK’da Aleviler ne kadar güçlü?” vesaire gibi bir tartışma biraz beni endişelendiriyor. Ama bununla birlikte tabii ki var, olması da doğaldır. Ama bu hiçbir şeyin garantisi değil. Yani demin örnek verdim zaten. Yani işte Baas Partisi’nin iki kurucusu var: Bir tanesi Selahaddin El Bitar, Sünni; bir tanesi Mişel Eflak, Ortodoks Hristiyan. Yani ama bu hiçbir anlam ifade etmedi. Veya “Arap Uyanışı” kitabının yazarı bile Hristiyan Arap. Yani dediğim gibi bu milliyetçi hareketlerin böyle bir maalesef çıkmazı var. Yani istediğiniz kadar Alevi milletvekili olsun DEM’de, istediğiniz kadar Alevi olsun Kürt hareketi içinde; bu onların, sadece Alevilerin değil yani daha seküler ilerici Kürtlerin de işte muhafazakar kesimin hakim konuma gelmesiyle marjinalleştirilmeyeceği, tasfiye edilmeyeceği anlamına gelmiyor. Yani her şey dinamiktir, statik bir şey değil yani. Hani bazen arkadaşlar şey diyor: DEM Parti kadın hakları, ilerici, seküler… Bunlara bir şey demiyorum ama bu hiçbir şeyin garantisi değil. 

Ruşen Çakır: Peki, şunu sorabilir miyim? Bildiri çıktıktan sonra tepkiler geldi. Demin bir gönderme yaptık, Tuncer Bakırhan’ın milletvekili seçilmişler için söylediği o “sokaktan aldık milletvekili yaptık” lafları tabii burada bayağı bir zirveydi ama siz de takip etmişsinizdir. Genel olarak sizin takip ettiğiniz ve doğrudan sizinle tartışanlar da olmuştur. İnsanlar nasıl tepkiler verdiler? Yani sağlıklı bir tartışma zemini yarattı mı bildiri, yoksa birtakım gerginlikler ve nasıl söyleyeyim, bir kavga gürültü ortamı mı oluştu? 

Ayfer Karakaya-Stump: Tam tersine, yani hani bildiriyi kısmen eleştirenler bile aslında bunun çok önemli bir konuyu gündeme getirdiğini bence teslim ediyorlar. Hiç öyle bir kavga gürültü olmadı, beklediğimden çok daha fazla yani “iyi ki bu yapıldı, bu çok önemli bir şeydi, çünkü kimse bunu ifade etmiyordu, teşekkür ederiz” şeklindeydi çoğu tepki. Öyle Aleviler arasında büyük bir kavgaya falan yol açmış değil yani. Çünkü laiklik bütün Alevilerin hassasiyeti. Yani Kürt hareketi içinde de olsa, işte CHP’li de olsa, AKP’li de olsa yani laiklik Aleviler için hava, su gibi bir ihtiyaç, birinci öncelik. Dolayısıyla bu metnin de zaten vurguladığı o. Yani burada herhangi bir ırkçı, Kürt karşıtı bir şey yok. Burada efendim biz şuna karşıyız, buna karşıyız… Zaten ben teknik ayrıntılarını da bilmiyorum yani sürecin. Burada “Arkadaşım, bir dakika, siz böyle şeyler söylüyorsunuz, bu süreç güzel ama eğer siz bunu Sünni İslam üzerinden yürütürseniz bize ne olacak?” Yani böyle bir endişenin ifadesi. Gayet saf ve temiz bir endişenin ifadesi var. Hiçbir böyle ters bir şeyle karşılaşmadık. Ha şunu da söyleyeyim: Yani bu bildiriye imza atanlar arasında — ben tabii hepsini bilmiyordum, sonradan