İSTANBUL (Medyascope) – Orhan Kemal Emek Ödüllü Aydın Sayman, dünden bugüne sinema yaşamını Mazlum Vesek’e anlattı. Sayman, “Türkiye Sinema Akademisi kurulmalı” dedi.
Altın Koza Uluslararası Film Festivali’nde Orhan Kemal Emek Ödülleri’ne layık görülen isimlerden biri Aydın Sayman. Eleştiri, senaryo, yönetmenlik ve sinema emekçilerinin sendikal mücadelesi dahil her alanda sinemada emek veren bir isim.
Sayman’la Altın Koza Film Festivali’ni, sinema yaşamındaki dönüm noktalarını ve mesleğin geleceğine dair görüşlerini konuştuk. Sayman, özellikle festivaller ve genç sinemacılara dair görüşleriyle dikkat çekiyor.
Sayman, sinemanın ortak aklı, örgütlenme ve telif hakları konusunda şunları söyledi:
“Sinema profesyonellerinin üyesi olacağı Türkiye Film Akademisi’nin kurulması. Belki böylece sinemacılarımızın bir ‘ortak akılı’ üretebiliriz. Üç sinema sendikamızın birleşik bir çalışma çizgisi oluşturması. Festivallere film yapmayı değil insanlara film yapmayı hedefleyen sanatçı bir genç kuşağın gelmesi.”
“Adana’da herkesin bir senaryosu vardı”
- Sayın Sayman, Türk sinemasına her alanda emek veren bir isimsiniz. Sinema emekçilerinin mücadelesinde de yer aldığınızı görüyoruz. Bu anlamda Altın Koza Film Festivali’nde Orhan Kemal’in adını taşıyan emek ödülünü almak sizin için ne ifade ediyor?
“Adının önünde Orhan Kemal yazan bir ödülü almak son derece gurur vericidir. Sinema sektörünün bir elemanı olalı 50 yıl geçmiş. En başından beri sinema emekçilerinin hakları için çaba gösterdim. Bu çaba karşılık beklemeden yapılır. Tek ödülü de hatırlanıp teşekkür edilmesidir. Adana Altın Koza da bunu yaparak beni gururlandırıyor.”
- Yarım asrı aşkın süredir Türkiye’de sinemasının ekonomi politiği dahil her alanda kafa yoruyorsunuz. Adana’nın ilk Altın Koza’sını da hatırlıyorsunuzdur. Türk sinemasının evrelerine de bakarak Altın Koza Film Festivali’nin sektördeki yeri ve ağırlığı konusunda neler söylersiniz?
“Altın Koza’nın bu yıl 33.sü düzenleniyor ama festivalin ilk yapıldığı tarih 1969. Yani neredeyse başlangıcından bu yana yarısı yapılamamış bir festival. Çeşitli talihsizlikler festivalin düzenli yapılmasına engel olmuş. Buna karşın film festivalinin en yakıştığı kentlerin biri Adana’dır. On yıllar önce rahmetli İhsan Yüce ile bir film çekimi dolayısıyla Adana kısa bir zaman geçirdik. İhsan Yüce tanınmış bir karakter oyuncusu olmanın ötesinde çok değerli bir senaryo yazarıydı. Adana’da birlikte dolaşırken halkın sinema sevgisinin birçok örneğini gördük. Adeta herkesin bir senaryosu vardı. Restorandaki garsonun, berberdeki kalfanın… Adana kırlarında, kentinde emeğin her türlüsünün kol gezdiği bir kentti. Festivale çeşitli zamanlarda geldim.
Adana Altın Koza’ya ‘kendi mahallemize’ geliyormuş gibi gelirim. Benim için her zaman yerli haliyle çok değerlidir. Aynı zamanda bir edebiyatçı kenti olan Adana’nın içinde sinema salonları, kütüphanesi olan bağımsız bir kültür-festival merkezine kavuştuğunu görmek isterim. Festivalin kalitesini arttıracak eylem, kendi özgün merkezine kavuşarak enerjisini birleştirmesi ve kimliğini güçlendirmesidir.”

- Yine Türk sinemasını magazin yönünden ziyade gerçek sorunları ele alan yayınlarda imzanız var. Hepsi de kendi çapında sinemamızın hafızasında önemli yer tutuyor. Yedinci Sanat, Gerçek Sinema ilk aklıma gelenler. Sinemamıza dair bugün dijital ve matbaa yayınlara baktığınızda geçmişle bir kıyas yapmanızı istersek ilk olarak ne söylersiniz?
