İSTANBUL (Medyascope, Buse Ok) – 212 Photography Istanbul kapsamında “Monkey Portraits” serisi ile İstanbul’da izleyiciyle buluşacak olan Jill Greenberg, maymun portreleri üzerinden insanın hayvanlara kendi duygularını yansıtma biçimini anlattı. Greenberg, fotoğrafın hiçbir zaman gerçekliğin tarafsız bir kanıtı olmadığını vurgularken, izleyiciyi de hayvanların yüzlerinde kendinden bir şeyler aramaya davet etti.
Fotoğrafın 200 yıllık yolculuğunu farklı perspektiflerden ele alan 212 Photography Istanbul, bu yıl 25’in üzerinde mekânda gerçekleştirilecek programıyla İstanbul’un kültür-sanat rotasına yayılacak.
26 Eylül-11 Ekim arasında düzenlenecek festival; dünyanın farklı coğrafyalarından sanatçıları, sergileri, söyleşileri, atölyeleri ve disiplinler arası etkinlikleri bir araya getirecek. Festivalin ana sponsoru PEUGEOT’nun desteğiyle bir çok sanatçının sergisi izleyiciyle buluşacak.
Festival kapsamında Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi, Galata Rum Okulu, 212 Studio, Akaretler, Eski Posta Han ve St. Benoît Kilisesi gibi farklı mekânlarda sergiler düzenlenecek.
Festivalin dikkat çeken sergilerinden biri ise Amerikalı fotoğraf sanatçısı Jill Greenberg’in Monkey Portraits serisi olacak. Greenberg, primatların portreleri üzerinden insanın hayvanlara yüklediği duyguları, insan davranışlarını ve kendimizi başkalarının yüzlerinde görme biçimimizi sorguluyor.
Sanatçıya, Monkey Portraits serisinin ortaya çıkışını, primat gözlemlerini, insan dışı özneler üzerinden kurduğu anlatıyı ve fotoğrafın dönüşümüne dair görüşlerini sorduk.
“Katie’nin portresindeki insani ifadeyi çok sevdim”
Jill Greenberg’in beş yıl süren Monkey Portraits serisinin çıkış noktası, Katie adlı kapuçin maymununun spontane çekilmiş bir portresi oldu. Sanatçı, portrede gördüğü insani ifadeden etkilenerek projeye başladığını anlattı.
Çocukluğundan beri hayvanlarla insanlar arasındaki sınırların bulanıklaştığı çalışmalara ilgi duyduğunu belirten sanatçı, “10 yaşındayken çocukluk köpeğim Plato’nun portrelerini yapar, onu bilge ve derin gösterebilmek için uğraşırdım. Çocukken ayrıca hayvan-insan melezleri çizer ve boyardım” dedi.
Sanatçı, Katie’nin portresinin kendisi için tamamen yeni bir fikrin başlangıcı olmadığını, aksine uzun süredir ilgisini çeken bir konuya dönüş olduğunu söyledi.
“Türlerin bu gerçeküstü biçimde birbirine karışmasına ve insanlara özgü özellikleri hayvanlara yansıtma biçimimize her zaman ilgi duydum” diyen Greenberg, “Geriye dönüp baktığımda Katie’nin portresi, tamamen yeni bir şeyin başlangıcından ziyade, uzun zamandır var olan bir fikre dönüş gibi geliyor” diye konuştu.

Maymunların aynasında insanı görmek
Maymunları kültürel kodlardan ve toplumsal rollerden arınmış “aynalar” olarak tanımlayan Greenberg, çalışmalarında insanların hayvanlara yönelik algısını da sorguluyor.
“Maymunların ve insansı maymunların yüzleri bizimkine benziyor, dolayısıyla neredeyse her ifadeleri bize insani görünebiliyor” diyen sanatçı, insanların hayvanların yüzlerine kendi duygularını ve düşüncelerini yansıttığını belirtti:
“Bir yüze bakıyor ve hemen onun için bir iç dünya kuruyoruz: üzüntü, kibir, kaygı, can sıkıntısı, bilgelik. Onları okuduğumuzu düşünüyoruz ama aslında kendimiz hakkında da en az onlar kadar şey açığa çıkarıyor olabiliriz.”