öğrendim, hani bana bildiri geldiğinde kimler imza atmış açıkçası bilmiyordum yani — baktığımda birçok siyasi konuda farklı düşündüğüm Alevi kişiler de var imza atanlar arasında. Yani hepimiz aynı siyasi çizgide değiliz, yani Aleviler arasında bu sürece farklı nedenlerle daha işte ulusalcı, Türk ulusalcı hareketine yakın olmaları sebebiyle karşı olanlar da var. Ama yani burada tabii ki bizim ifade ettiğimiz şey çok başka bir şey. Yani bir tartışma olmadı. Bir de şunu söyleyeyim; tabii itiraz edenler var, şöyle şeyler söyleniyor: “Bunun kime yaradığını düşünmek lazım, hani siz bunu iyi niyetle yaptıysanız bile kime yaradığını düşünmek lazım.” Yani bu çok yanlış bir mantık. Her şeye bu mantıkla yaklaşırsanız birçok doğru şeyi de sorgularsınız. Yani ona bakarsanız işte DEM Parti’nin, Kürt hareketinin AKP ile görüşme yapması nedeniyle de aynı eleştiri getiriliyor, yani bu AKP’ye yarıyor diye. Bu mantık her zaman insanı doğru bir sonuca götürmez. Dolayısıyla böyle itirazlar oldu. Ama şunu söyleyip bitireyim. Şimdi tabii yıllarca belli bir siyasi hareket ve partiyle hemhal olmuşsanız, yıllarca buna bir yatırım yaptıysanız, duygusal olarak, zihinsel olarak, onu eleştirmek ya da onun eleştirildiğini duymak zor olabilir. Bunu mesela şeyde de gördük: Yani beni biraz tanıyorsunuz, hani ben ta 2011 yılında Alevifobi ile ilgili bir makale yazmıştım ve o zamandan beri Alevifobinin sadece dindar kesimlerle sınırlı bir problem olmadığını, kendine sol diyen, demokrat diyen kesimlerde de olduğunu, ulusalcı, laik, Kemalist ve Kürt hareketi içinde de maalesef alevifobik bir sorun olduğunu söylemiştim ve bütün Türkiye toplumunun bununla yüzleşmesi gerektiğini söylemiştim. Dolayısıyla ben mesela CHP’ye yönelik ve Kemalistlerin işte Alevilere yaklaşımına yönelik mevzularda da eleştiri getirdiğimde CHP’li Alevi dostlar rahatsız oluyorlar. İşte bu konuda da tabii DEM Partili dostlar rahatsız olabiliyorlar. Ben bunu doğal karşılıyorum çünkü yıllarca yapılmış bir yatırım var, bundan kolay kolay uzaklaşmak mümkün değil. Ama şunu da görüyorum: İnsanlar, benim yıllardır söylemeye çalıştığım konunun aslında birazcık da doğrulandığını görüyor. Yani işte bu Tuncer Bakırhan’ın mesela… Çok çirkin, korkunç yani söylediği. Resmen bilinçaltının işte diline yansıması, yani “Aleviler, bir siz yerinizde oturun bakalım, biz sizin yerinize konuşuruz.” Şey diyorum ben, hani hem Türk ulusalcıları hem işte Kürt hareketindekiler kendi “cici Alevilerini” istiyorlar. Dolayısıyla yani bu tip olaylar Alevileri sarsıyor. Her ne kadar bir anda kopamasalar da ben bunların önemli mihenk taşları olduğunu düşünüyorum. Yani dolayısıyla hayır, öyle hiç Aleviler arasında büyük bir tartışma olmadı ilginç bir şekilde. 