“Profesyonel bir sinemacı olmadan önce film eleştirmenliği yaptım bir süre. Arkadaşlarımla birlikte Gerçek Sinema dergisini çıkarırken henüz 18 yaşındaydım. Aynı zamanda Sinematek Derneği’nde editör yardımcısıydım. Daha çok sinema kültürü üzerine eleştirel yazılar yayınlıyordum. O 70’li yıllarda magazin sinema dergilerinin yanı sıra üç tane kültürel ağırlıklı sinema dergisi çıkardı. Bugüne geldiğimizde basılı sinema dergisi neredeyse yok! Sadece dijital dünyada dergiler yayınlanıyor. Ama geçmişte sinemamızın kültürel durumu, hem yaratıcılık hem kültürel pozisyon açısından daha yoğun bir biçimde tartışılırdı. Şimdi ise hem sinemamız hem de onun üzerine yazılanlar magazinleşiyor. Sinema yapanlar ciddiyetini kaybettikçe, üzerine yazılanlar da magazinleşiyor.
Ben reji asistanı olarak Yeşilçam’a geçtikten sonra sinema emekçilerinin haklarının yanı sıra sinemamızın kültürel sorunları üzerine de emek verdim. Sinema Emekçi ve yaratıcılarının dernek kurmalarına yardım ettim. Sinema Emekçileri Sendikası (SİNE-SEN) kuruculuğu ve yönetim kurulu üyeliği yaptım. Öte yandan o dönemin usta sinemacılarının yanında Yeni Türk Sineması dergisinde çalıştım. 12 Eylül darbesi sendikamızı kapattı ve bir süre eylemsiz kaldık. 2000’li yıllarda bu kez telif hakları yasaları gündeme geldi ve meslek birlikleri kurulumunda yer aldım.
Sinema Destekleme Yasasının hazırlanması sırasında dört meslektaşımla birlikte sinema sektörü adına taslak çalışmasına yön verdik. 15 yıldır da Türk Sinema Vakfı yöneticisi olarak çalışıyorum. Bir yandan sinema çalışanlarına destek verirken bir yandan da mesleki örgütlenme, sansür ve sinema hakları için çaba gösteriyorum.”
“Mücadele bana mesleki olarak zarar verdi”
- Sinema Emekçileri Sendikası’nın kuruluşundan beri örgütlenme alanından kopmadığınız görülüyor. Sinema emekçileri gibi güvencesizlikle boğuşan bir meslek grubunun hak mücadelesinin zorluğu bir yana Türkiye’de sendikal alanın içinde olduğu zorluklara bakarak bu kadar uzun süre bu mücadele içinde nasıl kalabildiniz?
“90’lı yılların başında DİSK’in serbest kalmasıyla sendikayı yeniden açtık. Film sektörünün daraldığı bu yıllarda ücretler ve çalışma saatleri konularında bir ölçüde ilerleme sağladık. 2000’li yıllarda dizi-filmciliğin ve sonrasında dijital yayıncılığın artmasıyla şu anda sektör 10 binlere ulaşan bir insan kapasitesine ulaştı. Sigorta sorunu kısmen çözülse de çalışma saatlerinin uzunluğu ve ücretlerin ödenmesinde sorunlar başta olmak üzere birçok sorun varlığını koruyor. Bu arada oyuncular kendi sendikalarını kurdu ve televizyon dizilerinde çalışanlar da başka bir sendikada birleşti. Ama sinema gibi tüm güzel sanat dallarında sendikalaşmanın yasal sorunları sürüyor. Dolayısıyla mücadele başka arkadaşlarımızın ellerinde devam ediyor. Bana gelince elbette bu süreçlere öncülük edenlerden biri olmak mesleki olarak bana epeyi zarar verdi. Az sayıda film yapabildim ve henüz yapmayı düşündüğüm çok proje var.”

- Filmografinize baktığımızda sorulacak çok şey birikiyor. Bu sohbeti bir başka söyleşiye de bırakmak umuduyla birkaç şey sormak isterim. Üniversiteye hazırlandığım yıl Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın düzenlediği bir etkinlikte “Sır Çocukları”nı izlemiştim. 2004 yılından söz ediyorum. Film üzerine epeyce konuşulabilir ancak bir insan hakları kuruluşunun seçkisinde olmasını ben anlamlı buluyorum. “Sır Çocukları”na bugünden dönüp baktığınızda filminizin ve benzer eserlerin hak mücadelesi konusunda bıraktığı iz hakkında neler söylemek istersiniz?
“‘Sır Çocukları’ filmi Adanalı bir genç sinemacı olan Ümit Cin’in ilk hâlini yazdığı senaryodan ve onun bu konuyu film yapmak istemesinden doğdu. Sokak çocukları, tinerci çocuklar filmi yaptığımız yıllarda yoğun biçimde göze batan bir konuydu. Bende de geçmişten gelen güçlü bir izi vardı. Film setlerinde asistanlık yaparken günün çok erken saatlerinde Beyoğlu’na ekip minibüslerine binmeye giderdim. O saatlerde, hele de kış günleri İstiklal Caddesi’nin büyük binalarının girişinde havalandırma ızgaralarda koyun koyuna yatan kimsesiz çocuklar aklıma kazınmıştı. Uzun ve zahmetli bir süreçten sonra filmi yapabildik. İnsan hakları kuruluşları da bizi desteklemişti. Sır Çocukları 2002’de çeşitli festivallerde ödüller aldı.
Bir kamu ilgisi de yarattı sanıyorum. Çünkü ilerleyen yıllarda tinerci çocukları göremez olduk. Ama şimdi büyük kentlerin kenar mahallelerinde gençler daha korkunç uyuşturucularla baş başalar.”
- Filmleriniz içinde edebiyat-sinema ilişkisi açısından dikkatimi çeken bir çalışmanız var. İrfan Yalçın’ın “Fareyi Öldürmek” romanından uyarladığınız “İçimdeki İnsan” filmi. İki yıl önce vefat eden İrfan Yalçın epeyce kenarda kalmış ve pek az gündeme gelen bir isimdi. Bu açıdan da özel bir film olduğunu düşünüyorum. Siz bu filmin fikri oluşumu ve İrfan Yalçın hakkında neler anlatabilirsiniz?
“’İçimdeki İnsan’”ın da yaşamımla derin bir ilişkisi var. Yönetmen yardımcısı olarak sinemamızda çalışırken rahmetli İrfan Yalçın’ın Beyoğlu’ndaki kitapevine gidip gelirdik. Romanı ‘Fareyi Öldürmek’i 70’li yılların ortasında okumuş ve çok sevmiştim. İrfan Abi’ye ileride bu romanı film yapmak istediğimi o vakitler söylemiştim. Filme almak 30 yıl sonra mümkün olabildi. Çünkü romandaki öykü film yapımcılarının ilgisini çekmiyordu. İrfan Yalçın gözlemci yanı güçlü bir yazardı.
Bir başka romanı olan Genelevde Yas ’14 Numara’ adıyla filme alınmıştı. ‘Ölümün Ağzı’ romanı da ilgi çekiyor ama kimse cesaret edemiyordu. Tıpkı Orhan Kemal’in eserleri gibi filme alınması kolay bir üsluba sahipti. Elbette senarist Atay Sözer’le romanı sinemaya uyarlarken bazı ekleme ve çıkarmalar yaptık, yeni kahramanlar ve ilişkiler ekledik. Öyküyü daha yakın bir tarihe taşıdık. İrfan Abi filmi ilk seyrettiğinde nasıl tepki verecek merak ediyorduk. Sözünü sakınmayan bir insandı. Neyse ki onun da beğenisini aldık, mutlu olduk.”
- Sinemayı düşünsel olarak da iyi takip ettiğimi sanıyorum. Eğer yanılıyorsam lütfen düzeltin. Araştırmalarım size ait basılı bir kitap karşıma çıkarmadı. Oysa yarım asırdan fazladır sinemayı yazan birisiniz. 1970’lerden günümüze dergilerde kalan yazılarınızdan oluşan bir kitabı görmek sinemamızın hafızası açısından da önemli bir çalışma olacaktı. İleride böyle bir kitap görebilecek miyiz?
“Ben 70’li yılların başında eleştirmenliğe başladım. Birkaç sene sürdürdüm ama hedefim sinema yazarlığı değildi. Yönetmen olmak istiyordum ve bunun da tek yolu yönetmenlere asistanlık yapmaktı. Yönetmenlerle tanışabilmek için eleştirmenliği sürdürdüm. Zeki Ökten, Atıf Yılmaz, Şerif Gören gibi ustalarla tanışınca onlara asistan olmak istediğimi söyledim. Sinemaya başladıktan sonra da filmler üzerine yazmak yerine sinema dünyamızın gelişmesi yönünde yazmaya başladım. Belki ilerde sinema dünyamızın arka bahçesi üzerine bir şeyler yazarım.”
- Türkiye’de sinema adına en çok neyi görmek istersiniz?
“‘Türkiye’de sinema adına en çok neyi görmek istersiniz?’ Sorusu uzun bir cevap ister. Kısa birkaç başlık vereyim. Sinema profesyonellerinin üyesi olacağı Türkiye Film Akademisi’nin kurulması. Belki böylece sinemacılarımızın bir “ortak aklı” üretebiliriz. Üç, sinema sendikamızın birleşik bir çalışma çizgisi oluşturması. Festivallere film yapmayı değil insanlara film yapmayı hedefleyen sanatçı bir genç kuşağın gelmesi.”