Çekimler sırasında primatların davranışlarıyla ilgili kendisini şaşırtan özel bir durum olmadığını söyleyen sanatçı, çekimlerin pratik yönüne ilişkin ise “Ama bezlerini kesinlikle üzerlerinde tutmanız gerekiyor, yoksa ortalığı batırıyorlar” dedi.
Sanatçı, bir şempanzenin idrarını ve dışkısını aynı anda havada yakaladığı bir fotoğrafının olduğunu belirterek, “Özellikle bununla gurur duyuyorum” diye konuştu.

“Fotoğraf hiçbir zaman gerçekliğin tarafsız bir kanıtı olmadı”
Çalışmalarında güç, kırılganlık, öfke ve toplumsal davranış gibi temalara yer veren Jill Greenberg, bu konuların kişisel deneyimleriyle de bağlantılı olduğunu söyledi.
“Dünyada yaşayan bir kadın olarak beni rahatsız eden veya öfkelendiren pek çok şeyi hissediyor ve görüyorum. Kaçınılmaz olarak bunlar işlerime dönüşüyor” diyen sanatçı, buna rağmen işlerinin öfkeli bir his bırakmasını istemediğini belirtti. Greenberg, “Mizah, izleyiciyi de bu sürece dahil etmemi sağlıyor” dedi.
Ticari fotoğrafçılık geçmişinin sanatsal çalışmalarına etkisini de anlatan Greenberg, geçmişte ticari işlerinden elde ettiği teknik imkânları kişisel projelerinde kullandığını söyledi. Greenberg, reklamcılıkta geliştirdiği görsel dilin bugün de çalışmalarında etkisini sürdürdüğünü belirterek, “Bir görüntünün varlık, otorite ve inanç duygusunu nasıl üretebildiğine dair anlayışımı hâlâ taşıyor” dedi.
Fotoğrafın 200 yıllık dönüşümünü de değerlendiren sanatçı, Photoshop ve yapay zekâ gibi teknolojilerin görüntülere duyulan güveni değiştirmesine rağmen insanların ilk refleksinin hâlâ fotoğrafa inanmak olduğunu söyledi.
“Fotoğrafın doğuşundan bu yana sahnelenmiş sahtekârlıklara ve karanlık oda hilelerine, ardından Photoshop’a ve şimdi de yapay zekâya rağmen ilk içgüdümüzün hâlâ görüntülere inanmak olması bana büyüleyici geliyor” diyen Greenberg, fotoğrafın hiçbir zaman gerçekliğin tarafsız bir kanıtı olmadığını vurguladı.
Sanatçı, “Bir fotoğraf her zaman bir yansıtmadır. Zamandan ve gerçeklikten kesilip alınmış, kırpılmış, çerçevelenmiş, seçilmiş ve fotoğrafçının fikirleriyle anlamlandırılmış bir şeydir” dedi.
“Bu hayvanlar size tanıdık geliyor mu?”
Sanatçı, İstanbul’daki Monkey Portraits sergisini ziyaret edenlerin sergiden ayrılırken hayvanlarla insanlar arasındaki benzerlik üzerine düşünmesini istediğini belirtti.
Jill Greenberg, ziyaretçilere, “Bu hayvanlar size tanıdık geliyor mu? Bir arkadaşınız ya da aile üyeniz gibi?” diye sordu.
Greenberg, çalışmayı hazırladığı dönemde Robin Dunbar’ın primatların beyin büyüklüğü ile sosyal grup sayıları arasındaki ilişkiye dair araştırmalarından etkilendiğini söyledi. Daha sonra “Monkeysphere” olarak popülerleşen bu fikir, insanların yaklaşık 150 kişilik bir bilişsel sınırın ötesinde diğer insanlarla aynı düzeyde sosyal bağ kurmakta zorlanabileceğini öne sürüyor.