Ruşen Çakır: Peki, şöyle bir toparlayacak olursak, şimdi süreci biliyorsunuz, bir çerçeve yasa çıktı ve bu yasanın uygulanması MİT’in çıkartacağı bir rapora bağlandı. Ekim, Kasım aylarında uygulamaya geçmesi muhtemel. Bu, birçok şeyin peş peşe gireceğini gösteriyor ve sürecin pozitif anlamda, yani amaçlanan şekilde yürüdüğünü varsayarsak… Tabii ki yarı yolda kalabilir, şu olabilir, bu olabilir. Ama şu haliyle başladığı gibi gitmesi durumunda sizce Alevilerin bu sürece bakışı nasıl olacak? Yani içinde mi, dışında mı? Bir ayağı içeride, bir ayağı dışarıda mı yoksa karşısında mı? 

Ayfer Karakaya-Stump: Birincisi tabii Aleviler çok büyük bir topluluk, yani milyonlardan bahsediyoruz. Hepsinin yekpare, tek bir çizgide olması mümkün değil. Dediğim gibi yani koyu CHP’li, koyu Kemalist Aleviler ve PKK’ya, Kürt hareketine çok karşı olan Aleviler olmakla birlikte PKK’nın, Kürt hareketinin yanında yer alan Aleviler de var ve farklı pozisyonlarda olan Aleviler de var. O yüzden hani bütün Aleviler ne yapar bilmiyorum ama şunu biliyorum: Alevilerin büyük bir çoğunluğunda hem bu CHP’de yaşanan olaylar hem işte DEM’de ya da bu Kürt hareketi içinde yaşanan olaylar hemen bir pozisyon değişikliğine yol açmasa da bazı soru işaretleri yarattı insanların aklında. Şimdi Alevilerin — gene hani biraz genelliyoruz ama ya da ben kendi adıma söyleyeyim — bundan sonraki tavrı ne olacaktır? Bundan sonra ne yapılacağına bağlı. Yani bundan sonra bu süreç nereye evrilecek ona bağlı. Yani benim tabii ki barışla hiçbir sorunum olamaz, hatta bunu söylemek zorunda olmayı bile zül addediyorum yani. Ama nereye gideceğine bağlı. Şimdi birtakım işaretler var bunun tam da istediğimiz, arzu ettiğimiz yönde gitmeyebileceğine dair, zaten endişemiz de o. Yani dikkat ederseniz Türkiye’deki bu süreç Suriye’deki süreçle paralel yürütülüyor ve Suriye’de Colani gibi korkunç katliamlardan, Alevi katliamlarından sorumlu, eli kanlı bir kişiyi hem Amerika hem işte Batı hem Türkiye destekledi ve seküler Arap milliyetçiliği şu anda son derece katı bir İslamcı, Sünnici rejimle ikame edilmiş durumda. Ve bu bağlamda Suriye’de işte Kürtler barıştırıldı, tırnak içinde, Colani ile, Aleviler hâlâ zulüm görmeye devam ediyor. İşlerinden atılıyor, öldürmeler, katledilmeler devam ediyor. Şimdi yani Alevilerin buna bakıp, “Ya bir dakika, şimdi Türkiye eğer Suriye’de bu gidişi destekliyorsa ve Suriye’deki Kürtlerin devlete entegre olma sürecinde Türkiye bu işe müdahilse benzeri bir şey mi Türkiye’de yapılmak isteniyor?” diye düşünmesi söz konusu. Yani gene böyle muhafazakar, İslami, Sünni bir temelde bir yeni çerçevede bir toplumsal konsolidasyon yaratılıp yeni ötekiler mi yaratılacak? Dolayısıyla tamamen gidişata bağlı, ne yapacaklarına bağlı. Ve eğer laiklik güçlendirilerek, demokrasi güçlendirilerek böyle bir süreç yürütülürse, çok mutlu değilim ama Aleviler bunun birinci derecede destekçisi olacaklardır Alevilerin, yoksa böyle bir şeyle bir sorunu olamaz. 

Ruşen Çakır: Evet, çok sağ olun. Nasıl toparlayalım? Nasıl bitirmek istersiniz? 

Ayfer Karakaya-Stump: Yani ben biraz endişeliyim, biraz önce de söylediğim gibi. Umarım bu süreç yeniden bir kez daha Alevilerin günah keçisi ilan edilip yani içeride bir işte Sünni İslam temelinde Türk-Kürt kardeşliği gibi bir konsolidasyon yaratmak için Aleviler bir öteki olarak kullanılmaz. Yani burada bu konuya girmedik ama işte İdris-i Bitlisi-Yavuz ittifakı mevzusu, ki bu ifade zaten işte Öcalan’a ait ya da AKP çevrelerine ait. Hani bir tarihçi olarak işte bu tartışma şeye dönüştü: “İdris-i Bitlisi gerçekten öyle miydi, böyle miydi?” Bunun hiçbir önemi yok ki. Yani zaten Abdullah Öcalan’ın da çok fazla konuya hakim olduğunu zannetmiyorum. Burada önemli olan, bu Bitlisi-Yavuz ittifakı neyi çağrıştırıyor? Neyi sembolize ediyor? Yani onun yerine mesela Çanakkale’yi örnek verseydi başka çağrışımları olurdu. Dolayısıyla Alevilerdeki endişe maalesef haklı bir endişe ve işte Yeni Şafak‘ta yayınlanan son yazı vesaire bu endişeleri de arttırıyor. Pardon, son demişken şunu da söyleyeceğim: Türkiye’de Kürt-Türk kardeşliği çok önemlidir ve bunun için tarihi de aslında kullanmak kötü bir fikir değil ama burada siz kanlı savaşları, fetihleri kullanmak yerine Kürtlerle Türklerin tarihlerinin ne kadar iç içe geçtiğini gösteren bir tarih anlatısıyla bunu çok daha iyi yapabilirsiniz. Yani Anadolu tarihini, Türkiye tarihini sadece Sünnilik ve Türklük üzerinden anlatmak yerine bu topraklarda Kürtler de yaşadı, Aleviler de yaşadı, gayrimüslimler de yaşadı; zaten tarihi öğrencilere bu şekilde anlattığınızda o arzu edilen toplumsal barış kendiliğinden gelecektir. Yoksa işte ‘‘İdris-i Bitlisi ile Yavuz oh ne güzel ittifak kurdu, her tarafı fethettik’’ falan, yani bu yöntemlerle tarihin kullanılması sakıncalı. Özür diliyorum, çok uzattım. Çok teşekkür ediyorum. 

Ruşen Çakır: Ben teşekkür ederim, çok sağ olun yayınımıza katıldığınız için. Evet, “Aleviler Çözüm Sürecine Nasıl Bakıyor?” yayın dizimizin sekizinci bölümünde bildiriye imza atan aydınlardan Amerika Birleşik Devletleri Virginia’da William and Mary Üniversitesi’nde tarih doçenti olan Ayfer Karakaya-Stump’la konuştuk. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler. “

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş